Venurîdu en nemunne ‘alâ-lleżîne-stud'ifû fî-l-ardi venec'alehum e-immeten venec'alehumu-lvâriśîn(e)
Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.
Biz ise istiyorduk ki, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, onlara (ötekilerin) yerini aldıralım.
Kasas Suresi'nin 5. ayeti, Allah'ın zayıf bırakılmışlara lütfunu, onları önder ve varis kılma iradesini ifade eder. Ayet, ilahi iradenin mazlumları yüceltme ve onlara yeryüzünde iktidar verme vaadini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Menn (منّ), bir nimeti vermek ve ihsan etmek anlamına gelir. Ayetteki 'نَمُنَّ' ifadesi, Allah'ın zayıf bırakılmışlara lütuf ve ihsanını, onlara güç ve iktidar bahşetme iradesini vurgular. Bu, sadece bir verme değil, aynı zamanda bir yüceltme ve ihsan etme eylemidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Menn (منّ), Allah'ın kullarına olan lütfu ve ihsanıdır. Ayetteki 'نَمُنَّ' kelimesi, Allah'ın zayıf bırakılanlara karşı olan özel muamelesini, onlara bahşedeceği nimetleri ve onları yücelteceğini mecazi bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Menn (منّ) kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara bahşettiği büyük lütufları ve nimetleri ifade eder. Kasas 5'teki kullanımı, Allah'ın zayıf bırakılmışlara yönelik özel bir lütuf ve ihsanını, onları toplumda önemli bir konuma getirme iradesini gösterir. Bu, ilahi bir müdahale ile mazlumların durumunun değiştirilmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İstid'af (استضعاف), bir kimseyi zayıf ve güçsüz kılmak, ona zulmetmek ve onu baskı altında tutmaktır. Ayetteki 'ٱسْتُضْعِفُوا۟' ifadesi, Firavun ve benzeri zalim yöneticiler tarafından ezilen, hakları gasp edilen ve güçsüz bırakılan toplulukları işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): D'af (ضعف) kökünden türeyen istid'af (استضعاف), birini zayıf ve güçsüz bulmak veya öyle kılmaktır. Ayetteki 'ٱسْتُضْعِفُوا۟' kelimesi, pasif bir fiil olarak, başkaları tarafından zayıf düşürülen, ezilen ve haklarından mahrum bırakılan kimseleri anlatır. Bu, onların kendi iradeleriyle değil, dış etkenlerle bu duruma düşürüldüklerini gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İstid'af (استضعاف), birini zayıf ve güçsüz saymak, onu hor görmek ve ona zulmetmektir. Ayetteki 'ٱسْتُضْعِفُوا۟' ifadesi, sadece fiziksel zayıflığı değil, aynı zamanda sosyal, siyasi ve ekonomik baskı altında tutulmayı da kapsar. Bu, Allah'ın müdahale edeceği mazlumların durumunu net bir şekilde ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İmam (إمام), kendisine uyulan, önderlik eden kişidir. Ayetteki 'أَئِمَّةً' ifadesi, Allah'ın zayıf bırakılmışları sadece kurtarmakla kalmayıp, onları toplumun önderleri, rehberleri ve kendilerine uyulan liderleri konumuna yükseltme iradesini gösterir. Bu, onlara verilen büyük bir makam ve sorumluluktur.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İmam (إمام), bir topluluğun öncüsü ve rehberidir. Ayetteki 'أَئِمَّةً' kelimesi, Allah'ın zayıf bırakılanları, sadece kendi toplumları için değil, belki de daha geniş bir çerçevede, insanlık için yol gösterici ve lider konumuna getireceğini ifade eder. Bu, onların geçmişteki zayıflıklarının aksine, gelecekteki güçlü ve yönlendirici rollerini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İmam (إمام) kavramı, Kur'an'da hem dinî hem de dünyevî liderliği ifade eder. Kasas 5'teki 'أَئِمَّةً' kullanımı, Allah'ın zayıf bırakılmışları, hem dinî hükümlerde hem de toplumsal yönetimde önder kılma vaadini içerir. Bu, onların sadece siyasi değil, aynı zamanda manevi bir liderlik rolü üstleneceklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vâris (وارث), bir şeyin sahibi ve maliki olan kişidir. Ayetteki 'ٱلْوَٰرِثِينَ' ifadesi, zayıf bırakılmışların, zalimlerin elindeki yeryüzüne ve onun nimetlerine mirasçı kılınacaklarını, yani onların yerine geçerek bu mülke sahip olacaklarını belirtir. Bu, ilahi bir adalet tecellisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Viras (وراثة), bir başkasından kalan mülke sahip olmaktır. Ayetteki 'ٱلْوَٰرِثِينَ' kelimesi, Allah'ın zayıf bırakılmışları, Firavun ve askerlerinin sahip olduğu güç ve topraklara mirasçı kılacağını, yani onların yerine geçerek bu mülkün gerçek sahipleri olacaklarını ifade eder. Bu, bir iktidar ve mülkiyet devridir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Vâris (وارث), bir şeyin kendisinden sonra gelen ve ona sahip olan kişidir. Ayetteki 'ٱلْوَٰرِثِينَ' ifadesi, Allah'ın zayıf bırakılmışları, zalimlerin helak olmasının ardından onların yerine geçerek yeryüzünün ve üzerindeki nimetlerin gerçek sahipleri yapacağını vurgular. Bu, ilahi bir vaat ve mazlumların zaferinin bir göstergesidir.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
O gün yaşanılanlar îtibarıyla Mısır’da bugün ise her
okuyan için kendi beden mülkünde.
Fir’âvn un yerine aklı küll’den gelen hakikât bilgilerini vâris bırakmayı istiyorduk.
Herbirerlerimizin insân olması dolayısıyla Âdem (a.s.)’dan başlayan bir seyrimiz vardır, ister inkâr ehli isterse imân ehli olsun. Bu seyir zâhiren gözükmüyor olsa dahi kişiler istese de istemese de bâtınen olmaktadır. Bu seyrin farkında olanların yolculukları Efendimiz (s.a.v) vasıtasıyla mi’rac’a ulaşmakta, diğerlerinin ise kendi hakikâtleri ile küfürlerine ulaşmaktadır ki, bu da bir yoldur kimse durup dururken küfür ehli olmamaktadır. “Bu kadar cehâlet nasıl elde edilir?” şeklinde sorulan bir soruya cevap olarak “eğitim ile elde edilir” denilmiştir. Hiç eğitim görmemiş sıradan bir insân dahi çoğu zaman yoğun olarak zâhiri eğitimler almış olmalarına rağmen ilâhî hakikâtlere bu kadar duyarsız olan kişilerden daha mantıklı haraket etmektedir.
Bunları bu şekilde bildikten sonra Hakk yolunda olan seyre gelirsek, bu kişiler bu seyir sırasında nefsi emmâre ve levvâme tarafından sınırlandırıldıklarından dolayı ilâhî hakikâtlere karşı zayıf düşmektedirler. Hakka yürüyen yoldaki seyir de bu şekilde bir müddet zayıflamaktadır, yakın tarihimizde dahi birçok örneklerini görebileceğimiz gibi Kûr’ân-ı Kerîm okumalarının yasaklanması, İslâmiyetin gereklerini uygulamaya çalışanlara karşı yapılan bu gibi olumsuz yaptırımlar hep burada belirtilen zayıflatma hükmüne girmektedir ancak Hakk ehli, ama evlerinde ama değişik yerlerde, hem zâhiren hem bâtınen bu seyirlerini devâmettirdi. Bu şekilde bu seyri durduracaklarını zannedenler amaçlarına ulaşamadılar çünkü seyrin devâmetmesi Hakk’ın muradıdır. Hakk’ın muradını da kimsenin durdurması mümkün değildir, ancak Cenâb-ı Hakk’ın (c.c)’ın bütün esmâi ilâhîyyesi açığa çıkmak istedikleri için zaman zaman Rahmân ismi zaman zaman Kahhar ismi daha geniş faaliyet alanı bulmaktadır, diğer isimleride buna benzer şekilde kıyaslayabiliriz. İşte bu şekilde yaşanan devreler Mûseviyyet mertebesinin yani
tevhidi esmâ mertebesinin hakikâtini anlatmaktadırlar.
Âdem (a.s.)’dan Mûsâ (a.s.)’a kadar geçen süre içerisinde insânlık bir seyir yapmış ise seyri süluk yolundaki dervişte Âdemi hakikâtleri idrâk ederek Mûseviyyet mertebesine geldiğinde bu anlatılan tehlike karşısına çıkacaktır.
Burada ayrıca tenzih mertebesinin hakkıyla idrâk edilememesi sonucu olarak yanlış tenzih yapılması ile tekrar nefsi emmâre mertebesine düşme tehlikesine işaret edilmektedir.
Tevhîd-i ef’âl yani İbrâhîmiyyet mertebesinde Yusuf (a.s.) vasıtasıyla Mısır’a gidilerek oraya hâkim olunmasına rağmen daha sonra derviş gevşeklikler göstermeye başlayınca Mısır’ın eski ahalisi hakimiyeti eline almaya başlıyor. İnsânlık âlemi İbrâhîm (a.s.)’a gelinceye kadar “sırat-ı müstakîm” üzere yani dünyâya paralel olarak yol almakta idi ancak zâti hakikâtlerin ortaya çıkmasıyla hullet yani dostluk mertebesi başlayınca gerçek isrâ yani “sıratullah” başlamış oldu. Sırat-ı müstakîm Kâbe’nin kapısına kadar getirmektedir oradan arşa ise sıratullah îtibarıyla çıkılmaktadır. Hakka doğru yürüyüşüne Mûsâ (a.s.) mânâsı ve âsâsı ile devâmeden bu seyir Îsâ (a.s.) ile gökyüzüne çıkmakta ve orada fenâfillâh hükmü ile sükût etmektedir. Bundan sonra İslâm’ın kemâli olan hazreti Resûlullah (s.a.v) devri başlamaktadır ki bununda hakikâti “Subhânellezî esrâ bi abdihî leylen minel mescidil harâmi ilel mescidil aksallezî bâreknâ havlehu li nuriyehu min âyâtinâ, innehu huves semîul basîr” (İsrâ, 17/1) Âyet-i Kerîme’sidir. Bu muhteşem oluşum içerisinde görüldüğü gibi “isr”in “esrâ”ya dönüşmesi vardır. “İsr” kelimesinin “esra” olması için “r” harfinin önüne bir (Elif) üstün okutan bir (y) “Yakîyn” harfi gelmesi gereklidir ve “isr” dediğimiz Mûseviyyet mertebesi de Muhammediyyet mertebesine doğru gelen mertebenin bir adıdır. Mescidil Harâm’dan Mescidil Aksa’ya kadar “esrâ” sürecinde yürüyüş yani yatay gidiş bitiyor ve yukarıya doğru yükselme başlıyor.
Eğer derviş bu yola gerçek mânâda ve samimi olarak yönelmiş ise Cenâb-ı Hakk (c.c) bundan dolayı zayıf düştüğü halde ona yardım etmektedir.
Kişi hangi mertebede ise o mertebenin mirası kendisine yüklenmektedir ve aynı şekilde bulundukları mertebe îtibarıyla kendisindeki esmâi ilâhîyyenin önderleri kılınmaktadırlar.