Veterâ-lcibâle tahsebuhâ câmideten vehiye temurru merra-ssehâb(i)(c) sun'a(A)llâhi-lleżî etkane kulle şey-/(in)(c) innehu ḣabîrun bimâ tef'alûn(e)
Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Sen dağları görürsün de, yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.
Neml Suresi'nin 88. ayeti, dağların hareketliliği ve Allah'ın yaratmadaki mükemmelliği üzerine odaklanmaktadır. Ayet, gözle görünenin ötesindeki hakikati ve Allah'ın her şeyi kusursuzca yaratan ve her şeyden haberdar olan sıfatlarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cebel' kelimesini yeryüzündeki büyük ve yüksek kütleler olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, dağların görünüşte sabit duruşuna rağmen aslında hareket halinde olduğuna işaret ederek, Allah'ın kudretini ve yaratılışındaki inceliği vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'cebel' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının genellikle sağlamlık ve sabitlik anlamı taşıdığını belirtir. Ancak bu ayette, dağların 'donmuş gibi' görünmesine rağmen 'bulutlar gibi geçmesi' ifadesiyle, bu sabitlik algısının mecazi bir yanılgı olduğuna dikkat çekilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'câmid' kelimesini 'hareketsiz, donmuş, yerinde duran' olarak açıklar. Ayetteki 'tahsebuhâ câmideten' ifadesi, dağların gözlemciye sabit görünmesini, ancak bu görünüşün yanıltıcı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cemd' kökünün 'donmak, katılaşmak, hareket etmemek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'câmideten' kelimesi, dağların dışarıdan algılanan hareketsizliğini, ancak bu algının kozmik hareketlilik karşısındaki sınırlılığını ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mürûr' kelimesinin 'geçmek, akıp gitmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'temurru merras-sehâb' ifadesi, dağların görünüşteki sabitliğine rağmen, Allah'ın kudretiyle bulutlar gibi sürekli bir hareket içinde olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mürûr' kelimesinin bir yerden başka bir yere geçişi ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, dağların yeryüzü hareketleri veya kıyamet anındaki hareketliliği gibi farklı yorumlara açık olmakla birlikte, genel olarak sürekli bir geçiş ve hareket halinde olduklarını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sun'' kelimesinin 'bir şeyi güzel ve sağlam bir şekilde yapmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sun'allâhi' ifadesi, dağların hareketindeki bu şaşırtıcı gerçeğin, Allah'ın her şeyi kusursuz ve hikmetle yaratan sanatının bir eseri olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'sun'' kelimesinin 'itkan ve ihsan ile yapılan iş' olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, dağların hareketindeki bu ilahi düzenin, Allah'ın yaratmadaki mükemmelliğini ve her şeyi en sağlam şekilde yapma kudretini gösterdiğini belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'itkan' kelimesinin 'bir şeyi sağlam, kusursuz ve eksiksiz yapmak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ellezî etkane kulle şey'in' ifadesi, Allah'ın yaratılışındaki mükemmelliği ve her şeyi en sağlam temeller üzerine kurduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'itkan' kavramının Allah'ın yaratılışındaki düzeni, sağlamlığı ve kusursuzluğu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, dağların hareketindeki ilahi düzenin, Allah'ın her şeyi en mükemmel şekilde yaratan sıfatının bir göstergesi olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'habîr' kelimesini 'bir şeyin iç yüzünü, gizli yönlerini bilen, her şeyden haberdar olan' olarak tanımlar. Ayetteki 'İnnehû habîrun bimâ tef'alûn' ifadesi, Allah'ın sadece yaratılışın mükemmelliğini bilmekle kalmayıp, aynı zamanda kullarının tüm eylemlerinden de tam anlamıyla haberdar olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'habîr' isminin Allah'ın ilminin derinliğini ve her şeyi kuşatıcılığını ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, Allah'ın dağların hareketindeki sırrı bilmesi gibi, insanların yaptıklarının da en ince ayrıntısına kadar bilgisi dahilinde olduğunu vurgular.
Neml Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O zaman, Sen dağları görürsün cemat gibi, kaya gibi, taş gibi görürsün. Halbuki onlar bulutlar gibi geçtiklerini görürsün. Sen dağları sağlam yerinde duruyor sanırsın halbuki kıyamet günü onlar bulutlar gibi lâtif haldedirler. Sarsıntı içerisindedirler. Bu fiziki mânâ da incelenmesi gereken Âyetlerden, işaretlerden bir tanesi. İşte bu Allahın sanatıdır. Yani Allahın öyle bir sanatı vardır ki, siz bunları duruyor zannediyor olduğunuz halde aslında onlar yürümektedirler. “Sehap” bulutlar gibi yürümekteler. Bulutun özelliği ne? Elini sok içinden geçirir. Lâtif olması.
Suyun buharlaşmasıyla bulut haline gelmesi Uzaktan baktığımız zaman şeylerin etrafında dumanlar vardır, lâtif gibidir. Ama Dağın aslı öyle, hangi itibariyle, hücre, atomları itibariyle. Hakikaten şuralarda gördüğümüz şu varlıklar dahi atomları itibariyle kaynaşmaktadırlar. Seri dönüşümleri var. O serileri bu yağ tabakası, bu dönüşümleri tesbit edemiyor. 1 üzerinden 100 mesafe görüş sahası olsun biz ancak onun orta yerlerdekini görüyoruz. Daha yavaşı ve daha süratlisini göremiyoruz. Göremediğimiz alana da gayp diyoruz. Aslında onlarda şehadet ama bizim gözümüze göre gayba dönüşmüşler.
Her şeyi sağlam tutan Allahın işidir bu. Sizin yaptığınız, fiillerinizden de, amellerinizden, hepsinden de haberdar-dır, demek suretiyle bizim her an kontrol altında olduğumuzu da haber vermekte, açıkça beyan etmekte.
Habir: kendisi zâten, her şeyi haber vermekte, haber veren, Demek ki bizim boşa geçen hiçbir zamanımız yok. Uyuduğumuz zaman dahi, biz kontrol altındayız. Uyudu-ğumuz zaman dahi, fikirlerimiz bile, gördüğümüz rüyalar da bir program dahilinde bize yansıtılmaktadır.
مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَهُمْ مِنْ
فَزِعَ يَوْمَئِذٍ آمِنُونَ
(Men cae bilhaseneti felehü hayrun minhe ve hüm min fezein yevmeizin âminüne)
(29/89) “Her kim iyilik ile gelirse onun için bundan dolay1 bir hay1r vard1r ve onlar o günde korkudan emin kimselerdir.” Kim ki geldi o mahşer günü, dünyada yapmış olduğu iyilikleriyle mahşere geldi. Ona vardır hasena. Ona vardır hayır. Yapmış olduğu güzelliklerinden ona o gün hayır vardır. Bir diğer ayet: “El yevme tüblesserair.” Gizli olanlar açığa çıktığı zaman, o gün sırlar ortaya çıktığı zaman ki hali sen gör. Bu gün yaptığımız her bir fiilin batın âleminde bir sûreti var. Batın âleminde bir oluşumu var, sembolü var. Yaptığımız her fiilden lâtif bir varlık meydana getirmekteyiz. Bir yere vurdum ses çıktı. Şuna vurdum, bakın bir ses çıktı. Fiil neticesinde ses çıktı. Bunu buraya kadar getirdim ama darp olmadığı için ses çıkmadı. Her yaptığımız böyle bir fiilin böyle bir sese dönüşmesi, bir mânâya dönüşmesi var, bir şekle dönüşmesi var. Yaptığımız fiilin bâtın âleminde mânâsına ise namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz bunların mânâsı
ibadet. Ama ibadet denen kelimenin ifade ettiiği semboller neler? Meselâ nûra dönüşüyor. Nasıl biliyoruz. Kimisi ağaca dönüşüyor. İbadet yaptığımız için, ağacın tohumunu burada atmış oluyoruz. Kimisi saraylara, köşklere dönüşüyor. Her yaptığımız fiilin arka plânda bir mânâsı, getirisi, bir ücreti oluyor, Yalnız bugün bunlar bize gösterilmiyor. Eğer bugün bir zerresi gösterilse, o zerrenin güzelliğinden dünyaya bakamayız. Elimiz ne hastaya bakmak ister, ne kumaş kesmek ister, ne ayakkabı dikmek, ortaya getirmek ister v.s. Bunlara tenezzül bile etmeyiz. Bunlar çok cüz-i bir karşılık olarak gelir, harcadığımız zaman karşılığında. Bütün vaktimizi ahiret için harcamak isteriz. Böyle olunca dünyanın düzeni bozulur. C. Hakk onu da istemiyor.
C. Hakk bizden gayba imânı ön plânda tutuyor. Yaptığımız fiilleri bâtın âlemine alıyor. ve bize göstermiyor. Eğer inanıyorsan bunu ahirette bir karşılığı var. Yap. İnanmıyorsan yapma diyor. Bu da gabya imânın bir başka yönü. O gün bu insânlar o yapmış oldukları hasenelerin hayrını göreceklerdir, neyse buradaki hayır karşılığı, karşılığını göreceklerdir. Korkularından güvende dir onlar o gün. Gerek fiil ve gerek akıl fikir yapısı olarak, kendini bilmeyen, kendini tanımamış olanlar, rabbini bilmeyenler orada öyle korkunç bir kargaşaya, dehşete düşecekler ki, işte o korkudan kargaşadan bu kimseler emin olacaklar. Kimler onlar? Kendilerini bilerek dünya hayatını sürdüren, ibadetlerini yapan yerli yerince hayat sürdüren, dünyayı en güzel şekilde değerlendirenler orada korkudan emin olacaklardır.