İn huve illâ raculun(i)fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben vemâ nahnu lehu bimu/minîn(e)
"Bu, Allah'a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız."
"Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz."
Mü'minûn Suresi 38. ayet, peygamberlik iddiasında bulunan bir kişiye karşı inkarcıların tutumunu ve onun Allah'a yalan isnat ettiğini iddia etmelerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'iftira' ve 'yalan' kavramları üzerinden inkarcılığın temel argümanını ortaya koyar ve 'iman'ın karşıtı olarak konumlandırılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'racül' kelimesinin genellikle 'erkek' anlamına geldiğini belirtir. Ancak ayetteki bağlamda, peygamberlik iddiasında bulunan kişiyi sıradan bir insan olarak tanımlayarak, onun ilahi bir elçi olamayacağı imasını taşır. Bu kullanım, inkarcıların peygamberi küçümseme ve onun beşeriliğine vurgu yapma amacını yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'racül' kelimesinin 'erkek' anlamının yanı sıra, 'olgun ve kâmil insan' anlamını da taşıdığını ifade eder. Ancak bu ayette, inkarcıların ağzından çıktığı için, bu olgunluk ve kemalden ziyade, peygamberin sadece 'bir insan' olduğu ve dolayısıyla ilahi bir mesaj getiremeyeceği yönündeki olumsuz bir vurguyu içerir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'iftira' kelimesinin 'yalan uydurmak' ve 'asılsız isnatta bulunmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'iftara alâ Allah' ifadesi, peygamberin Allah adına konuşarak aslında yalan söylediği ve Allah'a karşı bir iftirada bulunduğu şeklindeki inkarcıların suçlamasını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'iftira' kelimesinin mecazi olarak 'yalanı icat etmek, uydurmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette, inkarcılar peygamberin getirdiği mesajı kendi uydurması olarak görmekte ve onu Allah'a karşı bir yalanı icat etmekle itham etmektedirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'f-r-y' kökünden türeyen 'iftira' kelimesinin 'bir şeyi asılsız yere isnat etmek, yalanı uydurmak' anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki kullanım, peygamberin Allah'tan geldiğini iddia ettiği vahyin, aslında onun kendi uydurması olduğu yönündeki inkarcıların temel suçlamasını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kezib' kelimesinin 'doğrunun zıddı, gerçeğe aykırı söz' olduğunu belirtir. Ayette, 'iftara alâ Allah keziben' ifadesi, peygamberin Allah'a karşı uydurduğu şeyin doğrudan bir yalan olduğunu, yani gerçeği yansıtmadığını açıkça ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kezib' kelimesinin 'gerçeğe aykırı haber vermek' anlamını taşıdığını açıklar. Bu ayette, inkarcılar peygamberin Allah'tan getirdiğini iddia ettiği haberleri, gerçek dışı ve uydurma olarak nitelendirerek onu yalancılıkla suçlamaktadırlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'kezib' kavramının sadece gerçeğe aykırı olmakla kalmayıp, aynı zamanda Allah'a karşı bir isyan ve nankörlük anlamına da gelebileceğini belirtir. Bu ayette, inkarcılar peygamberi Allah'a karşı yalan uydurmakla suçlayarak, onun hem yalancı hem de Allah'a karşı gelmiş biri olduğunu ima etmektedirler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'îmân' kelimesinin 'tasdik etmek, güvenmek ve emin olmak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'mü'minîn' kelimesi, olumsuzluk edatı 'bi-' ile kullanılarak, inkarcıların peygamberin getirdiği mesaja ve onun doğruluğuna güvenmediklerini, onu tasdik etmediklerini ve dolayısıyla ona inanmadıklarını açıkça belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mü'min' kelimesinin 'tasdik eden, doğrulayan' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'mâ nahnu lehu bi-mü'minîn' ifadesi, inkarcıların peygamberin iddialarını doğrulamadıklarını, onu tasdik etmediklerini ve bu nedenle ona iman etmediklerini vurgular. Bu, peygamberin getirdiği mesaja karşı kesin bir ret duruşunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece zihinsel bir tasdikten öte, kalben kabul ve teslimiyeti de içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'mü'minîn' kelimesinin olumsuz kullanımı, inkarcıların peygamberin getirdiği mesaja karşı hem zihinsel hem de kalbi bir reddediş içinde olduklarını, ona hiçbir şekilde teslim olmadıklarını ifade eder.
Mü'minûn Sûresi
"İn huve illâ raculun" (...bir adam): İnkârcıların ilk silâ-hı, dâvetçinin kimliğini hedef alarak onu değersizleştirmektir. Önceki âyetlerde "bizim gibi bir beşer" dedikleri elçiyi, şimdi daha da aşağılayarak "sıradan bir adam" seviyesine indirirler. Böylece getirdiği vahyi, getirenin "sıradan" sûretinde boğmaya çalışırlar.
"İfterâ alâllâhi keziben" (Allâh'a karşı yalan uyduran): İnkârcıların ikinci saldırısı, dâvetçiye iftirâ edip onu suçlamaktır. Allâh'a karşı yalan uyduranlar, O'na şirk koşup kendilerine müstakil bir varlık isnâd eden, âhireti ve yeniden dirilişi inkâr edenlerdir. Onların bilinçaltı bu ağır suçluluk duygusundan kurtulmak için kendi suçlarını Allâh'ın o tertemiz resûlüne yansıtır.
İftirâ, ancak müstakil bir "ben" vehmi olan yerden çıkabilir. İzâfî benliğini yok ederek fenâya ulaşmış, Hakk'la birlikte bâkî olmuş bir elçiden yalan bir söz sudûr etmez. Necm Sûresi 53/1-4'te bu hakîkate işâret vardır:
"Ven necmi izâ hevâ. Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ. Ve mâ yentıku anil hevâ. İn huve illâ vahyun yûhâ." (İnmekte olan necme yemin ederim ki, arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da! Hevâdan (arzusuna göre) söylemiyor. O sâdece vahyolunan bir vahiydir.)
"Ve mâ nahnu lehû bi-mu'minîn" (Biz ona aslâ inanacak değiliz): Kendileriyle resûl arasına kalın bir perde ördüler ve onu kesin olarak reddettiler, böylece kendilerini nefs hapishanesinde kalmaya ve ebedî azâba mahkûm ettiler.
قَالَ رَبِّ انْصُرْن۪ي بِمَا كَذَّبُونِ
~ ~ ~
Kâle rabbinsurnî bimâ kezzebûn.
O peygamber, "Ey Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.