Velâ tahzen ‘aleyhim velâ tekun fî daykin mimmâ yemkurûn(e)
Onlardan yana üzülme. Kurdukları tuzaklardan ötürü de sıkıntıya düşme.
(Habibim!) Onlara karşı mahzun olma, kurmakta oldukları tuzaklardan ötürü de sıkıntı duyma!
Neml Suresi'nin 70. ayeti, Hz. Peygamber'e hitaben, inkarcıların tutumları karşısında duyacağı üzüntü ve sıkıntıyı gidermeyi amaçlayan bir teselli mesajı içermektedir. Ayet, 'üzülme' ve 'sıkılma' fiilleriyle, onların hilelerine karşı kalben rahat olmasını öğütlemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'huzn' (حزن) kelimesini, 'nefsin bir musibet veya felaket sebebiyle duyduğu keder' olarak tanımlar. Ayetteki 'lâ tahzen' ifadesi, Hz. Peygamber'in inkarcıların durumundan dolayı hissettiği veya hissedebileceği bu kederden uzak durması gerektiğini vurgular, yani onların inkarları ve düşmanlıkları yüzünden üzülmemesini öğütler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'huzn' kelimesini 'kalbin daralması ve sıkılması' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in, inkarcıların kendisini yalanlamaları ve ona karşı düşmanca tavırları nedeniyle kalbinin daralmaması, bu durumdan dolayı üzüntüye kapılmaması gerektiği anlamını taşır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'huzn' kavramının genellikle bir şeyin kaybı veya gelecekteki olumsuz bir beklentiyle ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayette 'lâ tahzen' emri, Hz. Peygamber'in, inkarcıların iman etmemeleri veya ona zarar verme çabaları gibi olumsuz durumlar karşısında ruhsal bir çöküntüye girmemesini, bu tür kayıplar veya tehditler yüzünden kederlenmemesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dîk' (ضيق) kelimesini hem mekansal darlık hem de 'göğsün darlığı' yani ruhsal sıkıntı ve bunalım anlamında kullanır. Ayetteki 'fî dîk' ifadesi, Hz. Peygamber'in inkarcıların hileleri ve düşmanlıkları karşısında kalben daralmaması, ruhsal bir sıkıntıya düşmemesi gerektiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'dîk' kelimesinin mecazi anlamda 'sıkıntı ve zorluk' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ tekun fî dîk' ifadesi, inkarcıların tuzakları ve düşmanca planları nedeniyle Hz. Peygamber'in kalbinin daralmaması, bu durumdan dolayı bir zorluk ve sıkıntı hissetmemesi gerektiğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'dîk' kelimesini 'genişliğin zıttı' olarak tanımlar ve hem maddi hem de manevi darlığı kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımıyla, inkarcıların 'mekr'leri (hileleri) karşısında Hz. Peygamber'in ruhsal olarak daralmaması, bunalmaması ve kalbinin genişliğini koruması gerektiği anlamını taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mekr' (مكر) kelimesini 'birini fark ettirmeden bir şeye sevk etmek' olarak tanımlar ve bunun bazen övgüye değer (Allah'ın mekri gibi), bazen de yergiye değer (insanların mekri gibi) olabileceğini belirtir. Ayetteki 'yemkurûn' ifadesi, inkarcıların Hz. Peygamber'e ve İslam'a karşı gizlice kurdukları kötü niyetli planları, hileleri ve tuzakları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mekr' kelimesini 'hile ve aldatma' olarak açıklar. Ayetteki 'mimmâ yemkurûn' ifadesi, inkarcıların Hz. Peygamber'e karşı başvurdukları aldatıcı yöntemler, gizli planlar ve tuzaklar anlamına gelir. Bu, onların düşmanca ve haince eylemlerini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mekr' kelimesinin 'birine zarar vermek amacıyla gizlice plan yapmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'yemkurûn' fiili, inkarcıların Hz. Peygamber'e ve tebliğine karşı gizlice düzenledikleri, ona zarar vermeyi hedefleyen sinsi planları ve hileleri ifade eder. Bu, onların düşmanca niyetlerinin bir göstergesidir.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(27/70) “Ve onlara karşı mahzun olma ve onların hiylelerinden dolayı bir sıkıntıya düşme.) Burada çok büyük destek var. Ey habibim sakın ha mahzun olma. Yani sana böyle şeyler söylüyorlar. Kûr’ân-ı Kerîm hakkında eski satırlardır, eski kitaplarda yazan şeylerdir diye dediklerinde, sen sakın ha mahzun olma. Onların sözleri üzerine. Böyle söylüyorlar diye, sen sıkıntıya girme. Bu hilerinden dolayı sıkıntıda olma ve de mahzun olma. Çünkü efendimizin hali neydi? Ve mâ erselnâke. Biz seni göndermedik.
İllâ şâhiden, mübeşşiran ve neziran. Hangi Sûre’de? fetih sûresi’nde. İşte Hz. Rasûlüllah’ın 3 büyük özelliği vasfı bu. Bunun dışında vasfı yok. Birçok vasfı var ama bunlar ana vasıf diğerleri onun şubeleri. Biz seni göndermedik ne demek? Ehli dil Arapça cümle kuruluşunun özelliği olarak bunu söyler diye belirtirler. Yani, evvela nehy eder. Biz bu işi yapmadık. Sonra gönderdik ama şunun için gönderdik. Arap lisânının cümle kurgusunun bir özelliği dir bu derler. Evvelâ nehyeder sonra tastik eder. Ama ilâh-î Rabb’canın kurgusu öyle değil. Ve mâ erselnâke Ke: sen, ke, demekle
onun varlığı ispat edilmiş oluyor. Ke demekle bir sefer onun varlığını ispat etmekte. Göndersen-de gönderme-sende o var bir kere Ama gönderdik ama göndermedik.
Bu radyo var ama biz bunu kullandık veya kullanmadık o başka mesela varlığı evvela tesbit edilmiş oluyor.
Biz seni göndermedik. Hangi âlemde ? Zât âleminde Ve mâ erselnâke. Daha henüz göndermedik yani. neden?
Çünkü ahadiyet mertebesinde, zât mertebesinde daha henüz bu yaygın program ortaya çıkmadığından dolayı Allahın zâtı mutlakın kendi varlığında bu program tesbit edildiğinden. Sen varsın, program var ama daha henüz göndermedik. İrsal etmedik daha. Yani bu hakikati daha henüz dışarıya çıkarmadık manasında. Ve mâ erselnâke Zat mertebesinde; Ey habibim seni daha henüz sûrete dönüştürmedik, göndemedik. Nereye ? Yani bu âleme Mescidil Aksaya, göndermedik yani bu âleme Gönderdik ama görevli olarak sonradan programı tatbik etmek için seni gönderdik, Şahit olarak, şâhiden, gönderdik. Mübeşşiran müjdeleyici olarak gönderdik. Neziran ikaz edici olarak gönderdik.
Hz. Rasûlüllahın 3 vasfı Sonsuz merhametinden dolayı mahzun oluyordu ve sıkıntıya giriyordu ama o 3 vasfı üzerinde olduğundan Sen bunlarla gönlünü sıkma Sen onların imân etmelerinden ve etmemelerinden sen sorumlu değilsin. O bizim işimiz diyor C. Hakk. Sen sadece tebliğini et. Şahit ol, şu etti bu etmedi diye, gördüklerin, bildiklerin üzerine. Onun şehadeti sadece ümmetler bazında değil. Peygamberlere dahi şahit olacak efendimiz. Yapmış olduğu görevinde isabetli mi, isabetsiz mi diye. Şahitliği bir yönde değil. Her yönde o şahit olacak. Kûr’ân-ı Kerîmde bu şehadet kelimesi geçiyor. Şehadet müşahedeli yaşamak demek. Nasıl kendimizi görüyoruz. Kendi varlığımızın şâhidi oluyoruz. C. Hakk dese ki, ey kulum, habibim ben seni
halk ettim Biz desek ki ya Rabbi halk etmedin, sen beni desek. Bu söz geçerli olmaz. Çünkü biz şahit olduk. Varlığımızı, gördük, duyduk, hissettik, yaşadık. işte, Me-selâ bizlerinde başlarına Namaz kılmıyor, şunu yapmıyor, bunu yapmıyor. Anamız, babamız çocuğumuz böyle, şöyle yapıyor dersek bizim bunlara üzülmememiz gerektiğini C. Hakk bize söylüyor. bu Âyeti Kerîme söylüyor. Yapabiliyorsak sevdiklerimize tebliğ et, kalanını bana bırak onların bu hallerine mahzun olma, bunu her birerlerimize söylüyor bunu Kim ki bizi üzüyor Meselâ biz şöyle yapsın istiyoruz. O da yapmıyor. Biz mahzun oluyoruz. O üzülme diyor. Ne kadar güzel moral veriyor. Bizim onların üzerine baskı yapmamamız gerektiğini söylüyor. Ama rahmetimizden işte C. Hakk’ın nezir yoluyla onlara canlarını sıkmadan bir şeyler söyleyebiliriz. Nazik olarak.
Ve gönlün de sıkıntıya girmesin bu yüzden, eğer biz çok mahzun olup, sıkıntıya düşüyorsak bu Âyetin zıddını işliyoruz demektir.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ
(Ve yekulüne metâ hezelva’dü in küntüm sâdıkîne)