Vekadimnâ ilâ mâ ‘amilû min ‘amelin fece'alnâhu hebâen menśûrâ(n)
Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik.
Onların yaptıkları her bir iyi işi dikkate alırız, fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz.
Bu ayet, kıyamet gününde inkarcıların dünyada yaptıkları amellerin değersizliğini ve akıbetini tasvir etmektedir. Ayet, amellerin yok oluşunu ve dağılışını vurgulayarak, bu amellerin Allah katında hiçbir karşılığının olmadığını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kudûm' kelimesinin bir yere varmak, gelmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'kadimnâ' ifadesi, Allah'ın o amellere yönelmesi, onları incelemesi ve hükmünü vermesi mecazını taşır. Bu, Allah'ın o amelleri değerlendirmek üzere huzuruna getirmesi ve onlarla ilgilenmesi anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür ifadeleri mecazi olarak açıklar. 'Kadimnâ ilâ mâ amilû' ifadesini, 'onların amellerine yöneldik, onları kastettik' şeklinde yorumlar. Bu, Allah'ın o amelleri dikkate alması ve onlara bir karşılık vermesi, ancak bu karşılığın olumsuz olacağı bağlamında kullanılır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesini 'kasıtlı olarak yapılan iş' olarak tanımlar. Ayetteki 'mâ amilû' ifadesi, inkarcıların dünyada iyi zannettikleri veya kendilerine fayda sağlayacağını düşündükleri her türlü fiili kapsar. Ancak bu ameller, iman eksikliği nedeniyle Allah katında değersizleşir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'amel' kavramının Kur'an'da genellikle 'salih amel' bağlamında olumlu bir çağrışım taşıdığını, ancak bu ayetteki gibi olumsuz bağlamlarda, imandan yoksun yapılan işlerin boşuna olduğunu vurgulamak için kullanıldığını belirtir. Burada 'amel', görünüşte bir iş olsa da, özünde bir değer taşımayan eylemleri ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ceale' fiilinin 'bir şeyi bir şeye dönüştürmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fe-cealnâhu' ifadesi, Allah'ın inkarcıların amellerini, var olan bir şeyden yok hükmünde bir şeye çevirmesi, yani onları tamamen hükümsüz kılması anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ceale' fiilinin bazen 'yaratmak' bazen de 'bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın o amellerin mahiyetini değiştirerek, onları hiçbir faydası olmayan bir duruma getirmesi, yani onları geçersiz kılmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hebâ'' kelimesini 'güneş ışığında görünen, havada uçuşan toz zerrecikleri' olarak tanımlar. Bu zerrecikler, var gibi görünseler de elle tutulmaz, bir ağırlığı veya değeri yoktur. Ayetteki kullanımı, inkarcıların amellerinin de bu toz zerrecikleri gibi hiçbir kıymetinin olmadığını, boş ve anlamsız olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hebâ'' kelimesinin 'havada uçuşan toz' anlamına geldiğini belirtir. Bu, amellerin yok oluşunu ve dağılışını, hiçbir iz bırakmadan kayboluşunu mecazi olarak ifade eder. İnkarcıların amelleri, bu toz gibi dağılıp gidecek, hiçbir karşılık bulamayacaktır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mensûr' kelimesinin 'dağılmış, saçılmış' anlamına geldiğini ve 'hebâ'' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, o toz zerreciklerinin her yana yayıldığını ve bir araya getirilemez olduğunu pekiştirdiğini belirtir. Bu, amellerin tamamen yok oluşunu ve geri döndürülemez bir şekilde kayboluşunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nesr' kökünün 'bir şeyi dağıtmak, saçmak' anlamını taşıdığını ifade eder. 'Mensûr' ise dağılmış olan demektir. Ayetteki 'hebâen mensûrâ' ifadesi, inkarcıların amellerinin sadece değersiz olmakla kalmayıp, aynı zamanda tamamen dağılıp yok olduğunu, hiçbir şekilde toparlanamayacağını ve bir fayda sağlamayacağını anlatır.
Furkân Sûresi
“Vekadimnâ ilâ mâ amilû min amelin fece’alnâhu hebâen mensûrâ(n)” Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik. (25/23)
Âyetin ilk bölümü ef’al, ikinci bölümü zât mertebesindendir.
HEBA: Bir pencereden güneş ışığı vurduğu zaman içinde uçuştuğu görünen tozdur.
MENSÛR: Saçılmış demektir. Zaten dağınık demek olan heba (zerre) yı bir de bu şekilde nitelemek, onu bir daha saçılmış olarak tasvirdir ki, o zerre hiç görülmez bir hale gelir.[47]
Onların yaptıkları amel, ameli gayri salih yani hayali programı nefsinden tatbikatida nefsinden olduğundan dağılmış zerreciklere çevirdik…
Zerrecik : Atom dur…
Yani yapılan iş, amel yine aslı olan en küçük maddenin aslı olan birime çevrilmiştir. (Murat Derûni) Atom’un aslı ise;
Atom Kanada da yüksek “fizik kimya” eğitimi gören bir kardeşimizin oradan “atom” hakkında sorduğu soruların cevap-larından bir kısmını mevzuumuz ile ilgili olmasından dolayı buraya almayı uygun buldum.
Fakir fizik ilmini bilmem, fakat gerçek tevhid ilmi bunları genel hatlarıyla çözümlemektedir.
Sevgili Ozan:
Atom bölümüne geçmeden evvel âlemlerin oluşumu-na kısaca bir göz atmamız gerekecektir;
şöyle ki:
Â’ma - Zât’ul Baht Ahad - Ahadiyyet İlâh - Ulûhiyyet = Vahidiyyet → Zûlmet - karanlık Zât âlemi : → İlm-i ilâhi Rûh’u A’zâm
Â’yân-ı sâbite Râhman - Râhmaniyyet → Rûh’ul Kuds :
(Sıfat âlemi) : hayatın kaynağı, ilâhi ilmin belirlenmesi Rabb - Rûbubiyyet → Nûr’u ilâhi, (Esma âlemi) : aydınlanma lâtif varlıkların oluşumu Melik - Melikiyyet → Işık = gölge = zaman Mülk, şehadet âlemi, dünyalar Çoğalma = görünme Ortaya çıkma = zuhur Yukarıdaki şamada görüldüğü gibi, âlemler; “İlâhi Zât”ın,
1- 2 - Â’ma’dan → Ahadiyyete,
3 - oradan → Ulûhiyyet’e,
4 - oradan → Râhmaniyyet’e,
5 - oradan → Rûbubiyyet’e,
6 - oradan → Melikiyyet’e tenezzülüyle meydana gelmişlerdir.
İşte bu meydana geliş ile;
1 - zûlmetten → rûh’a,
2 - rûh’tan → Nûr’a,
3 - Nûrdan → ışık ve gölgeye,
4 - atomlar vasıtasıyla da → maddeye ulaşılmıştır.
Bu oluş zât-ı İlâhinin belirli seyr-i içerisinde “bâ-tın”dan zahire çıkmasıdır.
Maddeyi meydan getiren atomdan daha ilerisini, bu beşer idrakî içerisinde anlayıp, Nûr mertebesine ulaşmak çok zor olacaktır, çünkü o mertebeyi idrak edip anlayacak araçla-rımız yoktur. Ayrıca en büyük perde de kendi bireysel var-lığımızdır.
Bu dünyada iken madde ötesine ulaşmamız ancak “öl-meden evvel ölmek” ile veya rû’yada görmek sûretiyle mümkün olabilmektedir, bu da ayrı bir yaşam sistemidir.
Şimdi mevzuumuzla ilgili birkaç kelimenin lügat mâ-nâlarını vermeğe çalışalım.
Akıl : Saf bir cevherdir. Külliyet ve cüz’iyyet’i idrak eden, cisme bağlı saf bir cevherdir.
Nefs : Nefs-i natıka = Konuşan nefs = külliyyat ve cüz’iyyatı idarak eden, cisme tedbir ve tasarruf eyleyen saf bir cevherdir.
Cisim : Üç uzaklığı = yani eni, boyu, derinliği kabul eden bir cevherdir.
Cevher : Kendi nefsiyle kaim olan şeydir.
A’raz : Zahir olmak için bir vücûda muhtaç olan ve iki zamanda baki olmayan şeye derler.
Esir : (Arapça) Kâinatı dolduran ve bütün cisimlere nüfuz eden, fizikçilerce ışık, hararet ve elektrik gibi şeylere nakil vasıtası hizmeti gördüğü farzolunan, tartısız, elastiki ve akıcı hafif bir cisim. (Kelime rumcadan arapçaya geçmiştir.) (Atom’un eskilerce izahıdır.) Şimdi kısaca atomun kendisini ve arka planını incele-meğe çalışalım.
Nötron = Çekirdekte var olan = yüksüzdür Proton = Çekirdekte var olan = (+1) yüklüdür.
Elektron = Çekirdek etrafında döner = ( -1) yüklüdür.
Nötron = Çekirdekte yüksüz = (zûlmet – karanlık)
(ana varlık, soğuk) Proton = Çekirdekte (+1) yüklü = (Rûh)
(Nefes-i Râhmani) (Enerji hayat) (sulu kuru) Elektron = Çekirdeğin etrafında = (Nûr - aydınlık) Dönen (-1) yüklü (Sıcak zaman) Bu sistem içerisinde bâtında olan mânâlar uygun elbi-seler giyerek hayâli görüntüler halinde meydana gelmekte-dirler.
Fizikçiler feza dokusunun, karanlık, soğukluk ve za-mandan ibaret olduğunu söylemişlerdir.
Eğer sadece bunlardan ibaret olsaydı, ne feza ve ne de fezadaki hayat olurdu.[48]
أَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُّسْتَقَرًّا وَأَحْسَنُ مَقِيلًا {الفرقان/24}
“Ashâbu-lcenneti yevme-izin hayrun mustekarran veahsenu mekîlâ(n)”