Kâle-lleżî ‘indehu ‘ilmun mine-lkitâbi enâ âtîke bihi kable en yertedde ileyke tarfuk(e)(s) felemmâ raâhu mustekirran ‘indehu kâle hâżâ min fadli rabbî liyebluvenî eeşkuru em ekfur(u)(s) vemen şekera fe-innemâ yeşkuru linefsih(i)(s) vemen kefera fe-inne rabbî ġaniyyun kerîm(un)
Kitaptan bilgisi olan biri, "Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm" dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş halde görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir."
Kitaptan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Süleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir."
Neml Suresi 40. ayet, Hz. Süleyman'ın mucizevi bir olaya şahit olması ve buna karşı gösterdiği tepkiyi dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'ilim', 'şükür' ve 'küfür' gibi temel kavramlar üzerinden insanın ilahi lütuf karşısındaki duruşunu ve sorumluluğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ilm' kelimesini bir şeyi hakikatiyle idrak etmek olarak tanımlar. Ayetteki 'ilmün mine'l-Kitâb' ifadesi, bu bilginin sıradan bir bilgi olmayıp, ilahi bir kaynaktan, yani kitaptan (Levh-i Mahfuz veya ilahi kitaplar) gelen özel bir bilgi olduğunu gösterir ki bu da tahtı getirme mucizesini mümkün kılmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'ilm' kavramının sadece teorik bilgiyi değil, aynı zamanda pratik bir gücü ve hikmeti de içerdiğini belirtir. Ayetteki 'ilmün mine'l-Kitâb' sahibi kişinin tahtı getirme eylemi, bu bilginin sadece teorik olmadığını, aynı zamanda olağanüstü bir gücü de beraberinde getirdiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'i bir şeyin hakikatini kavramak ve onu olduğu gibi bilmek olarak açıklar. Ayetteki bağlamda bu, Kitap'tan gelen öyle bir bilgidir ki, göz açıp kapayıncaya kadar bir tahtı getirebilecek kudrete ve sırra vakıf olmayı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'irtidâd' kelimesini bir şeyin geri dönmesi, eski haline gelmesi olarak açıklar. Ayetteki 'yertedde ileyke tarfuk' ifadesi, gözün bir şeye bakıp tekrar göz kapağının kapanması veya bakışın geri dönmesi gibi çok kısa bir zaman dilimini, yani anlık bir süreyi mecazi olarak anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu ifadeyi 'gözünü açıp kapamadan' şeklinde mecazi bir anlatım olarak yorumlar. Bu, olayın gerçekleşme hızını ve mucizevi boyutunu vurgulamak için kullanılan bir benzetmedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'irtidâd'ın bir şeyin başlangıç noktasına geri dönmesi anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yertedde ileyke tarfuk' ifadesi, bakışın bir noktaya gidip tekrar sahibine dönmesi, yani gözün bir anlık hareketini ifade ederek, tahtın getirilme hızının olağanüstülüğünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'fadl' kelimesini bir şeyin fazlalığı, artıklığı ve karşılıksız olarak verilen iyilik olarak tanımlar. Ayetteki 'hâzâ min fadli Rabbî' ifadesi, Süleyman'ın şahit olduğu mucizenin kendi çabasıyla değil, tamamen Allah'ın lütfu ve ihsanı sayesinde gerçekleştiğini belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'fadl'ı bir şeyin fazlası, üstünlüğü ve karşılıksız bağış olarak açıklar. Süleyman'ın bu olayı 'Rabbimin lütfundandır' diye nitelendirmesi, olayın büyüklüğünü ve ilahi kaynağını kabul ettiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'fadl'ın Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına yönelik cömertliğini ve ihsanını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Süleyman'ın bu mucizevi olayı Allah'ın kendisine bahşettiği özel bir lütuf olarak görmesi, onun şükür ve teslimiyetini yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'belâ' kelimesinin hem hayırla hem de şerle imtihan etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'liyeblüvenî' ifadesi, Süleyman'ın bu büyük nimete karşı şükür mü edeceğini yoksa nankörlük mü edeceğini görmek için Allah tarafından sınandığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'belâ'nın bir şeyi denemek, tecrübe etmek anlamında kullanıldığını ve genellikle zorluklarla imtihanı ifade ettiğini belirtir. Ancak burada, büyük bir lütuf karşısında insanın tepkisini ölçmek için yapılan bir imtihan söz konusudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'belâ' kavramının Allah'ın insanı sınamasını ifade ettiğini ve bu sınamanın amacının insanın gerçek karakterini ortaya çıkarmak olduğunu vurgular. Süleyman'ın bu mucizevi olay karşısındaki tepkisi, onun Allah'a olan bağlılığının bir göstergesi olarak değerlendirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şükür'ü nimet verenin nimetini bilmek ve onu övmek olarak tanımlar. Ayetteki 'e-eşkur' ifadesi, Süleyman'ın kendisine verilen bu büyük nimete karşı minnettarlık gösterip göstermeyeceği konusundaki iç muhasebesini yansıtır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şükür'ün dil ile övgü, kalp ile tasdik ve azalarla amel etmek suretiyle nimete karşılık vermek olduğunu belirtir. Süleyman'ın bu sözü, şükrün sadece dil ile değil, aynı zamanda kalben ve fiilen de olması gerektiğini ima eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'şükür'ün sadece bir teşekkür ifadesi olmadığını, aynı zamanda nimetin kaynağını tanımak ve o nimeti Allah'ın rızasına uygun şekilde kullanmak anlamına geldiğini vurgular. Süleyman'ın 'şükür mü edeceğim' sorusu, bu derin anlamı taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'küfür' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örtmek olduğunu ve bu bağlamda nimetleri örtmek, yani nankörlük etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'em ekfur' ifadesi, Süleyman'ın bu büyük nimeti inkâr edip etmeyeceği konusundaki endişesini dile getirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'küfür'ün burada 'nimetleri inkâr etmek' anlamında kullanıldığını açıklar. Süleyman'ın bu sorusu, nimetin büyüklüğü karşısında insanın nankörlük etme potansiyeline dikkat çeker.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfür'ün Kur'an'da sadece Allah'ı inkâr etmek değil, aynı zamanda Allah'ın nimetlerini inkâr etmek ve onlara karşı nankörlük etmek anlamında da kullanıldığını belirtir. Süleyman'ın bu ikilemi, insanın ilahi lütuf karşısındaki ahlaki sorumluluğunu vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(27/40) “Yanında kitaptan bir ilm bulunan zat da dedi ki: Ben onu daha gözünü açıp kapamadan getiririm. Ne zamanki -Hz. Süleyman-onu -tahtı- yanında yerleşmiş olarak gördü, dedi ki: Bu Rabbimin lütufundandır, tâki beni imtihan etsin ki, şükür mü ederim yoksa nimete karşı nankörlük mü ederim ve her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Ve kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabbimin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” Kâlellezî indehü ilmün: Yanında ilim olan bir kimse. Yukarıda cinlerden bir ifrit denmişti. Burada yanında ilim olan bir kimse deniyor.
minel kitabi ene âtike bihi kalbe: Hangi ilim, kitaptan
yanında ilim olan bir kimse dedi ki, ben onu sana getirim Daha evvel. Gözünü açıp kapayıncaya kadar. İfrit çok hızlı ama, sen yerinden makamından kalkıp bir adım atıncaya kadar zaman içerisinde getiririm dedi. Ama bu zatta gözünü açıp kapama kadar kısa bir zaman içinde getiririm dedi. Bakın şu sür’ate. O gün yemende san’a denilen yer, Habeşistanda olduğunu da söylüyorlar, kitaplar Yemen diyor. Kendisi Kudüste bakın Oradan oraya az mesafe değil. O günün vasıtasıyla at gidişiyle belki 2 aylık mesafe. Göz açıp kapaması bu nasıl sür’attir. Bazıları tefsirlerde o günlere göre yorum yapıyorlar. Allah yerleri katladı, kapakladı, Bazıları toprak altından yürüttü de getirdi diyorlar. Çünkü maddenin parçalanması, çözümlenmesi daha bu tefsirler yapılırken bilinmediği için, maddeyi gurup, kütle olarak geldiğini zannediyorlar.
Kütle olarak gelmesi mümkün değil. Çünkü o sür’ate dayanamaz yanar. Demek ki bu geliş kütle halinde gelen bir geliş değil. Şu anda insânlık daha henüz bunu bilemiyor. Değişik bir sistemde getirilen geliş. Tahmin ediyor. Atomlara ayrıştırılması, atomları ayrıştırıyor ama toplayamıyor sonrada. Neden toplayamıyor? Çünkü içindeki madde ruhu çıkıyor. Bir daha o ruhu toplayıp ta o ruhun yapışkanlığında yani birlikteliğinde o dağılan atomları toplayamıyor bir daha. Dağıtıyor ama toplayamıyor. Onun rûh-u oradan ayrılıyor. Maddi rûh yani. O arşı, o tahtı, neyse yani şu maddeyi birleştiren bir madde rûh-u var. O rûh bunda dağıldıktan sonra yapma imkânı olmuyor şimdilik. Ama bir gün onu da bulacaklar. Ayrıldıkları zaman onun mevcut ruhu, yani toplayıcı esas ona sûret süliet veren rûh-u belki muhafaza edecekler. Sonra o rûh-u ona iade edecekler. Maddi parçalarını, O rûh onları anında toplayıverecek. Çünkü ne varsa bu âlemde hepsinin bir rûh-u var. Bir eşya bütün duruyorsa rûh-u var. Enerji rûh zaten. Rûh’tan başka bir şey değil ki,
Yalnız diyor, burada kendisine kitaptan ilim verilen bir kimse deniyor. Yani bu rahmân-i yönden ilimle bu işin olacağını söylüyor. Öteki ifrit. Cinlerde ilimle ama başka türlü yapıyorlar.
Felemmâ: Vaktaki.
Reâhü: sana göz açıp kapayıncaya kadar getiririm diyen kimse tahtı getirdi. Süleymân (a.s.) da o vakitte onun tahtının geldiğini gördü. Rüyet etti.
müstekarran indehü: İstikrarlı geldiğini yani bozulma-dan geldi, kâle: dedi.
Bu benim rabbımın fazli keremindendir. Lütfu ihsânıdır. dedi. Başımıza ne türlü bir hadise gelirse gelsin, ister nefsimize uygun gelsin, isterse tabiatımıza uygun gelmesin, her halükârda bu Âyet-i söylemek bizler için çok büyük lütuf olacaktır. heze min fadli Rabbî diyor. Başımız ağrısa daha fazlası ağrıyabilir diye şükür babında ya rabbi, heze min fadli Rabbî bu Âyet-i okuyabiliriz.
liyeblüvenî e eşküru em ekfüru: Rabbim böylece de denemiş oluyordu bu oluşuma karşı şükür mü edeceğim, inkar mı edeceğim , ve men şekera: kim ki şükür ederse , fe innemâ yeşküru li nefsihî: Kim ki şükür ederse kendi nefsine şükür etmiş olur.
ve men kefera fe inne Rabbî ganiyyün kerîm: Kim ki inkar edrse Allah bunların hepsinden gani, kerem sahibidir diye kendi düşüncesini söylüyor. Bunun üzerine Süleymân (a.s.) bir tedbir olsun diye dedi ki;