Śumme ḣaleknâ-nnutfete ‘alekaten feḣaleknâ-l'alekate mudġaten feḣaleknâ-lmudġate ‘izâmen fekesevnâ-l'izâme lahmen śümme enşe/nâhu ḣalkan âḣar(a)(c) fetebâraka(A)llâhu ahsenu-lḣâlikîn(e)
Sonra bu az suyu "alaka" haline getirdik. Alakayı da "mudga" yaptık. Bu "mudga"yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir!
Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.
Mü'minûn Suresi 14. ayet, insan yaratılışının aşamalarını detaylı bir şekilde ele alarak Allah'ın yaratma kudretini vurgulamaktadır. Ayet, 'nutfeden' başlayıp 'başka bir yaratık' haline gelme sürecini dilbilimsel bir titizlikle aktarır ve bu süreçteki her bir dönüşümü anahtar kavramlarla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' (خلق) kelimesinin asıl anlamının 'takdir etmek' (تقدير) olduğunu belirtir. Ayetteki 'خَلَقْنَا' ifadesi, Allah'ın insanı belirli bir plan, ölçü ve aşamalar dahilinde, yoktan var etme ve şekillendirme kudretini vurgular. Bu, sadece var etmek değil, aynı zamanda var edilecek şeye bir düzen ve ölçü tayin etmektir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'halk' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'yoktan var etme' ve 'bir şeyi belirli bir biçim ve ölçüye göre meydana getirme' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'خَلَقْنَا' fiili, Allah'ın yaratma eyleminin, her aşamada bilinçli bir tasarım ve mükemmel bir düzen içinde gerçekleştiğini gösterir; bu, rastgele bir oluşum değil, ilahi bir takdirdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nutfenin' (نطفة) 'az miktardaki su' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle meniyi ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ٱلنُّطْفَةَ' ifadesi, insan yaratılışının başlangıç noktasını, yani döllenme potansiyeli taşıyan ilk maddeyi işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nutfenin' (نطفة) mecazi olarak 'bir şeyin özü, başlangıcı' anlamında da kullanılabileceğini ima eder. Ayetteki bağlamda, insan yaratılışının ilk ve en temel özünü, yani döllenmiş hücreyi temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'alak' (علق) kelimesinin 'bir şeye tutunmak, asılmak' anlamından geldiğini ve 'alaka'nın (علقة) da 'rahme tutunan kan pıhtısı' olduğunu açıklar. Ayetteki 'عَلَقَةً' ifadesi, nutfenin rahim duvarına tutunarak gelişmeye başlayan, kan pıhtısı görünümündeki embriyonik aşamayı tasvir eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'alaka'nın (علقة) 'donmuş kan' ve 'rahme yapışan şey' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bu kullanım, yaratılışın ikinci aşamasında, nutfenin morfolojik olarak bir kan pıhtısına benzediğini ve rahimde asılı durduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mudğa'nın' (مضغة) 'bir çiğnemlik et' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'مُضْغَةً' kelimesi, alakadan sonraki aşamayı, yani embriyonun çiğnenmiş et parçasına benzeyen, henüz organları belirginleşmemiş halini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mudğa'nın' (مضغة) 'ağızda çiğnenen et parçası' olduğunu ve bu benzetmenin embriyonun o aşamadaki şekline işaret ettiğini belirtir. Ayetteki bu kavram, yaratılışın üçüncü evresindeki morfolojik değişimi ve gelişimdeki ilerlemeyi gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inşâ' (إنشاء) kelimesinin 'bir şeyi yoktan var etmek, büyütmek ve geliştirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'أَنشَأْنَـٰهُ' ifadesi, kemiklere et giydirildikten sonraki aşamada, Allah'ın insanı tamamen farklı, yeni bir yaratık olarak ortaya çıkarmasını, ona ruh üflemesini ve onu olgunlaştırmasını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'inşâ'nın' (إنشاء) 'bir şeyi başlangıçtan itibaren meydana getirmek ve onu kemale erdirmek' olduğunu açıklar. Ayetteki 'أَنشَأْنَـٰهُ خَلْقًا ءَاخَرَ' ifadesi, önceki fiziksel aşamalardan sonra, insana ruhun üflenmesiyle kazandığı yeni ve üstün varoluşsal boyutu, yani 'başka bir yaratık' olma halini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bereket' (بركة) kelimesinin 'Allah'tan gelen hayrın sürekliliği ve artışı' anlamına geldiğini belirtir. 'Tebârake' (تبارك) fiili ise, Allah'ın zatına mahsus bir yücelik, kemal ve hayrın kaynağı olma durumunu ifade eder. Ayetteki 'فَتَبَارَكَ ٱللَّهُ' ifadesi, insan yaratılışının mucizevi aşamaları karşısında Allah'ın sonsuz kudretini, yüceliğini ve bereketini tasdik etme anlamı taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tebârake' (تبارك) fiilinin Kur'an'da genellikle Allah'ın yüceliğini, kudretini ve hayrının sınırsızlığını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bu kullanım, yaratılışın her aşamasındaki mükemmelliğin ve nihayetinde 'başka bir yaratık' olarak insanı var etmenin, Allah'ın benzersiz ve sonsuz yüceliğinin bir kanıtı olduğunu vurgular.
Mü'minûn Sûresi
Bu âyet, zâhirde insânın ana rahmindeki oluşumunu hayranlık verici bir hassasiyetle anlatırken, bâtında bir sâlikin mânevî rahîm olan irşâd ve terbiye altında mânen doğuşunu tasvîr eder.
"Alaka" (asılıp tutunan): Zâhiren, embriyonun rahîm duvarına tutunması; enfüsî olarak, ma'rifet tohumunun sâlikin gönlüne tutunması yâni sâlikin Hakk'a olan seyrine ve götürücüsüne ciddi olarak "bağlanmaya" başlamasıdır.
"Mudga" (bir çiğnemlik et): Zâhiren, embriyonun şekilsiz bir et parçası halidir. Enfüsî olarak, mânevî potansiyelin yavaş yavaş açığa çıkmaya başlamasıdır.
"İzâm" (kemikler): Zâhirî ma'nâsı açıktır. Enfüsî olarak gönül evini ayakta tutacak olan ana duvarların inşâsıdır.
"Leksevne'l-ızâme lahmen" (Kemiklere et giydirme): Zâhirî ma'nâsı açıktır. Enfüsî olarak, daha evvel karkas şeklinde inşâ edilmiş gönül evinin, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye tecellîleri ile tamamlanması, kişinin mânevî olarak canlanması ve hayât bulmasıdır.
"Summe enşe'nâhu halkan âhar" (Sonra onu bambaş-ka bir şekilde inşâ ettik): Bu ifâde zâhiren, rûhun üflenme-siyle ceninin canlı bir insâna dönüşmesi ifâde etmektedir. Bâtınen ise, daha evvel tekâmül süreci târif edilen sâlikin büyük bir içsel dönüşüm geçirmek sûretiyle İnsân-ı Kâmil oluşu, Hakk'ın isim ve sıfatlarının en kâmil aynası hâline gelmesi târif edilmektedir, diyebiliriz.
"Fetebarakallâhu ahsenul hâlikîn" (Halk edenlerin en güzeli olan Allâh ne bereketlidir!): Âyetin bu bölümüne kadar Allâh Teâlâ insânın inşâ sürecini Zât mertebesinden "bunu biz yaptık" diyerek târif etmekteydi. Ancak âyetin geri kalanında anlatım tarzının değiştiğini görüyoruz. Bu sefer başka bir mertebeden, Ahadiyyet mertebesinden, Zât-ı Muallâk'ın yukarıda bahsedilen fiilleri övülmektedir.
"Hâlikîn" (halk ediciler) ifâdesi oldukça dikkat çekicidir. Allâh'tan başka halk ediciler mi vardır? "Halk ediciler" derken kimler kastediliyor?... türünden soruları akla getirmektedir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın "Hâlık" isminin tecellîgâhı olan mahallerdir. Meselâ, cenin anne rahminde "Hâlık" esmâsının annedeki tecellîsi ile oluşmaktadır. Ancak, bu esmâ hakîkatte Hakk'a ait olduğundan, Hâlık-ı Mutlak olan, tek ve en güzel halk edici Hakk'ın ta kendisidir.
"Tebarakallâh" (Allâh ne Bereketlidir!): Bu ifâdeyi üç yönden düşünebiliriz. Birincisi, zâhiren insânı topraktan halk eden Hakk'ın övülmesidir. İkincisi, bâtınen, Vâhid olan Allâh'ın âlemin her zerresidinde her an esmâ ve sıfatlarıyla yeni bir zuhûr ve tecellî hâlinde oluşu, bereketli oluşu olarak nitelendi-rilmektedir. Üçüncüsü, "ahsen-i takvîm" ve "eşref-i mah-lûkat" olan İnsân-ı Kâmil'i var eden Allâh'ın o aynadaki tecel-lîsinin övülmesidir.
Bir sonraki âyete geçmeden evvel, Mesnevî-i Şerîf Ahmed Avni Konuk Şerhi'nden (12)-(14)'üncü âyetler hakkında iki ayrı bölümü buraya aktaralım.
(Cilt 7, sayfa 266) Cenâb-ı Pîr efendimiz "ibret-i cân" tabîrinden, umûm-ı ahvâl-i beşere intikâlen buyururlar ki: "Ey insân, sen de evvelki hâline ve şimdiki hâline bakıp da ibret al! Zîrâ sen evvelen toprak idin. Sonra babanın sulbünde (belinde) nutfe (meni) olup, ananın rahmine munsab oldun (ulaştın), sonra orada pıhtılaşmış kan hâline geldin ve sonra da et parçası oldun. Doğdun, büyüdün, mütenâsıbü'l-a'zâ cisim ve idrâk sâhibi bir insân oldun. Evvelki toprak hâlini ve sonra bir idrâr deliğinden, diğer bir idrâr deliğine akan birkaç katre suyun parçası olduğunu, Ayâz'ın palasları ve çarkları gibi dâimâ gözünün önünde tut da, zekâvetin (zekân) ve sûrî güzelliğin ve servetin ile nazlanma ve azamet satma!" Nitekim Hak Teâlâ hazretleri bizim mevhum (hayâlî) olan kibirimizi ve enâniyetimizi kırmak için bu evvelki hallerimizi, Kur'ân-ı Kerîm'de gözümüzün önünde tutup, sûre-i Mü'minûn 12-14'de buyurur…
(Cilt 8, sayfa 215)
"Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim"
hadîs-i kudsîsinin tefsîridir
Bu hadîs-i kudsînin Hak Teâlâ hazretleri tarafından Dâvud (a.s.)'a hitâben beyân buyurulduğu rivâyet olunur. "Ey Dâvud ben gizli bir hazîne idim, bilinmeğe muhabbet ettim, halkı beni bilsinler diye yarattım." Cenâb-ı Şeyh-i Ekber hazretleri, "Bu hadîs-i kudsî seneden zayıf ve keşfen sahîhdir" buyururlar.
Ma'lûm olsun ki, vücûd, mertebe-i vahdete, ya'nî, hakîkat-ı muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra, kendi zâtına ve sıfâtına şuûru hasebiyle, zâtında mündemic olan (gizli bulunan) kemâlâtı izhâra (göstermeye) muhabbet etti. Bu zuhûr ve izhâr ancak kendi zâtından, yine kendi zâtınadır. Vücûdda kendinden gayrı bir şey yoktur ki, ondan hafî (gizli) olsun! Binâenaleyh bu hadîs-i şerîf, kable'z-zuhûr (zuhûrdan önce) kendi kemâlâtının yine kendisine hafî olduğunu beyandan ibârettir. Ya'nî, "Kable'z-zuhûr kendimden gizli olan kemâlâtımı, zevk-i şuhûdî ile bilmeğe muhabbet ettim ve halkı bu zevk-i şuhûdî ile bilinmem için yarattım" demektir. Bunun ne gibi bir şey olduğu âtîdeki misâl ile tavazzuh eder (açıklığa kavuşturur):
Misâl: Kendisinde hattâlık, ressâmlık ve mi'mârlık gibi birtakım sıfatlar bulunan bir kimse izhâr edeceği levhalar ile binâların "kenz-i mahfî"sidir. Kendi kemâlâtını zevk-i müşâhede ile bilmek istediği vakit, kendinde olduğunu bildiği ve fakat görmediği bu levhaları tahrîr ve tersîm (yazıp çizme) ve bu binâları inşâ edip izhâr eyledikten sonra "Ben bir gizli hazîne idim bu masnûâtı (yapıtları) zevk-i müşâhede ile bilmek istedim ve bunları yaptım" der ve onları temâşâ edip san'atının kemâlâtını gördükte temeddüh eder (övünür). İşte eşref-i mahlûkât olan insânı âlem-i şehâdette izhârdan sonra Hak Teâlâ hazretlerinin (Mü'minûn, 23/14) ["Yaratanların en güzeli olan Allâh pek yücedir!"] buyurması bu ma'nâdandır.
ثُمَّ اِنَّكُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ لَمَيِّتُونَ
~ ~ ~
Summe innekum bağde zâlike lemeyyitûn.
Sonra siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.