İllâ men zaleme śümme beddele husnen ba'de sû-in fe-innî ġafûrun rahîm(un)
"Ancak kim zulmeder de sonra (yaptığı) kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim."
"Ancak, kim haksızlık yapar, sonra yaptığı kötülüğü iyiliğe çevirirse, bilsin ki ben (ona karşı da) çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim."
Bu ayet, tövbe ve Allah'ın bağışlayıcılığı temasını işlerken, 'zulüm', 'beddel' (değiştirmek), 'husn' (iyilik), 'su'' (kötülük), 'ğafur' (bağışlayıcı) ve 'rahim' (merhametli) gibi temel kavramlar aracılığıyla insanın günah işleme ve ardından pişman olup iyiliğe yönelme potansiyelini ve Allah'ın bu duruma olan karşılığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulm' kelimesini bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'men zaleme' ifadesi, Allah'ın koyduğu sınırları aşarak günah işleyen, kendine veya başkasına haksızlık eden kişiyi anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'zulm' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'a karşı işlenen günahlar ve O'nun emirlerine muhalefet etme anlamındadır, yani kişinin kendi nefsine zulmetmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'beddele' fiilinin bir şeyin yerine başka bir şeyi ikame etmek, değiştirmek anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'beddele husnen ba'de sûin' ifadesi, kişinin işlediği günahları terk edip salih amellere yönelmesini, kötü gidişatını iyiye dönüştürmesini anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bedel' kökünün bir şeyin yerine geçmek, bir şeyi diğerinin yerine koymak manasına geldiğini açıklar. Bu ayetteki 'beddele' fiili, günahkâr bir durumdan tövbe ederek iyilik ve salaha geçişi, yani manevi bir dönüşümü ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'husn' kelimesini her türlü güzellik ve iyilik olarak tanımlar. Ayetteki 'husnen' kelimesi, kişinin kötü halini değiştirdikten sonra ortaya koyduğu güzel davranışları, salih amelleri ve Allah katında makbul olan iyilikleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'husn' kelimesinin hem maddi hem de manevi güzellikleri kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'husnen', kişinin günahlarından dönerek kazandığı manevi güzelliği, yani tövbe ve salih amellerle elde ettiği iyi hali vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sû'' kelimesini her türlü çirkinlik, kötülük ve zarar olarak açıklar. Ayetteki 'sû'' ifadesi, kişinin işlediği günahları, kötü fiilleri ve Allah'ın hoşnut olmadığı halleri temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sû'' kavramının Kur'an'da genellikle ahlaki ve dini açıdan olumsuz, kötü ve günahkâr eylemleri ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'sû'' kelimesi, kişinin tövbe etmeden önceki günahkâr durumunu ve kötü amellerini işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğafr' kelimesinin bir şeyi örtmek, gizlemek ve korumak anlamına geldiğini, 'Ğafûr' isminin ise Allah'ın kullarının günahlarını örten ve onları cezalandırmayan sıfatı olduğunu belirtir. Ayetteki 'Ğafûr' ifadesi, kötü halini iyiliğe çeviren kişiye Allah'ın günahlarını bağışlayacağını ve örteceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'Ğafûr' isminin mübalağa sigası olduğunu ve Allah'ın çokça bağışlayıcı olduğunu ifade ettiğini açıklar. Bu ayetteki kullanımı, tövbe eden ve halini düzelten kişiye Allah'ın sınırsız affını ve merhametini vaat ettiğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' kelimesinin kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan iyilik yapma isteği olduğunu belirtir. 'Rahîm' isminin ise Allah'ın kullarına sürekli ve özel olarak merhamet eden sıfatı olduğunu açıklar. Ayetteki 'Rahîm' ifadesi, Allah'ın tövbe eden kuluna olan şefkatini ve ona lütufta bulunacağını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Rahîm' isminin Allah'ın ahirette müminlere özel olarak tecelli edecek olan merhametini ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'Rahîm' kelimesi, günahlarından dönen ve iyiliğe yönelen kişiye Allah'ın hem dünyada hem de ahiretteki özel merhametini vaat ettiğini vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(27/11) “ Ancak -diğer insânlardan olup da- zulmeden korkmalıdır, -fakat- sonra kötülüğün arkasından -zulmü- güzelliğe çeviren -kimseler- başka -onlar da korkudan kurtulabilirler- artık şüphe yok ki, ben mağfiret, rahmet ediciyim.” İllâ –şunlar korksun ki “Men zaleme”-Kim ki zulm etti, “Sümme beddele” –sonra değiştirdi. “Hüsnen ba’de süin” –güzellikle kötülüğü değiştirdi. “Fe inni gafurur rahîm”-İşte onlar korksunlar gene Gafurur rahîm diyor. Sen benim yanımdasın zâtımın koruması altındasın. Zât-î tecellidesin. Hâlik tecellisindesin Mahlûk tecellisinden niçin korkasın ki diyor. Ama Mûsâ’nın korkması basit mânâ da değil, eski hâline dönme, kork-ması. Onun için uzaklaştı. İllâ korkanlar şunlardır ki istisna ederek, “Men zaleme” –nefsine zulmetti. Hani Âdem Baba mızın bir duası vardı, Rabbenâ zalemnâ –Biz
nefsimize zulm ettik. Enfüsenâ. Kim ki nefsine zulm etti. Nefsine zulm etmek nasıl oldu. Kendindeki hakikati zuhura çıkaramayıp, esmâ-i İlâhiyyenin kendi batınında ve hapsinde kalması, nefsine zulm etmek olmakta. Onları ortaya çıkarıp da faaliyete geçiremediğimiz sürece, onlar mazlûm, biz zâlim. Esmâ-i İlâhiyye bizden Hakk talep edecektir.
Üzerimizde bulunan 99 Esmâül Hüsnâ evvelâ bizden davacı olacak. Sağdaki, soldaki insân değil, davacıları bir tarafa bırakalım, onlar yetecek zâten bize. İşte bu nefsimize zulm etmek. Yani rubûbiyyet mertebesi itibari ile kendi varlığımızda mevcut olan Esmâül Hüsna’yı hakkıyla faaliyete geçiremediğimiz için Rahmân’ını, rahîm’ini, alîm’ini, fettah v.s. sıfatı ilâhiyye yi (hayat, ilim, irâde, kudret, kelam semi, basar,) ortaya çıkarama-dığımız için onlar bizden davacı olmakta. Bana hayat hakkı niye tanımadın? Beni niye ortaya çıkaramadın? Ben sende mevcuttum. Bu hakkı senden istiyordum. Sen benim zuhur mahallimdin. C. Hakk seni böyle var etti. Seni, beni zuhur ettiresin diye var etti, dediklerinde bakalım nasıl cevap vereceğiz.
“Sümme beddele hüsnen” Esmâ-ül Hüsnâ’yı değiştirdi, oranlarını değiştirdi. Şeklini değiştirdi. Yapılarını görevlerini değiştirdi. Yani adl, ismini kullanacağı yerde mudil ismini kullandı. Hâdî ismini kullanacağı yerde mekr yaptı, mudil ismini kullandı. Tebdil etti, değiştirmesi bu. Rahmân ismini kullanacağı yerde Cabbar ismini kullandı. Nefsinin istikametinde kullandı. İşte onlar müstesna, iyilikleri değiştirdi. İyilikleri dediği Esmâül Hüsnâ’nın zıt isimlerini, karşılıklı zıt isimlerinin yerlerini değiştirdi. Rahmet etmesi gereken yerde Cabbarlık yaptı. Cabbarlık gereken yere rahmet etti kendi istikametinde. Muhakkak ki ben gafurur rahimim. Ama gene de kimse ümitsiz olmasın. Gaffar: örtücü. Allah gafurur rahîm diyerek, sen
günahları işle de Allah gafurur rahîm dir, tamam sen öyle de, gene de, diyor. O bilir nerede gaffar olacak. Nerede örtecek. Nerede rahim olacak, merhamet edecek. Onları biliyor, diyor. Gafurur rahimin çok izahları vardır ama bu mertebe icabı bu kadarı itibariyle yetmiş olsun.
Devam edelim.