Feaḣażet-humu-ssayhatu bilhakki fece'alnâhum ġuśâ-â(en)(c) febu'den lilkavmi-zzâlimîn(e)
Derken onları o korkunç ses, kaçınılmaz olarak kıskıvrak yakalayıverdi de kendilerini çör çöp yığını haline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!
Nitekim, Hak tarafından korkuç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen çepeçevre kuşattık. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!
Bu ayet, ilahi azabın ani ve yıkıcı doğasını, inkarcıların akıbetini ve zulmün kaçınılmaz sonucunu dilbilimsel bir derinlikle tasvir etmektedir. Anahtar kavramlar, helak edici sesin gücünü, yok oluşun sembolik ifadesini ve zalimlerin nihai uzaklaştırılmasını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sayha' kelimesini 'şiddetli ses' olarak tanımlar ve Kur'an'da genellikle helak edici bir azap sesi olarak geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'sayha', inkarcı kavimleri helak eden ilahi bir müdahalenin işareti olarak geçmektedir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sayha' kelimesinin mecazi olarak 'azap' anlamına geldiğini ifade eder. Burada, kavmi helak eden çığlık, Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sayha' gibi kelimelerin Kur'an'da ilahi müdahalenin ve azabın somutlaşmış halleri olarak kullanıldığını belirtir. Bu, sadece bir ses değil, aynı zamanda bir yıkım gücüdür ve inkarcıların sonunu getirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ceale' fiilinin 'bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek' veya 'bir halden başka bir hale geçirmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Burada, helak olan kavmin 'ğusâ'ya dönüştürülmesi, onların tamamen yok oluşunu ve değersizleşmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ceale' fiilinin farklı kullanımlarını sıralarken, 'bir şeyi bir şeye çevirmek' manasına da geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, ilahi kudretin, azaba uğrayanları tamamen farklı ve değersiz bir varlığa dönüştürmesini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğusâ' kelimesini 'selin veya akarsuyun üzerinde biriken köpük, çer çöp ve değersiz şeyler' olarak tanımlar. Bu ayette, helak olan kavmin, selin sürüklediği değersiz bir yığın gibi yok olup gitmesini sembolize eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ğusâ'nın 'selin getirdiği süprüntü' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, inkarcıların azap sonrası durumunu, yani tamamen değersizleşmiş ve yok olmuş hallerini tasvir eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ğusâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle bir şeyin değersizliğini, işe yaramazlığını ve yok oluşunu ifade etmek için kullanıldığını vurgular. Bu ayette, azaba uğrayan kavmin akıbetini, yani tamamen silinip gitmesini ve hiçbir değerinin kalmamasını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulüm' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak' olduğunu ve bu bağlamda 'hakkı çiğnemek, haddi aşmak' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zalimin', Allah'ın koyduğu sınırları aşan, peygamberlere karşı gelen ve haksızlık eden kavmi ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zulüm' kavramının Kur'an'da sadece başkalarına haksızlık etmekle kalmayıp, aynı zamanda Allah'a karşı gelmek ve O'nun sınırlarını ihlal etmek anlamında da kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki 'zalimin', ilahi azabı hak eden, inkar ve isyan içinde olan toplulukları temsil eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'zulüm' kelimesinin 'hakkı sahibine vermemek' ve 'bir şeyi yerinden saptırmak' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki 'zalimin', Allah'ın birliğini inkar eden ve peygamberlerin tebliğine karşı çıkan, bu nedenle ilahi azabı hak eden kimselerdir.
Mü'minûn Sûresi
"Sayha" (Korkunç ses): Zâhiren, kulakları sağır eden, kalpleri durduran korkunç bir ses, bir çığlıktır. Bâtınen ise, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl, Kahhâr ve Müntakîm esmâlarının bir tecellîsidir; hakîkatin önündeki bütün bâtıl perdeleri yırtan bir tecellîdir.
"Bil hakkı" (Hakk ile): Bu "yakalanış", onların kendi eylemlerinin, inkârlarının ve zulümlerinin neticesinde zuhûr eden hak edilmiş, yerli yerinde bir sonuçtu. Allâh'ın Adl ve Hakîm isimlerinin tecellîsiydi. "Hakk geldi bâtıl zâil oldu" tecellîsi idi.
"Fe cealnâhum gusâen" (Kendilerini çör çöp yığını hâline getirdik): Bu, kendilerine müstakil bir varlık, irâde ve güç atfedenlerin âkıbetidir. Onlar, kendilerini toplumun "ileri gelenleri", güçlü ve değerli bireyler olarak görüyorlardı. Hakîkatin seli onları yakalayınca, bütün o sahte kimliklerinin, mallarının, makâmlarının aslında hiçbir değere ve kalıcılığa sahip olmayan bir "süprüntü" yığını olduğu ortaya çıktı. Bütün o sahte zenginlikler bir selin önündeki çer çöp gibi dağılıp gitti.
"Fe bu'den lil kavmiz zâlimîn" (Zâlimler topluluğu, Allâh'ın rahmetinden uzak olsun): Onlar, Hakk'a teslîm olmak yerine nefslerini ilâh edinip onun peşinden giderek kendi kendilerine zulmettiler. Dolayısıyla bu "uzaklık" (bu'd), Allâh'ın nûrundan ve rahmetinden uzaklaşarak zulmette-karanlıkta kalma hâli, onların kendi nefsleri üzerine vermiş olduğu bir cezâ ve hüküm idi.
ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُوناً اٰخَر۪ينَۜ
~ ~ ~
Summe enşe'nâ min ba'dihim kurûnen âharîn.
Sonra bunların arkalarından başka nesiller inşâ ettik.