Felemmâ kadâ mûsâ-l-ecele ve sâra bi-ehlihi ânese min cânibi-ttûri nâran kâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le'allî âtîkum minhâ biḣaberin ev ceżvetin mine-nnâri le'allekum testalûn(e)
Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca, Tur tarafında bir ateş görmüş ve ailesine, "Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm, (oraya gidiyorum). Umarım oradan size bir haber ya da ısınmanız için ateşten bir kor getiririm" dedi.
Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm" dedi.
Kasas Suresi 29. ayet, Hz. Musa'nın Medyen'den ayrılışını ve Tur Dağı yakınlarında bir ateşle karşılaşmasını anlatır. Ayet, 'kaza', 'anes' ve 'cezvah' gibi kavramlar üzerinden hem zamanın tamamlanmasını hem de ilahi bir işaretin algılanmasını ve bu işaretin getireceği umudu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kaza' kelimesinin asıl anlamının bir şeyi sağlam bir şekilde tamamlamak ve bitirmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'قَضَىٰ مُوسَى ٱلْأَجَلَ' ifadesi, Musa'nın Medyen'de kalma süresini eksiksiz bir şekilde yerine getirdiğini ve tamamladığını gösterir. Bu, sadece sürenin dolması değil, aynı zamanda verilen sözün veya görevin ifa edilmesi anlamını da taşır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kaza' fiilinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'tamamlamak, bitirmek' manasına geldiğini ifade eder. Musa'nın 'ecel'i (süreyi) 'kaza' etmesi, o sürenin sonuna gelmesi ve taahhüdünü yerine getirmesi demektir. Bu, mecazi olarak bir işin nihayete erdirilmesi olarak da yorumlanabilir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kaza' kavramının Kur'an'da hem ilahi takdirin gerçekleşmesi hem de bir işin tamamlanması anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Musa'nın kendi iradesiyle bir süreci tamamlaması ve bir dönemi kapatması anlamında olup, bir nevi 'karar verme' ve 'icra etme' boyutunu da içerir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'enes' kökünün 'ünsiyet, yakınlık' ve 'fark etmek, görmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Ânesetü'ş-şey'e' (bir şeyi fark ettim) ifadesi, bir şeyi açıkça ve belirgin bir şekilde görmek, hissetmek demektir. Ayetteki 'ءَانَسَ مِن جَانِبِ ٱلطُّورِ نَارًا', Musa'nın Tur tarafından bir ateşi sadece görmekle kalmayıp, onu net bir şekilde algıladığını ve varlığını hissettiğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ânes' fiilinin 'gördü, fark etti' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu, sadece gözle görmek değil, aynı zamanda bir şeyin varlığını idrak etmek ve ona yönelmek anlamını da içerir. Musa'nın ateşi 'ânes' etmesi, onun dikkatini çeken ve bir beklenti oluşturan bir görüş olduğunu gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ânes' fiilinin 'gözlemlemek, farkına varmak' anlamında kullanıldığını ve genellikle bir şeyin varlığını kesin olarak bilmekle ilgili olduğunu belirtir. Musa'nın ateşi 'ânes' etmesi, onun için sıradan bir görüş değil, bir işaret veya bir umut kaynağı olarak algılandığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'haber' kelimesinin 'bir şeyin hakikatini bilmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'بِخَبَرٍ' ifadesi, Musa'nın kaybolmuş veya yolunu şaşırmış olabileceği bir durumda, ateşin olduğu yerden kendilerine yol gösterecek, durumlarını aydınlatacak bir bilgi edinme umudunu taşır. Bu, sadece bir bilgi parçası değil, aynı zamanda bir rehberlik ve çözüm arayışıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'haber'in 'bilgi' ve 'duyuru' anlamlarına geldiğini ifade eder. Musa'nın 'bir haber' getirme umudu, hem yol hakkında bilgi edinme hem de belki de o bölgede yaşayan insanlardan yardım alma beklentisini yansıtır. Bu, belirsizlik içindeki bir durumda bir açıklık arayışıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'haber' kelimesinin Kur'an'da genellikle önemli ve belirleyici bilgiler için kullanıldığını vurgular. Musa'nın bağlamında, bu haber, sadece bir yol tarifi değil, aynı zamanda ilahi bir mesajın veya bir kurtuluşun habercisi olabilecek derin bir anlam taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cezvah' kelimesini 'ateşten ayrılmış, tutuşmuş odun parçası' olarak tanımlar. Bu, sadece bir odun parçası değil, aynı zamanda içinde ateş barındıran, ısı ve ışık sağlayabilecek bir nesnedir. Musa'nın bu ifadeyi kullanması, hem ısınma ihtiyacını hem de karanlıkta yol bulma gereksinimini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cezvah'ın 'ateşin başı, yani tutuşmuş kısmı' olduğunu belirtir. Bu, ateşin en aktif ve faydalı kısmını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Musa'nın ailesi için hem ısınma hem de belki de yiyecek pişirme veya vahşi hayvanlardan korunma gibi pratik ihtiyaçları karşılayacak bir araç arayışını yansıtır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cezvah'ın 'ateşin koru' veya 'ateşli odun' anlamına geldiğini açıklar. Bu kelime, Musa'nın ailesinin içinde bulunduğu soğuk ve karanlık ortamda, onlara hem fiziksel rahatlık hem de psikolojik bir güvence sağlayacak bir umut kaynağı aradığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'salâ' kökünün 'ateşe maruz kalmak, ateşte yanmak veya ısınmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'İstıslâ' fiili ise 'ısınmak için ateşe yaklaşmak, ateşin sıcaklığını istemek' demektir. Ayetteki 'تَصْطَلُونَ' ifadesi, Musa'nın ailesinin soğuktan korunmak ve rahatlamak için ateşe olan ihtiyacını açıkça ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tastelûn' kelimesinin 'ateşle ısınmak' anlamına geldiğini ve bu fiilin Kur'an'da hem dünyevi ısınma hem de ahirette cehennem ateşiyle ilgili olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, fiziksel bir ihtiyacın giderilmesi bağlamındadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'istıslâ' fiilinin 'ateşin sıcaklığını talep etmek ve ondan faydalanmak' anlamına geldiğini açıklar. Bu, sadece ateşe yaklaşmak değil, aynı zamanda onun sağladığı faydaları aktif olarak kullanma arzusunu ifade eder. Musa'nın ailesinin içinde bulunduğu zorlu koşullarda, ateşin ısısı hayati bir öneme sahiptir.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Süresini ve de eğitimini tamamladığı zaman, zâhiri ailesi ve koyunları malları ile, bâtın-î ailesi olan bütün Esmâ-i İlâhiyye ve tevhid bilgileri ile de yola çıktı. Yol ilerledikçe düzlükten yükselmeye ve hava kararmaya ve soğumaya başlamıştı ve kısmen yoluda kaybetmişlerdi işte böyle sıkıntılı bir zamanda “Tur dağı tarafında” orada birçok yönler olduğu halde, “Tur dağı tarafında” dikkatini çeken bir şey oldu. Maddi-ailesine “durup bekleyin” bir ateş fark ettim dedi. Demekki zâhiri ailesi bunu fark etmemişti. Bâtıni ailesi olan, iç kuvvetleri ile birlikte, gördüğü şeyi kıyasen ateşe benzettiği için oradan size bir haber veya ateş getiririm dedi.
Yeri gelmişken, faydalı olur düşüncesiyle, daha evvel yazmış olduğum (27/Neml-karınca Sûresi) isimli kitabımızdan benzeri aynı âyetlerininde yorumlarını ilâve etmeyi de uygun buldum, okuyabilenlere İnşeallah faydalı olur. Bu şekildeki ilâveler belki tekrar gibi oluyor ama, ancak bütün kitaplarımızı okuma fırsatı bulamayanlar için,
okuduğu kitapta daha geniş bilgi bulması kendisi için faydalı olacağını düşünüyorum. Bütün kitaplarımızı okuma fırsatı bulabilecekler için ise, tekrarlarının okunması kendilerinde daha geniş bilgi sahası açmış olacağını düşünüyorum. Cenâb-ı Hakk idraklerimizi açıp faydalandırsın İnşeallah.
إِذْ قَالَ مُوسَى لِأَهْلِهِ إِنِّي آنَسْتُ نَارًا سَآتِيكُم
مِنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ آتِيكُم بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَّعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
(İz kâle mûsâ li ehlihî innî ânestü nâran se atiküm minhe bi haberin ev âtiküm bi şihâbin kabesin le alleküm testalûne.)
(Neml/27/7) “Hani Mûsâ ailesine demişti ki: ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.” İZ. Vakit zaman. O zamanı hatırlayın bakalım. Geçmişte yaşanan bir hâdise vardı. Mûsâ (a.s.) kayın pederinin yanından Şuayp (a.s.) mın yaşadığı Medyen şehrinden kardeşlerini akrabalarını görmek üzere Mısıra gitmeyi arzuladı. Şuayp (a.s.)’ın kızı ile evliydi. Şuayp (a.s.) ile ahitte bulundu. Şuayp (a.s.) kızını vermek istedi:
-Veririm kızımı ama benimle 8-10 sene yanımda çalışmak şartı ile. Köle gibi değil koruyucu olarak çalışmak. 8 sene, 2 senede kendiliğinden kalırsan da memnun olurum dedi. Mûsâ (a.s.) ma kızını verdiği gibi, davar koyunlarını da verdi. Kendi malının da sahibiydi. Sürülerini çoğalttı, hem de onların koruyucusu oldu. O zaman, zaman doldu.
Medyenden Mısır’a Kahire’ye Mûsâ (a.s.) ailesi ile birlikte yola çıktı. Nihayet Tur Dağından geçiyorlarken havanın soğuk olduğu zamana rastlıyor. Soğuktan, rüzgârdan, fırtınadan ve ayrıca hanımıda hamile doğumu yaklaşmış olduğundan Mûsâ (a.s.) korkunç bir sıkıntı içerisinde idi. Ailesi ile koyunlar bir tarafa dağılıyor. Gece
bir taraftan karanlık, fırtına, uğultu. Elinde hiçbir malzeme yok. Böyle bir sıkıntı içerisindeyken karşıdan bir ateş görüyor. Âyet-i Kerîme işte burada başlıyor. Şimdi Alîm ve Hakîm’in eğitimi başlıyor. Mutlak olarak biz sana en hakikati ile gerçeği öğreteceğiz deniyor. Bozulmuş hâli ile değil Tevrat’ta da bundan bahsediyor ama o günkü beşer aklı ve hayalinin idrak ettiği şekliyle anlatıyor. “Hani o vakti hatırla Mûsâ (a.s.) Ehline demişti:” “-Ben bir ateş fark ettim” gecenin karanlığında. Mûsâ (a.s.) mın neye ihtiyacı vardı? Ateşe ısıya ihtiyacı vardı. C. Hakk o ağaçtan su, çağlayan şekliyle zuhur etseydi Mûsâ (a.s.) onunla ilgilenmezdi. O anda ateşe ihtiyacı vardı. İşte Mûsâ (a.s.) da ateşe doğru yöneldi. “İZ KALE MÛSÂ Lİ EHLİHİ” dediği zaman var.
Bu yaşadığımız dünya macerası içerisinde, Mûsâ (a.s.) mın ehline Tur dağında söylediği bir yaşantı var. Bu gerçek yaşantı. Ama biz 4500 sene evvelki bir geçmişte yaşanan tarihi vakıa olarak görürsek Kûr’ân-ı Kerîm-i biz hiç anlamamışız demektir. Yukarıda biz sana bunları öğreteceğiz demişti. İşte şimdi C. Hakk bize öğretiyor. Okuduğumuz her zaman şimdidir. Yarın okursak o yarının şimdisidir. Daha evvel okuduysak o zamanın şimdisinde okuduk demektir. Yeter ki biz oraya nufüz edelim. Şimdi bunu, hâdiseyi daha iyi yaklaşabilmemiz için günümüzden gerilere doğru gidelim. Dünyayı unutalım, gidelim Tur Dağında, bir ağacın arkasında, Mûsâ (a.s.) mı seyredelim. O güne gidelim ki birlikte yaşayalım onu ki, C. Hakk’ın Hakîm ismi şerifi ile bu hakikatleri idrak edelim. Veya o günü bu güne getirelim.
Biz ulaşamazsak onu buraya getirelim. Ama bir yolculuk yapalım. Bunlar Hakîm ismin tecellisi altında olan yaşantılar, Alîm ismi hükmü altında bildirilen hakikatlerdir. Yukinun – yakîn ehli, imân edenler. ahirete o inananlar yakîndir. İnanmayanlarda uzaktır dedi ya. Biz mü’min hükmü altında yakîn hakikati ile bu meselelere bakalım. Ve kendimizde tatbik edelim. Aksi halde o mertebeleri hayâli olarak yaşamış, hayâli olarak görmüş, geçmiş oluruz. Bizim malımız değil Yahûdilerin malı olur. Bu bizim malımız. Mûsâ
(a.s.) daha ortada yokken bu hadiseler yaşanmamışken levh-i mahfuzda bunlar kayd edilmiştir. Bizde, ümmeti Muhammed olarak kayd edilmiştir. O halde onlardan evvel bizim iştiraklerimiz vardır. Çünkü bunlar bizim peygamberimizden kaynaklanan–hakikati ilâhiyye den zuhurlardır. Biz hakikati Muhammediyyenin içinden kaynaklanan–hakikati Muhammediyyeden olduğumuz için evvelâ Hakk bizimdir. İdrak ederek yaşama hakkı bizim dir. Onlarda 1 defa yaşanmış ve geçmiş, ama bizde her bir birey hayata gelip idrak sahibi olunca bu hakikatlerden hisse almaktadır.
Kûdsî Hadîs’de Hz. Rasûlüllah Efendimiz kendisinden bahs ederken “Ben Allah’tanım, mü’minlerde benim nûrumdandır.” O halde biz onun nûrundan başka bir şey değiliz veya şualarından, güneşin ışıkları gibi. Her birer-lerimiz Hakikati Muhammediyyenin şuaları ışığıyız, ışığından başka bir şey değiliz. Şu halde kendimizi zayıf, hakir, basit insânlar olarak görmeyelim. Nefsi mânâda gururlanmaya-lım. Ama İlâh-î mânâ da hakikatimizi idrak edelim, ihmal etmeyelim.
İşte gittik şimdi Tur Dağında bir ağacın arkasından Mûsâ (a.s.) mı seyredelim. O nasıl üşüyorsa bizde öyle üşüyoruz. Yaşamamız için bunları dahi düşünmemiz lâzım ki daha gerçekçi bir hayat yaşayalım. Mûsâ (a.s.) öyle bir hayat arasında çaresizlik içinde “inni anestü nâren”. Ben ışık ateş gördüm. “seatiküm” yakında hemen ben oraya giderim. “minha” oradan bir haber getiririm. Yani mantığı şu: ateş olan yerde insân, yani hayat vardır. Oradan da bir haber alırım. Çünkü yollarını kaybetmişler. Kuzeye- güneye ihtiyaçları olan şeyler yok nereye gittikleri belli değil, sürüler dağılmış. Yahut size ateş alırım getiririm. Kor getiririm. Geliriz burada ateş yakarız o korla. Umulur ki ısınırsınız.