Elleżîne in mekkennâhum fî-l-ardi ekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte veemerû bilma'rûfi venehev ‘ani-lmunker(i)(k) veli(A)llâhi ‘âkibetu-l-umûr(i)
Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerine yeryüzünde imkan ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin akıbeti Allah'a aittir.
Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah'a âittir.
Bu ayet, müminlerin yeryüzünde iktidar sahibi olduklarında yerine getirecekleri temel görevleri ve bu görevlerin toplumsal düzen için önemini vurgulamaktadır. Ayet, namaz, zekat, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma gibi kavramlar üzerinden ideal bir İslami toplum yapısının ana hatlarını çizmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mekn (مَكْن) kelimesi, bir şeyi sağlam bir yere yerleştirmek, güç ve kudret vermek anlamındadır. Ayetteki 'mekkennâhum' ifadesi, Allah'ın müminlere yeryüzünde iktidar ve yerleşim imkanı vermesi, onları güçlendirmesi demektir. Bu, sadece fiziksel bir yerleşim değil, aynı zamanda siyasi ve sosyal bir güçlenmeyi de ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Temkin (تمكين), bir şeyi sağlam bir şekilde yerleştirmek ve ona güç kazandırmaktır. Ayetteki kullanımı, Allah'ın müminlere yeryüzünde hükmetme ve düzen kurma yetkisi vermesi, onların konumlarını sağlamlaştırması anlamındadır. Bu, ilahi bir lütuf ve sorumluluk yüklemesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Salâtı ikame etmek (أقاموا الصلاة), namazı vaktinde, rükünlerini ve şartlarını yerine getirerek kılmaktır. Sadece namaz kılmak değil, onu hakkıyla eda etmek, devamlılığını sağlamak ve ruhuna uygun davranmaktır. Ayetteki bu ifade, müminlerin iktidar sahibi olduklarında namazı toplumda yaygınlaştırma ve yaşatma sorumluluğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İkame (إقامة), bir şeyi tam ve eksiksiz bir şekilde yerine getirmektir. Namazın ikamesi, sadece eda etmek değil, aynı zamanda onun farzlarını, sünnetlerini ve adabını gözeterek, huşu içinde ve devamlı olarak kılmaktır. Bu, namazın bireysel ve toplumsal hayattaki yerini sağlamlaştırmayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Salât (namaz), Kur'an'da Allah ile kul arasındaki en temel ibadet ve iletişim biçimidir. 'İkame' fiiliyle birlikte kullanıldığında, namazın sadece bireysel bir eylem olmaktan öte, toplumsal bir kurum olarak tesis edilmesi ve sürdürülmesi anlamını taşır. İktidar sahibi müminlerin bu görevi üstlenmesi, dinin temel direklerinden birini ayakta tutma çabasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zekâtı vermek (ءاتوا الزكاة), onu hak edenlere ulaştırmak ve bu mali ibadeti yerine getirmektir. 'İtâ' (إيتاء) fiili, bir şeyi vermek, ulaştırmak anlamındadır. Ayetteki bu ifade, müminlerin iktidar sahibi olduklarında zekat sistemini kurma ve işletme sorumluluğunu vurgular, böylece toplumda sosyal adaleti sağlarlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zekât (زكاة), malın temizlenmesi ve bereketlenmesi demektir. 'İtâü'z-zekât' (إيتاء الزكاة) ise, bu temizlenmiş maldan belirli bir kısmını Allah'ın emrettiği şekilde fakirlere ve diğer hak sahiplerine vermektir. Bu, hem malın arınması hem de toplumsal dayanışmanın sağlanmasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Ma'rûf (معروف), akıl ve şeriatın güzel gördüğü, insanların bildiği ve benimsediği her türlü iyiliktir. 'Emr bi'l-ma'rûf' (أمر بالمعروف), bu iyilikleri insanlara emretmek, onları teşvik etmek ve toplumda yaygınlaştırmak demektir. Bu, müminlerin toplumsal sorumluluğunun önemli bir parçasıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ma'rûf, şeriatın ve aklın kabul ettiği, güzel ve iyi olan her şeydir. 'Emr bi'l-ma'rûf', insanları bu iyi ve güzel şeylere yönlendirmek, onları yapmaya teşvik etmek ve bu değerleri toplumda hakim kılmaktır. Ayetteki bu ifade, müminlerin iktidar sahibi olduklarında ahlaki ve sosyal düzeni sağlama görevini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ma'rûf, 'urf' kökünden türemiş olup, toplum tarafından bilinen, kabul gören ve iyi addedilen davranışları ifade eder. Kur'an'da genellikle 'münker' (kötülük) ile zıt anlamlı olarak kullanılır. 'Emr bi'l-ma'rûf', sadece bireysel bir tavsiye değil, aynı zamanda toplumsal bir düzenleme ve iyiliği kurumsallaştırma çabasıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Münker (منكر), şeriatın ve aklın çirkin gördüğü, reddettiği her türlü kötülük ve günahtır. 'Nehy ani'l-münker' (نهي عن المنكر), bu kötülüklerden insanları sakındırmak, onları engellemek ve toplumda yayılmasını önlemektir. Bu, müminlerin toplumsal sorumluluğunun diğer önemli bir yönüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Münker, 'inkâr' kökünden gelir ve bilinmeyen, yabancı, hoş görülmeyen şey demektir. Şeriat dilinde ise, Allah'ın ve Peygamber'in yasakladığı, akıl ve vicdanın çirkin gördüğü her türlü kötü fiil ve sözdür. 'Nehy ani'l-münker', bu kötülüklerin önlenmesi ve toplumdan uzaklaştırılması için çaba göstermektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Âkıbe (عاقبة), bir şeyin sonu, neticesi ve akıbetidir. 'Âkıbetü'l-umûr' (عاقبة الأمور) ifadesi, tüm işlerin ve olayların nihai sonucunun Allah'a ait olduğunu, O'nun takdirine bağlı olduğunu belirtir. Bu, müminlere görevlerini yaparken tevekkül etmeleri gerektiğini hatırlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Akıbet (عاقبة), bir şeyin ardından gelen sonuçtur. Ayetteki 'lillâhi âkıbetü'l-umûr' ifadesi, bütün işlerin ve eylemlerin nihai sonucunun, hükmünün ve takdirinin yalnızca Allah'a ait olduğunu, O'nun iradesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini vurgular. Bu, müminlerin çabalarının sonucunu Allah'a bırakmaları gerektiğini ifade eder.
Hac Sûresi
“Ellezîne in mekkennâhum fî-l-ardi ekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte veemerû bilma’rûfi venehev ani-lmunker(i) veli(A)llâhi âkibetu-l-umûr(i)” Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a aittir. (22/41)
Âyet zâhiri işaret ettiği gibi bâtını yani bizlerin beden vücudumuzuda işaret etmektedir.
“mekkennâhum” mekanlarında imkan ve iktidar versek, herkezin mekanı kendi beden arzıdır. Namazın ikame edilmesi şerait, tarikat, hakikat, marifet mertebesi o beden arzında hüküm sürüyorsa o mertebeden namaz halindedir. Yani şeriat mertebesinde ise ef’al mertebesini idraken kıyam her an kıyam halindedir. Diğer mertebeleri ise şeklen yapar. Diğer mertebelerde buna kıyas olunabilir. Yine zekatı yani mertebelerin ilmini hangi mertebede ise onun karşı tarafa ilertilmesi onu zekatıdır.
Şeriat ehli fıkhi olarak namaz kıl, oruç tut, günah işlemede iyiliği emr eder, kötülükten men eder. Tarikat ehli ise sohbete, zikre git, şeh muhabbetinden geri kalma diye iyiliği emr eder, kötülükten men eder. Hakikat ehlinin kendi yoktur ki neyi emr edecek? Neyi men edecek? Marifet ehli ise hakk’tan gafil olmaktan, hayal ve vehimden uzak dur diye nefsi emarenin kötülüğünden men eder.
Umur, işler zâten Allah’tandır, akıbeti de ona aittir.
وَإِن يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُ {الحج/42}
“Ve-in yukezzibûke fekad kezzebet kablehum kavmu nûhin ve’âdun vesemûd(u)”