Kâle rabbi-nsurnî bimâ keżżebûn(i)
O peygamber, "Ey Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.
O Peygamber: "Rabbim, dedi, beni yalanlamalarına karşı bana yardımcı ol!"
Bu ayet, peygamberin Allah'tan yardım talebini dile getirmektedir. Temel kavramlar, peygamberin Rabbine yönelişini, yardım isteğini ve kavminin onu yalanlamasını ifade etmektedir. Dilbilimsel olarak, fiillerin ve isimlerin semantik derinliği, bu talebin aciliyetini ve haklılığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kavl (قول), bir şeyin dille ifade edilmesi, beyan edilmesi anlamına gelir. Ayetteki 'قَالَ' fiili, peygamberin Allah'a yönelerek açıkça bir talepte bulunduğunu, durumunu dile getirdiğini gösterir. Bu, sadece bir düşünce değil, dışa vurulmuş bir ifadedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kavl (قول), bazen mecazi olarak bir durumun veya halin anlatımı için de kullanılır. Ancak bu ayette 'قَالَ' doğrudan peygamberin ağzından çıkan bir sözü, bir duayı ifade eder. Kavmin yalanlamasına karşı bir tepki ve Allah'a sığınma beyanıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rab (رب) kavramı, Kur'an'da Allah'ın yaratıcı, besleyici, terbiye edici ve hükümran vasıflarını içeren merkezi bir kavramdır. Peygamberin 'Rabbî' hitabı, O'nun mutlak otoritesini ve peygamberin O'na olan tam bağımlılığını ve teslimiyetini vurgular. Bu, sadece bir isim değil, bir ilişkinin ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rab (رب), ıslah eden, terbiye eden, sahip olan ve efendi olan demektir. Ayetteki 'Rabbî' hitabı, peygamberin Allah'tan yardım isterken, O'nun kendisi üzerindeki mutlak velayetini ve koruyuculuğunu kabul ettiğini, O'na sığındığını gösterir. Bu, bir yakarış ve teslimiyet ifadesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rab (رب), Allah'ın isimlerinden olup, her şeyi yaratan, terbiye eden, idare eden ve hükmeden anlamlarına gelir. Peygamberin bu hitabı, Allah'ın kudretine ve merhametine olan inancını, O'nun kendisini bu zor durumdan kurtarabilecek tek güç olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasr (نصر), düşmana karşı yardım etmek, destek olmak anlamına gelir. Ayetteki 'unsurnî' emri, peygamberin Allah'tan, kendisini yalanlayan kavmine karşı ilahi bir müdahale ve destek istediğini gösterir. Bu yardım, maddi veya manevi olabilir, ancak sonuçta peygamberin haklılığını ortaya koyacak bir zaferdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Nasr (نصر) fiili, Kur'an'da genellikle Allah'ın müminlere veya peygamberlere düşmanlarına karşı verdiği yardımı ifade eder. Bu ayette peygamberin 'unsurnî' talebi, kavminin yalanlaması karşısında duyduğu çaresizliği ve Allah'ın mutlak gücüne olan güvenini yansıtır. Bu yardım, peygamberin tebliğinin doğruluğunu ispatlayacak bir destek niteliğindedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nasr (نصر), bir kimseye düşmanına karşı galip gelmesi için yardım etmektir. Peygamberin bu talebi, kavminin onu yalanlamasının getirdiği sıkıntıya karşı Allah'tan bir çıkış yolu, bir kurtuluş ve haklılığının tescilini istemesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kezzebu (كذبوا), bir şeyi yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmek demektir. Ayetteki 'kezzebûnî' ifadesi, kavmin peygamberin tebliğini, mucizelerini ve getirdiği hakikatleri inkâr ettiğini, onu yalancılıkla itham ettiğini gösterir. Bu, peygamberin yaşadığı en büyük sıkıntılardan biridir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kizb (كذب), bir şeyin gerçeğe aykırı olduğunu söylemektir. 'Kezzebûnî' fiili, kavmin peygamberin sözlerini ve iddialarını tamamen reddettiğini, onları asılsız bulduğunu ifade eder. Bu yalanlama, sadece sözlü bir reddediş değil, aynı zamanda peygamberin misyonuna karşı bir direniştir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kezzebu (كذبوا), bir kimsenin sözünü veya iddiasını doğru kabul etmemek, onu yalanlamak anlamına gelir. Ayetteki 'kezzebûnî' ifadesi, peygamberin kavmi tarafından maruz kaldığı inkâr ve iftirayı açıkça ortaya koyar. Bu durum, peygamberin Allah'tan yardım istemesinin temel sebebidir.
Mü'minûn Sûresi
Bu duâ, "Yâ Rabbi, bana bildirdiğin hakîkatleri onlara teb-liğ ettim. Yapabileceğim bu kadardı. Artık benim risâletimi ve Senin vahyini yalanlayanlara karşı kendi hakîkatini Sen izhâr et, hakk ile bâtılı birbirinden ayır" demektir. Bu, fiili ve irâdeyi tamâmen Hakk'a havâle etmektir. Aynı duâ (26)'ıncı âyette Nûh (a.s.) tarafından da dile getirilmişti.
Bu duâ, aynı zamanda peygamberlerin tebliğdeki durumuyla ilgili bir hakîkati da barındırır: Onlar, tebliğ esnasında kimin îmân edip kimin etmeyeceğini bilmezler. Bu husûsta, Fusûsu'l Hikem Ahmed Avni Konuk şerhi, Üzeyr (a.s.) Fassı'ndan kısa bir bölümü buraya aktaralım (Cilt 3, sayfa 87).
Umûmu da'vete me'mûr olan enbiyâ, halktan ba'zılarının hidâyete kâbiliyyeti olup, ba'zılarının olmadığını bildiklerinden, hidâyete ehliyeti olanları görüp da'vet etmek ve ehliyeti olmayanlar hakkında beyhûde zahmet ve meşakkat çekmemek için, sırr-ı kadere ıttılâ'ı (bilgi sahibi olmayı) taleb ederler. Velâkin mücâzât-i ibâd (kulların cezalandırılması), onların a'mâllerine ve enbiyâya itâat ve isyânlarına ve îman ve küfürlerine mukâbil câri (geçerli) olduğundan; ve bu iki fırkanın birbirinden ayrılması ve zâtında saâdete kâbiliyyeti olan kimselerin, da'vet-i enbiyâya icâbeti sebebiyle, saâdeti zâhir olarak mesrûr (sevinçli) olacak şeyle cezâ (karşılık) olunması; ve zâtında şekâveti (mutsuzluğu) muzmer (gizli) olan kimselerin, enbiyâya inkârları hasebiyle, bâtınlarındaki şekâvetleri zâhir olarak nâhoş şeyle mücâzât kılınması muktezî (gerekli) bulunduğundan, kendilerine emr-i da'vette (dâvet emrinde) fütûr (gevşeklik) gelmemek için enbiyâ (a.s.) hîn-i da'vette (dâvet zamanında) sırr-ı kaderden muhtecib oldular (perdelendiler).
قَالَ عَمَّا قَل۪يلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِم۪ينَۚ
~ ~ ~
Kâle ammâ kalîlin le yusbihunne nâdimîn.
Allâh, "Yakın zamanda mutlakâ pişman olacaklardır!" dedi.