Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî'ûne sebîlâ(n)
(Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar.
Ey Muhammed! sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar.
Bu ayet, müşriklerin Peygamber'e karşı getirdikleri mesellerin anlamsızlığını ve bu mesellerle hak yoldan nasıl saptıklarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Özellikle 'darabû', 'el-emsâl' ve 'dallû' kelimeleri, onların zihinsel çarpıklığını ve hakikati idrak edemeyişlerini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darabe' fiilinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'darabû lekum el-emsâl' ifadesi, 'sizin için misaller verdiler, ortaya koydular' anlamındadır. Yani, Peygamber'e karşı ileri sürdükleri benzetmeler ve iddialar için kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darb' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi bir şeye vurmak olduğunu, ancak mecazi olarak bir şeyi açıklamak, örnek vermek, bir durumu ortaya koymak gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, müşriklerin Peygamber'e isnat ettikleri vasıfları veya getirdikleri benzetmeleri 'ortaya koymaları' anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'darabe' fiilinin Kur'an'da 'bir şeyi bir şeye benzetmek, bir örnek vermek' anlamında sıkça kullanıldığını belirtir. Bu ayette, müşriklerin Peygamber'i insanüstü bir varlık olarak görmeyip, ona sıradan insanlara özgü vasıflar atfetmek suretiyle 'misaller getirmeleri' eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'emsâl' kelimesinin Kur'an'da hem hakiki hem de mecazi anlamda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'el-emsâl', müşriklerin Peygamber'e karşı ileri sürdükleri 'Bu ne biçim peygamber, yemek yiyor, çarşıda geziyor' gibi benzetmeler ve kıyaslamalardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'misâl' kelimesinin bir şeyin benzeri, eşi veya bir şeyi açıklamak için getirilen örnek olduğunu ifade eder. Ayetteki 'el-emsâl', müşriklerin Peygamber'i kendi anlayışlarına göre değerlendirerek, ona 'sıradan bir insan' gibi vasıflar atfetmeleri ve bu yönde kıyaslamalar yapmalarıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'emsâl' kelimesinin Kur'an'da bazen 'sıfatlar' veya 'vasıflar' anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Bu bağlamda, müşriklerin Peygamber'e isnat ettikleri 'yemek yiyen, çarşıda gezen' gibi vasıflar, onun peygamberliğini inkâr etme çabalarının bir parçasıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan ayrılmak, şaşırmak' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'fadallû', müşriklerin Peygamber'e karşı getirdikleri mesellerle hakikatten uzaklaşmaları ve doğru yolu bulamamaları durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesinin 'doğru yoldan sapmak, kaybolmak' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'fadallû', müşriklerin Peygamber'in getirdiği mesaja karşı körleşmeleri, akıllarını kullanmayarak hakikatten uzaklaşmaları ve böylece manevi olarak kaybolmalarıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle 'hidayetin zıttı' olarak kullanıldığını ve 'doğru yolu kaybetme, şaşırma' anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayette, müşriklerin Peygamber'e karşı getirdikleri mesellerin onları hakikatten uzaklaştırdığını ve doğru yolu bulmalarını engellediğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sebîl' kelimesinin Kur'an'da hem maddi yol hem de manevi yol anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'sebîlâ', müşriklerin Peygamber'e karşı getirdikleri meseller yüzünden hakikate ulaşacakları 'doğru yolu' bulamamalarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebîl' kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve hem duyusal hem de akli ve manevi yollar için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'sebîlâ', müşriklerin sapkınlıkları nedeniyle Allah'ın gösterdiği 'hidayet yolunu' bulamayacaklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sebîl'in bazen 'delil, hüccet' anlamında da kullanılabileceğini belirtir. Bu bağlamda, müşriklerin getirdikleri mesellerle hakikate dair hiçbir 'delil' veya 'yol' bulamayacakları, yani iddialarının temelsiz olduğu anlamına gelir.
Furkân Sûresi
(Ey Muhammed!) Senin hakkında bak nasıl da temsiller getirdiler de (haktan) saptılar. Artık onlar doğru yolu bulamazlar. (25/9)
Kişi kendi varlığında hakk’ı inkar yolunu seçtiyse, Hakikat-i Muhammedi ve mertebeleri hakkında hayali ve vehimi temsiller getirir ve dalalete düşer.
Hakikat-i Muhammed-î de bütün âleme rahmet olduğundan esmâ-i İlâhiyye’ye de rahmet vardır. Bütün esmâ-i İlâhiyye zuhurda ve faaldir. İşte bu yüzden, Mertebe-i Muhammed-î de, “mudil” (dâllîn) in kaldırılması değil, (veleddâllîn) gazaba oğramış (dâllîn) den eyleme denmiştir. Yâni “dâllîn” den uzaklaşılması istenmiştir.
Hakikat-i Muhammed-î seyrinde “mudil”i yok etmek değil ancak ona uymamak vardır.[33]
"Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer." dediler. Haber verildiği üzere, Kureyş kabilesinden Rebia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Sufyân b. Harb, Nadr b. Haris, Ebu'l-Buhturî, Esved b. Muttalib, Zem'a b. Esved, Velîd b. Muğire, Ebu Cehil b. Hişâm, Abdullah b. Ebu Ümeyye, Ümeyye b. Half, As b. Vail, Nebih b. Haccac ile Münebbih b. Haccac toplanmışlar ve birbirlerine "Muhammed'e bir haber salın, kendisiyle bir konuşun, karşılıklı konuşarak tartışın ki, mazur olasınız (günah sizden gitsin) demişler ve bunun üzerine "Kavmin senin için toplandılar, seninle konuşmak istiyorlar" diye haber göndermişlerdi. Peygamber (s.a.v) geldi. "Ya Muhammed, biz senin hakkında mazur olalım (günah bizden gitsin) diye sana haber gönderdik. Şimdi bak! Sen eğer bu sözle mal istiyorsan, sana mallarımızdan mal toplarız ve eğer şeref istiyorsan seni Efendi tanırız, büyükleriz ve eğer mülk istiyorsan seni başımıza melik (kral) yaparız" dediler. Resulullah (s.a.v) buyurdu ki "Bende dediklerinizden hiçbiri yok. Ben size getirdiğimi ne mallarınızı almak için, ne içinizde şeref için, ne de üzerinizde melik olmak için getirmedim. Fakat yüce Allah beni size bir elçi olarak gönderdi ve bana bir kitap indirdi ve size bir müjdeci ve korkutucu olmamı emretti, ben de size, rabbımın elçiliğini bildirip iyilikle öğüt verdim. Eğer siz getirdiğimi alırsanız o sizin dünya ve ahirette payınızdır ve eğer onu kabul etmeyip bana geri verirseniz, yüce Allah, benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar ben, yüce Allah'ın emrine sabrederim". Bunun üzerine "Ya Muhammed! dediler, Eğer vermek istediklerimizden hiçbir şey kabul etmeyeceksen o halde, kendin için Rabbinden iste: Yanında seni doğrulayacak ve senden bizi uzaklaştıracak bir melek göndersin. Hem iste de sana bağlar, bostanlar ve altından, gümüşten köşkler yapsın da seni çalışmadan kurtarsın; çünkü sen de bizim gibi çarşılarda dolaşıyor, geçimlik arıyorsun. Eğer sandığın gibi elçi isen o zaman üstünlüğünü ve Rabbinin yanındaki yerini anlarız" Buna karşı Resulullah "Hayır, ben size bunun için gönderilmedim. Yüce Allah beni bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdi" dedi. İşte bu âyetler bu sebeple indirildi. de "mâ" soru, "lam" cer harfi olduğundan, kural şeklinde bitişik yazılması idiyse de imam Osman b. Affan'a ait mushaf hattında şeklinde "lâm " ayrı yazılmış ve dolayısıyla burada böyle yazılması muteber bir sünnet olmuştur.[34]