Tebârake-lleżî nezzele-lfurkâne ‘alâ ‘abdihi liyekûne lil'âlemîne neżîrâ(n)
Alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan'ı indiren Allah'ın şanı yücedir.
"Tebareke" ne yüce feyyazdır o ki, dünyaları uyarmak üzere kulu Muhammed'e, hakkı batıldan ayırdeden Kur'ân'ı indirdi.
Furkan Suresi'nin ilk ayeti, Allah'ın yüceliğini, Kur'an'ın indiriliş amacını ve peygamberin risaletini vurgulamaktadır. Ayet, 'tebâreke' fiiliyle başlayarak Allah'ın bereket ve yüceliğini ifade ederken, 'Furkan' ve 'abd' kavramları üzerinden Kur'an'ın ayırt edici niteliğini ve peygamberin konumunu ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bereket' kelimesinin 'Allah'tan gelen ilahi hayrın sürekliliği' anlamına geldiğini belirtir. 'Tebâreke' fiili ise, bu hayrın ve yüceliğin Allah'a mahsus olduğunu, O'nun zatında sabit ve daim olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın zatının ve sıfatlarının her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tebâreke'nin 'yüceldi, azamet sahibi oldu' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın kudretinin, hükümranlığının ve lütfunun sonsuzluğunu ve her şeyin üzerinde olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'bereket'in 'hayrın çokluğu ve devamlılığı' olduğunu söyler. 'Tebâreke' fiili, Allah'ın zatının ve fiillerinin bu çokluk ve devamlılık vasfına sahip olduğunu, O'nun her türlü övgüye layık olduğunu ve tüm nimetlerin kaynağı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tenzil' fiilinin 'indirmek' anlamına geldiğini ve Kur'an'ın Allah tarafından Cebrail aracılığıyla peygambere aşamalı olarak indirilişini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın ilahi menşeini ve tedrici inişini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nezzele' fiilinin 'indirdi' anlamında kullanıldığını ve Kur'an'ın Allah katından geldiğini mecazi olarak değil, hakiki anlamda ifade ettiğini belirtir. Ayette, Kur'an'ın ilahi bir vahiy olduğunu ve beşer sözü olmadığını açıkça ortaya koyar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'n-z-l' kökünden türeyen 'nezzele' fiilinin, Kur'an'ın belirli bir zaman dilimi içinde, olaylara ve ihtiyaçlara göre parça parça indirildiğini gösteren bir anlam taşıdığını ifade eder. Bu durum, Kur'an'ın anlaşılmasını ve uygulanmasını kolaylaştırmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'furkan' kelimesinin 'ayırma, tefrik etme' kökünden geldiğini ve Kur'an'ın bu ismi almasının sebebinin, hak ile batılı, doğru ile yanlışı kesin bir şekilde ayırması olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın temel işlevini ve ayırt edici özelliğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'furkan' kavramının Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olduğunu ve 'hakikat ile yanılgıyı birbirinden ayırma' anlamını taşıdığını ifade eder. Bu ayette, Kur'an'ın insanlığa doğru yolu gösteren, şüpheleri gideren ve kesin hükümler koyan bir rehber olduğunu belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'furkan'ın 'ayırt edici delil, hüccet' anlamına geldiğini ve Kur'an'ın bu vasfıyla, insanlara doğruyu yanlıştan ayırma gücü verdiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, Kur'an'ın sadece bir kitap değil, aynı zamanda bir ölçüt ve kriter olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'abd' kelimesinin 'kulluk eden, boyun eğen' anlamına geldiğini ve Allah'a nispet edildiğinde en yüce makamı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'abdihî' ifadesi, Hz. Muhammed'in peygamberlik makamının yanı sıra, Allah'a tam bir teslimiyetle kulluk eden bir kul olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'abd' kelimesinin 'köle, kul' anlamlarına geldiğini ve Kur'an'da peygamberler için kullanıldığında onların Allah'a olan tam bağlılıklarını ve itaatlerini gösterdiğini ifade eder. Bu ayette, Hz. Muhammed'in Allah'ın seçkin kulu ve elçisi olduğu belirtilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'abd' kavramının Kur'an'da hem genel anlamda insanı hem de özelde peygamberleri ifade ettiğini belirtir. Hz. Muhammed'in 'abd' olarak nitelendirilmesi, onun beşerî yönünü ve Allah'a olan kulluğunu ön plana çıkararak, ilahlaştırılmasının önüne geçer.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nezîr' kelimesinin 'uyarıcı, korkutucu' anlamına geldiğini ve peygamberlerin temel görevlerinden birinin insanları Allah'ın azabına karşı uyarmak olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, Hz. Muhammed'in risaletinin evrensel bir uyarıcı niteliğini taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nezîr'in 'korkutan, ikaz eden' anlamında kullanıldığını ve bu kelimenin peygamberlerin tebliğ görevini özetlediğini ifade eder. Ayette, Hz. Muhammed'in tüm âlemlere gönderilmiş bir uyarıcı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nezîr' kavramının Kur'an'da 'Allah'ın gazabına karşı uyaran' anlamında kullanıldığını ve peygamberlerin bu uyarı görevinin, insanları doğru yola sevk etme amacını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'âlemîn' kelimesiyle birlikte, bu uyarının evrensel boyutunu ortaya koyar.
Furkân Sûresi
KÛR’ÂN-ı KERÎM’de YOLCULUK (235-25-29) FURKÂN SÛRESİ
Yazan ve Düzenleyen MURAT DERÛNİ (29) İRFAN SOFRASI NECDET ARDIÇ TASAVVUF SERİSİ (235-25-29) NECDET ARDIÇ TERZİ BABA “İz- -T-B- “Es Selâm En Necat” Adres Büro: Ertuğrul Mahallesi Hüseyin Pehlivan Caddesi No: 29/5 Servet Apt. 59 100 Tekirdağ
Ev: 100 yıl Mahallesi Uğur Mumcu Caddesi Ata Kent Sitesi A Blok Kat 3, D. 13. Tekirdağ (0533) 7743937
www.terzibaba13.com [email protected]
SAYFA NO
İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………… (3)
ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………… (4)
FURKÂN SÛRESİ GİRİŞ …………………………………………………… (6)
1. ÂYET ………………………………………………………………………….. (16)
FURKÂN …………………………………………………………………………. (17)
2, 3 ,4 ,5. ÂYETLER ………………………………………………………. (42)
6, 7, 8, 9, 10. ÂYETLER ………………………………………………… (49)
11, 12, 13, 14, 15. ÂYETLER ……………………………………….. (68)
16, 17, 18, 19, 20. ÂYETLER ………………………………………… (74)
21, 22, 23,. ÂYETLER ……………………………………………………. (81)
Atom ……………………………………………………………………………… (87)
24, 25. ÂYETLER ……………………………………………………………. (90)
26, 27, 28, 29, 30. ÂYETLER ………………………………………… (92)
31, 32, 33, 34, 35. ÂYETLER ………………………………………… (97)
36, 37, 38, 39, 40. ÂYETLER ………………………………………. (106)
41, 42, 43, 44, 45. ÂYETLER ……………………………………… (114)
46, 47, 48, 49, 50. ÂYETLER ………………………………………. (119)
51, 52, 53, 54, 55. ÂYETLER ………………………………………. (136)
56, 57,58, 59, 60. ÂYETLER ……………………………………….. (147)
61, 62, 63, 64, 65. ÂYETLER ………………………………………. (160)
66, 67, 68, 69, 70. ÂYETLER ………………………………………. (165)
71, 72, 73, 74, 75. ÂYETLER ………………………………………. (175)
76, 77. ÂYETLER …………………………………………………………. (180)
TERZİ BABA KİTABLARI LİSTESİ ……………………………….. (183)
ÖN SÖZ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM
Muhterem okuyucularım; her ne vesile ile elinize geçmiş olan bu kitabımızdan, İnşeallah Cenâb-ı Hakk’ın idrak vermesi ile en geniş şekilde faydalanmanızı temen-ni ederim.
Bu vesile ile evvelâ bütün okuyuculara bir ömür boyu sağlık, sıhhat ve gönül muhabbetleri ve gerçek ma’nâ da tasavvufî idrakler niyaz ederim. Bu dünya da en büyük kazanç burasını, bu âlemi şehâdet-i, gerçekten müşahede ederek yaşayıp geçirmek ve kendini tanımayı bilmek olacaktır. Kûr’ân-ı Kerîm’de (yolculuk) adlı İz-Terzi Baba sohbetleri ve kitaplarının bu hususta faydalı olabileceğini düşünüyorum, Bunlardan biri de konumuz olan “FURKÂN” Sûresidir. İçinde bir hayli mevzular olan bu Sûre-i şerifin zâhir, bâtın nûrundan bu dünyada iken yararlanmaya gayret edelim. Cenâb-ı Hakk’tan bu hususta her kez için başarılar niyaz ederim.
“Memur mâzûrdur” düstûruyla üstlendiğim bu vazîfeyi, Terzi Baba’nın feyiz pınarından gönlüme akan ilhâmlarla yerine getirmeye çalıştım. Bu süreçte, âyetlerin hem zâhirî hem de bâtınî mânâlarını bir bütün olarak ele almaya özen gösterdim. Bununla birlikte, zâhirî tefsirler hâlihazırda çokça mevcût olduğundan, çalışmamın odak noktasını âyetlerin iç, derûnî, enfüsî ve bâtınî mânâları oluşturdu.
Ana metinlerin altına, numaralandırılarak dipnotlar şeklinde, konu, kelime sözlük açıklamaları ve kaynaklar gerektiği yerlerde müracaat ve bilgi için belirtilmiştir.
İrfâniyet yolunda desteğini esirgemeyen İz-Efendi babam, Nüket Annem ve Eşim Serpil hanıma teşekkür ederim. Cenâb-ı Hak razı olduklarından eylesin, inşallah.
Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenle-nişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yadet, geçmişlerine de hayır dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın. Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ acizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Nusret babamın ve Rahmiye annemin de ruhlarına, Nüket annemin ve İz-Efendi babamın ruhaniyetlerine, ceddinin ve ceddimin geçmişlerinin de ruhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.
Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim; çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek ma’nâ da bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.
Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.
“Murat DERÛNİ En Nûr” ÜSKÜDAR/İSTANBUL 05-10-2024
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
EUZÛ BİLLÂHİ MİNEŞ ŞEYTANİR RACÎM
BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHÎM
(سورة الفرقان) FURKÂN SÛRESİ GİRİŞ…
Hakkında
Mekke döneminde inmiştir. 68-70. âyetlerin Medine döneminde indiği konusunda bir rivâyet de vardır. 77 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “elFurkân” kelimesinden almaktadır. Furkân, “hak ile batılı birbirinden ayıran”demek olup Kûr’ân’ın isimlerinden biridir. Sûre de temel konular olarak Hz.Peygamber’in tüm insanlığa gönderildiği, onun tebliğ sırasında karşılaştığı zorluklar ve şirkin kökünün kazınacağı, geçmiş ümmetlerin hayatlarından bazı örnekler de verilerek ele alınmaktadır.
Nuzül
Mushaftaki sıralamada yirmi beşinci, iniş sırasına göre kırk ikinci sûredir. Yâsîn sûresinden sonra, Fâtır sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir rivâyette 68-70. âyetlerin Medine’de indiği belirtilirse de Buhârî’nin kaydettiği bir rivâyette (“Tefsîr”, 25), 68. âyetin Mekke’de indiğini belirten bir bilginin yer alması, bu üç âyetin de Mekke’de indiği ihtimalini güçlendirmektedir. Sûrenin ilk üç âyetinin Medine’de indiği yolunda da bir rivâyet vardır (İbn Âşûr, XVIII, 313).
Konusu
Furkân sûresi, Allah Teâlâ’nın yüceliğini, evrendeki hükümranlığının mutlaklığını vurgulayan ve O’nu ulûhiyyetine yakışmayan niteliklerden tenzih eden âyetlerle başlar; Kûr’ân’ın ilâhî kaynaklı ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu hususundaki kuşkuları reddeden açıklamalarla devam eder. Ortaya konan delillere rağmen bu gerçekleri inkâr edenlerin, inat ve inkârları yüzünden âhirette uğrayacakları âkıbet hakkında bilgi verilerek uyarılarda bulunulur. Özellikle Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlerin, onun beşerî sıfatlara sahip olduğunu ileri sürerek bu durumu kendisi için bir kusurmuş gibi değerlendirmeleri eleştirilir. Daha sonra Hz. Peygamber için bir teselli olması maksadıyla geçmiş peygamberlerin de bu tür düşmanca davranışlara mâruz kaldıklarına dair örnekler verilir. Allah’ın yaratıcılığı ve evren üzerindeki hükümranlığını konu alan âyetlerin ardından Allah’ın has kullarının iman, ibadet ve ahlâka dair güzel hasletlerinden örnekler verilir ve bunların âhirette elde edecekleri mutluluktan söz edilir.[1]
Sûre-i şerifin, kısaca sayı değerlerine bir göz atalım.
(25) Mushaf sıra numarası.
(42) Nüzul sıra numarası.
(29) Alfabetik sırası.
(19) Cüz sırası.
(77) Âyet sayısı.
(77) Fasıla harfleri.
(269) Genel toplamdır.
Rakamları tek tek toplarsak, (2+5+4+2+2+9+1+9+7+7+7+7= 62) dir.
Bu sayı değerlerinin birçok bağlantıları vardır. Ancak fazla vaktinizi almamak için genel sayıları ve bağlantısını vermekle yetinelim.
Furkān sûresi yetmiş yedi âyet olup fâsılası ا ; sadece on yedinci âyetin fâsılası ل harfidir. (Elif) harfi 76 adet, 7+6
= 13 tür. Hakikat’ül Ahadiyet’ül Ahmediyenin batıldan ayrılması, fark edilmesidir. (Lâm) 1 adet, Uluhiyet mertebesinin batıldan ayrılması, fark edilmesidir.
Sûre-i Şerifin sayı değerine göz atalım.
(فرقان) “Fe: 80” “Rı: 200” “Kaf: 100” “Elif: 1” “Nun: 50” sayı değerlerinden oluşmaktadır. Toplarsak 80+200+100+1+50= 431 dur. (4+3+1= 8) Mushaf sıralamasında 25 (2+5=7), nüzul sıralamasında 42 (2+4=6), 77 âyettir (7+7=14) dir. Genel sayı toplamı 269 (2+6+9=17)
(8+7+6+14+17= 52) dir.
(4) İslâm’ın şifre sayısı, (6) 6 Cihet-yön, (7) Yedi Nefis Mertebesi, (8) Tevhid-i Ef’âl, (8) 8 Cennet, (13) Hazret-i Muhammed s.a.v. in şifre sayısı (14) Nur-u Muhammedi…
(52) Nusret Tura Babamız r.a. yoldan verilen şifre rakamıdır.
Âlemlere bir uyarı FURKÂN,
Yerin hakimiyetinde dökme kan,
Her şeyin mukadderatı bulunan,
Rahman Rahiym olan Allâh'ın adıyla,,[2]
Mealen;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1. Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir.
2. O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.
3. (İnkâr edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.
4. İnkâr edenler, “Bu Kûr’ân, Muhammed’in uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da bu konuda ona yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar haksız ve asılsız bir söz uydurdular.
5. “(Bu Kûr’ân, başkalarından) yazıp aldığı öncekilere ait efsanelerdir. Bunlar ona sabah akşam okunmaktadır” dediler.
6. (Ey Muhammed!) De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
7. Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!”
8. “Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.
9. (Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.
10. Dilerse sana bundan daha güzelini, içinden ırmaklar akan cennetleri verebilecek olan, sana saraylar kurabilecek olan Allah’ın şanı yücedir.
11. Hayır, onlar Kıyameti de yalanladılar. Biz ise o Kıyameti yalanlayanlara çılgın bir cehennem ateşi hazırlamışızdır.
12. Bu ateş onları uzak bir mesafeden görünce onun müthiş kaynamasını ve uğultusunu işitirler.
13. Elleri boyunlarına bağlanmış, çatılmış olarak cehennemin daracık bir yerine atıldıkları zaman orada, yok olup gitmeyi isterler
14. (Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.)
15. De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dedilen ebedîlik cenneti mi?” Orası onlar için bir mükâfat ve varılacak bir yerdir.
16. Ebedî olarak kalacakları orada onlar için diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin uhdesine aldığı, (yerine getirilmesi) istenen bir va’didir.
17. Rabbinin, onları ve Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyleri bir araya getireceği ve (taptıklarına), “Siz mi saptırdınız benim şu kullarımı, yoksa onlar kendileri mi yoldan saptılar” diyeceği günü hatırla.
18. Onlar, “Seni eksikliklerden uzak tutarız. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helâke giden bir toplum oldular” derler.
19. (İlâh edindikleriniz) söyledikleriniz konusunda sizi yalancı çıkardılar. Artık kendinizden azabı savmaya gücünüz yetmeyecek ve kendinize yardım da edemeyeceksiniz. Sizden kim de zulüm ve haksızlık ederse, ona büyük bir azap tattırırız.
20. Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda gezerlerdi. (Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık. (Bakalım) sabredecek misiniz? Rabbin, hakkıyla görendir.
21. Bize kavuşacaklarını ummayanlar, “Bize melekler indirilseydi, yahut Rabbimizi görseydik ya!” dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.
22. Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. “Eyvah! Biz Allah’ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız” diyecekler.
23. Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik.
24. O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.
25. O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.
26. O gün gerçek hükümranlık Rahmân’ındır ve kâfirlere zorlu bir gün olacaktır.
27. O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: “Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!”
28.“Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!”
29. “Andolsun, Kûr’ân bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir.”
30. Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kûr’ân’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi.
31. Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.
32. İnkâr edenler, “Kûr’ân ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz, Kûr’ân’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.
33. Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.
34. Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya; işte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yol itibariyle daha sapıktırlar.
35. Andolsun, Biz, Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ve kardeşi Hârûn’u da ona yardımcı kıldık.
36. Onlara, “Âyetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin” dedik. Nihâyet o kavmi yerle bir ettik.
37. Nûh kavmini de, Peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık.
38. Âd ve Semûd kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helâk ettik.
39. Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik.
40. Andolsun, senin kavmin, belâ yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.
41, 42. Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. “Allah’ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilâhlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilâhlarımızdan uzaklaştıracaktı” (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.
43. Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?
44. Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.
45. Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.
46. Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik.
47. O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.
48, 49. O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz yağmur yağdırdık.
50. Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.
51. Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik.
52. Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kûr’ân’la büyük bir mücadele ver.
53. O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.
54. O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
55. Onlar, Allah’ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kâfir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.
56. Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
57. De ki: “Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum.”
58. Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah’a) tevekkül et. O’nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!
59. Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulan Rahmân’dır. Sen bunu haberdar olana sor!
60. Onlara, “Rahmân’a secdeye kapanın denildiğinde “Rahmân da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?” derler ve bu onların nefretini artırır.
61. Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.
62. O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.
63. Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.
64. Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.
65. Onlar, şöyle diyenlerdir: “Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helâktir!”
66. “Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası.”
67. Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.
68. Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.
69. Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedî kalır.
70. Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
71. Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.
72. Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.
73. Onlar, kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, (gerçeği görme ve işitme konusunda) onlara karşı kör ve sağır kesilmezler.
74. Onlar, “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle” diyenlerdir.
75. İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılanacaklardır.
76. Orada ebedî kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!
77. (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.”[3]
“Rabbi zidniy ilmâ.” “Ya rabb-i ilmimizi ziyadeleştir.”
تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَى عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا {الفرقان/1}
“Tebârake-llezî nezzele-lfurkâne alâ abdihi liyekûne lil’âlemîne nezîrâ(n)” Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân’ı indiren Allah’ın şanı yücedir. (25/1)
Âyet sıfât mertebesi âyetlerindendir.
Kur’an zâttır, Furkan sıfattır, Kur’an okumak zâtı okumaktır. Onu okumaya başlarken ilk şartı olan EUZÜ’nün diğer bir bakıma (elif) i Ahadiyet, (ayn) ı sıfat -göz- görme, (Za) ise bireysel zâtıma mahsus demektir. Hal böyle olunca; “Zâtımla müşahede ettiğim hakikatlerin mertebe-i ahadiyete ait olduğunu anladım ve bu anlayıştan düşmekten Uluhiyet zâtına sığınırım” demek olur. T.B.
Sözlükte “iki şeyin arasını ayırmak” mânasına gelen fark kökünden masdar olup “hakla bâtılı, imanla küfrü, helâl ile haramı... ayırıp belirlemek” anlamında kullanıldığı gibi zıt değerlere sahip olan şeylerin birbirinden seçilip ayrılmasını sağlayan ölçüyü de ifade eder (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frḳ” md.). Bu genel anlamından hareketle gerçeği kanıtlayan delil veya sezgiye, doğru bilgilere ve şüpheden kurtuluşa da furkan denilir. Nitekim Seyyid Şerîf el-Cürcânî furkanı “hakla bâtılı birbirinden ayıran ayrıntılı bilgi” şeklinde tarif etmiştir (et-Taʿrîfât, “furḳān” md.).
Gerek tefsirlerde gerekse sözlük kitaplarında furkan kelimesi, Kur’an’da yer aldığı yedi âyetten her birindeki konumu dikkate alınarak “Kur’an, Tevrat veya üç büyük kitap, delil, yardım, Mûsâ ve kavminin kurtulması için denizin yarılıp açılması, Bedir zaferi, kurtuluş ve başarı” gibi anlamlarla açıklanmıştır (Lisânü’l-ʿArab, “frḳ” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “frḳ” md.; Kāmus Tercümesi, “furkān” md.).[4]
İnsan-ı Kamil den Furkân bölümü ile yolumuza devam edelim.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
FURKÂN
35. BÖLÜM
FURKÂN
Allah'ın sıfatları FURKÂN;
Ve, Allah'ın zatıdır Kur'an…
Cem'in fark durumu tahkiktir;
Farkın da cem'indedir vicdan…
Sıfatların çeşitleridir;
Nam üzere iki cem olan…
Bulunur tevhid birliğinde;
Zatın hükmü sayılır FURKAN…
Çünkü sıfattır ayrılamaz;
Olmuştur zatı için bir şan…
Zatının zuhur yeri olmuştur, sıfat.
Bilesin ki…
FURKAN: İsimlerin ve sıfatların hakikatinden ibarettir…
Ama, çeşitli görüntülerinin değişik şekillerine göre…
...Ve onlar itibar edildikleri durumlarına göre; biri diğerinden ayırd edilir…
Yani sıfatlar birbirine göre ayrılır.
Böyle olunca: Fark, Hakkın kendi özünde olur... Bu oluş ise… Onun güzel isimleri ve sıfatları cihetinden gelir…
Bu durumdaysa… değişiklik ortaya çıkar…
Meselâ:
Rahim ismi, şedid isminden başkadır…
Mün'im ismi, müntakim isminden başkadır…
Rıza sıfatı, gazab sıfatının gayrıdır…
Bu manaya, Resulullah S.A. efendimizden rivayet edilen bir kudsî hadisle şöyle işaret edilmiştir:
- «Rahmetim gazabımı geçti...»
Bu manada ise… geçen, geçilenden; fazilet itibarı ile daha öndedir, üstündür…
Bu üstünlük, isimlere has mertebelerde de kendini gösterir…
Meselâ:
Rahmaniyet mertebesi, rabbiyet mertebesinden daha üstündür...
Yalnız buradaki üstünlük mertebe itibariyle, mutlak olarak bir üstünlük olarak düşünemeyiz. Çünkü hepsi zatına bağlı olduğundan, zatı da, kendisinde sadece tek mutlakiyet olduğundan zuhur, tecelli mahallerine göre üstünlük veya arkalık, gerilik diye düşünebiliriz ama bu da hükmi bir üstünlük olur, mutlak bir üstünlük olmaz.
Uluhiyet mertebesi ise… hepsinden daha üstündür…
İşte bu mertebeler olmasa, uluhiyet olmaz, kemal ortaya çıkmaz, tafsil âlemi ortaya çıkmaz.
Böylece, isimler birbirinden ayrılmış oluyor... Aralarındaki fark da, bu şekilde hâsıl oluyor…
... Ve en üstün olan fazilet itibarı ile, hükmünü geçirdiği kimseden daha faziletli olduğu meydana çıkıyor…
Bu fazilet itibarı ile:
Allah ismi, rahman isminden daha faziletlidir…
Rahman ismi, rabb isminden daha faziletlidir…
Rabb ismi, melik isminden daha faziletlidir…
Kalan isimleri ve sıfatları da, bu manaya göre, kıyas edebilirsin…
Anlatılan isim ve sıfatlardaki, daha faziletli olma durumu: Onların gözde oluşlarına göredir... Noksan veya fazla bir şeyin onlarda oluşu itibarı ile değildir…
İsimlerin ve sıfatların gözde oluş durumları, fazilet yönüyle, kendilerine bir üstünlük sağlamıştır…
İşbu sebepledir ki: Bir kısmı diğerine tercih edilmiştir…
Şu yollu yapılan münacaat ise… anlatılan manaya işarettir:
- «Cezandan muafatına sığınırım… Dargınlığından rızana sığınırım… Senden sana sığınırım… Sana, tam sena edemem...»
İşte… zatın özündeki fark budur…
- «Cezandan muafatına sığınırım...»
Cümlesindeki «muafat» Arab edebiyatına göre müfaale babındandır…
Bu manaya göre:
- Karşılaştırma..
Manasını taşır… İşbu karşılaşmada ise… elbette affın üstünlüğü ceza isimlerini geçer…
Bunun içindir ki: Affa sığınarak, cezadan kaçtı… Keza dargınlıktan da rızaya sığındı…
Kavlimiz odur ki:
- Rıza sıfatı, gazab sıfatından daha faziletlidir…
Aynı manada: Ona, zatı ile zatından sığındı…
Bu da doğrudur... Şu yoldan ki; Fiillerde fark nasıl hâsıl oluyorsa… aynı şekilde, sıfatlarda da olur… Aynı şekilde, zatın vahidiyet durumunun kendisinde de böyledir…
Ancak, zatın vahidiyet cihetinde bu fark belirsiz olmaktadır… Bu da, zatın şaşırtıcı hallerindendir... Ki: Birbirini nakzeden iki şeyi bir araya getirir…
Meselâ: Muhal ile vacibi birleştirir…
Hatta: Akla, ibare ve nakilde muhal görünenleri de cem eder…
Ve sen: Bu işin müşahede zevkini aldıktan sonra, böyle bir birleşmenin olmasını, zatta gerekli hükümler meyanında sayarsın.
Nitekim imam-ı Ebu Said'ül Harraz, bu manaya işaret ederek şöyle demiştir:
- Allah'ı iki zıddın arasını birleştirmekte buldum… bildim…
Eğer bu zıtları birleştiremiyorsa bir kimse yani birisini Hakk'a, birisini halka vasf ediyorsa, halka mâl ediyorsa, o zaman o daha irfaniyet yolunda çok dirsek çürütmesi lazımdır. Hakikat-i ilahiyeyi anlayabilmesi için daha çok çalışması lazımdır. Bir başka zatta şöyle der: Ne kadar çok zıtları birleştirirse bir kişi Rabb'ını o kadar yönüyle tanımış olur.
Eğer bu zıtların bir kısmını Hakk'a, bir kısmını halka verirsek, o zaman biz kesret ortaya getirmiş oluruz ama bu zıtlarda sevaplar, günahlar diye belirtilen fiiller vardır, tabi o ayrı bir konudur, halka bağlanan fiiller, Hakk'a bağlanan fiiller, ceza görecek, mükafat görecek fiiller vardır, şeriat mertebesi itibariyle. Bunlarında tarikat, hakikat, marifet mertebelerinde hepsinin izahları kendi bulunduğu mevzuları içerisinde mevcuttur ama gerçek olan şu, bu zatın söylediği söz mutlak geçerli, çokta doğru ve de çok büyük ufuk açmakta, zahir ile batını, evvel ile ahiri, mudill ile hadiyi, kahır ile lütfu bunları birleştiremezsek Rabb'ımızı tanımamız gerçekten mümkün olamayacaktır.
Burada bir incelik vardır… Ki bunu: Hemen anlatmamız icabeder:
Sanmayasın ki: Yüce Allah, evvelin, âhirinin, zâhirin, batın mutlak bir cem'inden ibarettir…
Halk, Hak, faziletli oluş, faziletli olmayış, muhal, vacib, madum, mevcud ve mahdud…
Ve… bunların dışında kalan; bilinmeyen zıdlardan doğan noksanlar ve zıdlarla…
Bütün bunları o: Zatî bir vasıfla yapar…
Onun hüviyeti ise… bütün bunların tümünden ibarettir…
İşte… adı geçen zatın sözünün manası budur…
Anla…
Bu manada bir irfana sahib olursan; tutun, bırakma…
Allah… Hak söyler…
Doğruya hidayeti nasib eden Allah'tır…
Dönüş onadır... İltica makamı odur…[5]
Yolumuza Fusûs’ül Hikem ile devam edersek;