Lâ ted'û-lyevme śubûran vâhiden ved'û śubûran keśîrâ(n)
(Kendilerine) "Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!" (denir.)
(Onlara şöyle denilir) Bu gün bir yok olmayı değil, nice yok olmaları isteyin!
Furkân Suresi 14. ayet, kıyamet gününde azap çekenlerin durumunu tasvir etmektedir. Ayet, 'yok olma' kavramının tekil ve çoğul kullanımı üzerinden azabın şiddetini ve sürekliliğini vurgulamaktadır. Dilbilimsel olarak 'davet etme/istemek' ve 'yok olma' fiilleri, bu çaresizliği ve umutsuzluğu derinlemesine ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'دعوة' kelimesinin asıl anlamının 'bir şeyi kendine doğru çekmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'تَدْعُوا۟' ifadesi, azap ehlinin şiddetli azaptan kurtulmak için yok olmayı kendilerine çağırmaları, yani şiddetle arzu etmeleri anlamında kullanılmıştır. Bu, onların içinde bulundukları çaresizliği ve azabın dayanılmazlığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı mecazî anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'تَدْعُوا۟' ifadesi, mecazî olarak 'temenni etmek, dilemek' anlamındadır. Azap ehli, içinde bulundukları durumdan kurtulmak için yok olmayı temenni etmektedirler, bu da onların azabın şiddetinden duydukları acıyı yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'dua' kavramının Kur'an'daki geniş anlam yelpazesine dikkat çeker. Burada 'tüd'û' fiili, sadece bir çağrı veya talep olmaktan öte, derin bir arzu ve çaresizlik içinde bir kurtuluş yolu arayışını ifade eder. Azap çekenler için yok olmak, mevcut durumdan daha iyi bir seçenek olarak görülmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'يوم' kelimesinin Kur'an'da genellikle belirli bir zaman dilimini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'ٱلْيَوْمَ' ifadesi, ahiret gününü, yani azabın kesinleştiği ve geri dönüşü olmayan o dehşetli zamanı işaret eder. Bu, azabın ciddiyetini ve kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'يوم' kelimesinin hem belirli bir gün hem de mecazi olarak bir dönemi ifade edebileceğini açıklar. Ayetteki 'ٱلْيَوْمَ' kelimesi, kıyamet gününü, yani hesap ve ceza gününü ifade eder. Bu gün, azap ehli için umutsuzluğun ve pişmanlığın zirveye çıktığı zamandır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'ثبور' kelimesinin 'helak ve yok oluş' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ثُبُورًا' ifadesi, azap çekenlerin içinde bulundukları durumdan kurtulmak için tamamen yok olmayı, varlıklarının sona ermesini istemelerini anlatır. Bu, azabın şiddetinden duyulan derin acıyı ve çaresizliği gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ثبور' kelimesini 'helak ve hüsran' olarak açıklar. Ayetteki 'ثُبُورًا' kelimesi, azap ehlinin maruz kaldığı azabın dayanılmazlığı nedeniyle, var olmaktan ziyade yok olmayı tercih etmelerini ifade eder. Bu, onların azabın şiddeti karşısındaki çaresizliğini ve umutsuzluğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ثبور' kelimesinin 'helak, hüsran ve yıkım' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, azap ehlinin içinde bulundukları durumun o kadar kötü olduğunu ki, tek bir yok oluşun bile yeterli olmadığını, aksine sürekli ve çoklu bir yok oluşu arzuladıklarını gösterir. Bu, azabın sürekliliğine ve şiddetine işaret eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'واحد' kelimesinin 'tek, eşsiz' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'وَٰحِدًا' ifadesi, azap ehlinin tek bir yok oluşla yetinmeyip, azabın şiddetinden dolayı daha fazla yok olmayı arzuladıklarını gösterir. Bu, azabın tek bir ölümle sona ermeyecek kadar şiddetli olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'واحد' kelimesinin sayısal bir ifade olarak kullanıldığını ve burada 'tek bir kere' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'وَٰحِدًا' ifadesi, azap ehlinin maruz kaldığı azabın o kadar şiddetli olduğunu ki, tek bir yok oluşun bile acılarını dindirmeye yetmeyeceğini, daha fazlasını arzuladıklarını anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'كثرة' kelimesinin 'çokluk' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'كَثِيرًا' ifadesi, azap ehlinin tek bir yok oluşla yetinmeyip, azabın dayanılmazlığı nedeniyle birçok kez yok olmayı arzuladıklarını gösterir. Bu, azabın şiddetinin ve sürekliliğinin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kesret' kavramının Kur'an'da niceliksel çokluğu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'كَثِيرًا' kelimesi, azap ehlinin içinde bulundukları durumdan kurtulmak için sadece bir kez değil, defalarca yok olmayı istemelerini ifade eder. Bu, azabın katlanılmazlığını ve ondan kurtulma arzusunun şiddetini vurgular.
Furkân Sûresi
(Kendilerine) “Bugün bir kere yok olmayı istemeyin, birçok kere yok olmayı isteyin!” (denir.) (25/14)
Mesnevi-i Şerif beyitlerinde anlatılan; Bu hadîs-i Mustafâ (s.a.v.)in sebeb-i vürûdu hakkındadır ki, “Kâfir yedi bağırsağında yer ve mü'min bir bağırsağında yer” hikayesinde efendimiz s.a.v. e misafir olan kafir, evde ne varsa ev ahalisine kalmamak üzere yer ve kendisine verilen odaya istirahata çekilir. Ve bir cariye zincirle üzerine kapıya kapatır. Gece türlü türlü kabuslardan sonra rahatsızlanır ve defi hacet içinde kalktığında kapıyı kapalı bulur. Ve sonunda hacetini yatağa görür. Resüllûllah s.a.v. efendimiz kimseye ellemeyin ben halledeceğim der. Ve kafir kişi utancından özürler getirir. Ve imana gelir. Bu âyetler ile alakalı beyitte;
93. Mezar dibinde olan kâfir gibi "Vâ sübûr, vâ sübûr!" diye bağırır idi.
“Sübûr”, helâklik demektir. “Vâ sübûrâ!”daki elif nidâ içindir. “Vâ", teessüf ve hasret makamında olan nidâdır. “Vâ sübûrâ!”, “ey helâklik, neredesin!" demek olur. Ya’ni, “O misâfir kendi rezâletini gördüğü vakit helâk olmayı ve yok olmayı temennî ederek vâ sübûrâ! vâ sübûrâ! diye bağırır idi.” Nitekim kâfirler mezarın ka’rında ya’ni hayât-ı berzahiyyede dünyâda inkâr ettikleri hayât-ı uhreviyyenin varlığını gördükleri vakit yok olmayı temennî edip böyle nidâ edeceklerdir. Onların bu hâli sûre-i înşikâk’taki (inşikâk, 84/10-11) “Ve ammâ kitâb-ı a’mâli arkasından verilen kimse, keşke helâk olup yok olaydım! diye temennî eder” âyet-i kerîmesinde beyân buyrulur. Ve kezâ sûre-i Furkân’da da böyle buyrulur: (Furkân, 25/13-14) ya’ni “Kâfirler azâb mahallinden dar bir yere atıldıkları vakit orada helaklerini isterler. Onlara denilir ki: Bu günde bir helâklik istemeyin. Çok çok helâk ve yok olmak isteyin!”.[39]
“Fesevfe yed’û subûrâ“
“Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak.“ (84/11)
“Yetiş ey ölüm!" diye bağıracak.“ Ama fayda etmeyecektir. Hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur.
(Sahih-i buhari tercümesi cilt 11 s. 133) şöyle bir Hadîs-i şerif vardır.
Rasûlullâh salla’lâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
Ebû Saîd-i Hudrî radiya’llâhu anh’den rivâyete göre.
Kıyâmet günü (ehli Cennet, Cennet’e, Cehennemlikler de Cehennem’e ayrıldıktan sonra) “ölüm” aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde getirilecek. Bir dellâl: Ey Cennet halkı, diye bağıracak! Cennet’tekiler hemen boyunlarını uzatıp başlarını kaldıracaklar ve (bulundukları yerden çıkarak) bakacaklar. Şimdi dellâl: Bunu bilirmisiniz? Diye sorar. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: Evet biliriz, bu ölümdür, derler. Sonra dellâl: Ey Cehennem halkı, diye yüksek sesle seslenir! Onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırırlar. Ve (bulundukları berzahtan çıkıp korku içinde) bakarlar. Dellâl: Bunu biliyormusunuz, diye sorar. Onlarda hepsi, onu görerek: Evet biliriz bu ölümdür derler. Bundan sonra koyun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem arasında) boğazlanır. Bundan sonra dellâl: “Ey Cennet halkı! Cennet’te ebedî yaşayacaksınız, artık ölüm, yoktur. (Cehennem halkına da) Ey cehennem’likler sizde karargâhınızda ebedîsiniz, size de ölüm yoktur!” diyecek. Bundan sonra münâdî (Bu gaflettekiler ehl-i dünyadır.) Âyetini okur. (19/39)
Görüldüğü gibi Hadîs-i şerif bu hususa çok büyük bir açıklık getirmekte’dir. Yukarıda bahsedilen hallerin hakikatini bizlere bildirmektedir. Peygamberimiz (ölüm aklı karalı alaca bir “koyun” sûretinde) getirilecek. Diye buyuyarak, ölümü hayvânlık mertebesinden “nefs-i levvâme” sûretinde tasvir etmiştir. O halde ölüm denen mahlûk “nefs-i emmâre ve levvâme” üzerinde geçerlidir. Gerçek insân üzerinde geçerli değildir. Fiziki olan ölüm bir yok oluş değil bir (zâika-tadıştır,) tadış, ise aynı hayattır. “Ölen (hayvân) imiş âşıklar ölmez” diyen Yunus emre ne kadar güzel söylemiş. O halde kişi daha şimdiden kendinde bulunan ölümlü hâl ve taraflarının farkına varıp daha bu dünyada iken onları eğiterek yavaş yavaş yok eder, öldürürse daha sonra kendisinde ölüm diye bir tereddüt ve korku kalmaz. Bu ihtiyari ölümle öldükten sonra kişinin yeni bir yapı ile ve gerçek varlığı ile ikinci doğuşunu gerçekleştirmesini ve yeni oluşan bu “veled-i kâlb-gönül evlâdını” bir İnsân-ı Kâmilin nezaretinde en iyi şekilde yetiştirmesi gerekecektir. İşte böylece ikinci sefer olan “uruc” aslına yükselme başlamış, daha bu günden ebedi hayat namzeti olmuş olacaktır.[40]