Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi velem yetteḣiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki veḣaleka kulle şey-in fekadderahu takdîrâ(n)
O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.
O öyle bir ilâhtır ki, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinindir. O hiç çocuk edinmedi, hükümranlıkta ortağı yoktur. O, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.
Bu ayet, Allah'ın mutlak egemenliğini, yaratıcılığını ve eşsizliğini vurgulamaktadır. Özellikle 'mülk', 'veled', 'şerîk' ve 'takdîr' kavramları üzerinden Allah'ın evren üzerindeki tam kontrolü ve her şeyi belirli bir ölçüye göre yaratması açıklanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mülk' kelimesini bir şey üzerinde tam tasarruf yetkisi ve hükmetme gücü olarak açıklar. Ayetteki 'mülkü' ifadesi, Allah'ın gökler ve yer üzerindeki sınırsız ve mutlak egemenliğini, hiçbir ortağı olmaksızın tek başına sahip olduğunu ve dilediği gibi tasarruf ettiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mülk'ü 'sultan' (otorite, güç) olarak yorumlar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın gökler ve yer üzerindeki 'mülkü', O'nun bu âlemlerin yegâne ve tartışmasız otoritesi ve hükümranı olduğunu, başka hiçbir gücün O'nunla bu yetkiyi paylaşmadığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mülk' kavramının Kur'an'da Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini ve sahipliğini ifade eden merkezi bir kavram olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'mülk', Allah'ın yaratıcı ve yönetici olarak evrenin tek sahibi ve hakimi olduğunu, bu sahiplikte hiçbir ortağı bulunmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'veled' kelimesini 'doğurulan çocuk' anlamında kullanır. Ayetteki 'lem yettehiz veledâ' ifadesi, Allah'ın beşerî anlamda bir çocuk edinme fiilinden münezzeh olduğunu, O'nun zatının bu tür bir ilişkiye ihtiyaç duymadığını ve O'nun eşsizliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'veled'i hem erkek hem de dişi çocuk için kullanılan genel bir terim olarak açıklar. Ayetteki nefy (olumsuzlama) ile birlikte kullanılması, Allah'ın yaratılmışlara benzemekten uzak olduğunu, O'nun bir eşe veya soydaşa ihtiyacı olmadığını ve O'nun mutlak tekliğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'veled'in neslin devamı için bir araç olduğunu belirtir. Ayetteki 'veled edinmeme' vurgusu, Allah'ın varlığının kendiliğinden olduğunu, O'nun nesle veya bir devamcıya muhtaç olmadığını, dolayısıyla O'nun mutlak kemalini ve bağımsızlığını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şerîk'i 'ortak' veya 'paydaş' olarak tanımlar. Ayetteki 'lem yekun lehu şerîkun fi'l-mülk' ifadesi, Allah'ın egemenliğinde ve hükümranlığında hiçbir kimsenin veya varlığın O'nunla ortak olmadığını, O'nun mutlak tekliğini ve eşsizliğini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'şerîk' kelimesinin 'ortaklık' ve 'paylaşım' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanım, Allah'ın 'mülk'ünde (egemenliğinde) hiçbir ortağının bulunmadığını, O'nun tek başına hükümran olduğunu ve bu hükümranlığın bölünemez olduğunu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şerîk' kavramının Kur'an'da Allah'ın birliğini ve eşsizliğini vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'şerîk'in nefyedilmesi, Allah'ın ilahlıkta, yaratmada ve evreni yönetmede tek olduğunu, O'nunla bu yetkileri paylaşan hiçbir varlığın olmadığını kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'halk' kelimesini 'yoktan var etme, bir şeyi takdir edip ona göre meydana getirme' olarak açıklar. Ayetteki 've halaka külle şey'in' ifadesi, Allah'ın evrendeki her şeyi, var olan her şeyi, kendi iradesi ve kudretiyle yoktan var ettiğini, O'nun mutlak yaratıcı olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn, 'halk'ın 'takdir' (ölçü ve düzenleme) ve 'îcâd' (yoktan var etme) anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki 'halaka külle şey'in' ifadesi, Allah'ın sadece var etmekle kalmayıp, aynı zamanda yarattığı her şeye belirli bir düzen ve ölçü verdiğini de ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kaddere' fiilini 'bir şeyi belirli bir ölçüye göre düzenlemek, takdir etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'fekadderehû takdîrâ' ifadesi, Allah'ın yarattığı her şeyi rastgele değil, belirli bir plan, ölçü ve hikmet dahilinde yarattığını ve düzenlediğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'takdîr'i 'bir şeyi belirli bir ölçüye göre ayarlamak, ona uygun bir miktar ve nitelik vermek' olarak tanımlar. Ayetteki 'takdîrâ' (masdar-ı nev'î) ile pekiştirilmesi, Allah'ın yaratmasındaki ölçünün ve düzenlemenin mükemmelliğini, eksiksizliğini ve tam isabetini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kader' kavramının Kur'an'da Allah'ın evrensel planını ve her şeyin önceden belirlenmiş düzenini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'fekadderehû takdîrâ', Allah'ın yaratma eyleminin sadece var etmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda her varlığa özgü bir düzen, işlev ve ölçü bahşettiğini gösterir.
Furkân Sûresi
O, göklerin ve yeryüzünün mülkü (hükümranlığı) kendisine ait olandır. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı da yoktur. O, her şeyi yaratmış (halk etmiş) ve yarattığı (halk ettiği) o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir. (25/2)
Âyet zât mertebesi âyetlerindendir.
Nasıl ki âlemlerin ve yeryüzünün mülkü “Hû”un yani O’nun kendisinin hükümranlığına tasarrufuna aitse, bizlerin birimsel beden arzı ve gönüllerimizde hükümranlığı tasarrufuda bu dünya süresinde yaptıklarımızın sorumluğu bize ait olmak üzere yine bizlere verilmiştir. Bu âlemleri zuhura getiren “Hu” nun meydana getiren bir çocuk isnâd etmenin çok daha ağır bir hâdise olduğu çok açıktır. Aynı zamanda bizlerde onun zuhurundan başka bir şey değilizdir. Ve mülkünnde yok denilen bir saha dahi yoktur. İzafi-isimlenmiş yokluk ile eşya-fiil zamanı gelince adem’den varlık sahasına çıkar. O’ndan başka bir varlık yoktur ki ortağı olsun. Her bir şey Hakk olarak halkiyete yani zuhura gelmiştir. Ayan-i sabite programından yani kazalarından belli bir kader ölçüsünde programları ef’âl sahasına inmektedirler. (Murat Derûni)
وَاتَّخَذُوا مِن دُونِهِ آلِهَةً لَّا يَخْلُقُونَ شَيْئًا وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتًا وَلَا حَيَاةً وَلَا نُشُورًا {الفرقان/3}
“Vettehazû min dûnihi âliheten lâ yahlukûne şey-en vehum yuhlekûne velâ yemlikûne li-enfusihim darran velâ nef’an velâ yemlikûne mevten velâ hayâten velâ nuşûrâ(n)”