İnne fir'avne ‘alâ fî-l-ardi vece'ale ehlehâ şiye'an yestad'ifu tâ-ifeten minhum yużebbihu ebnâehum veyestahyî nisâehum(c) innehu kâne mine-lmufsidîn(e)
Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı.
Çünkü Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Belli ki o bozgunculardandı.
Kasas Suresi'nin 4. ayeti, Firavun'un Mısır'daki zulmünü ve bozgunculuğunu tasvir eder. Ayet, Firavun'un iktidarını, halkı bölmesini, bir zümreyi zayıflatmasını ve erkek çocukları öldürüp kadınları sağ bırakmasını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'uluv' kelimesinin 'yüksek olmak, yücelmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'alâ' fiili, Firavun'un yeryüzünde haddi aşarak, kibir ve zorbalıkla üstünlük taslaması, kendini büyük görmesi ve insanlara tahakküm etmesi manasındadır. Bu, sadece fiziki bir yükseliş değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasi bir haddi aşmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'alâ' fiilini 'tekebbür etti, zorbalık yaptı' şeklinde açıklar. Firavun'un yeryüzünde 'alâ' olması, onun gücünü kötüye kullanarak, kendini tanrılaştırma eğilimi göstermesi ve halk üzerinde baskı kurması demektir. Bu, onun ilahi otoriteye meydan okuyan bir tavır sergilediğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'uluv' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir bağlamda, kibir, gurur ve haddi aşma anlamında kullanıldığını belirtir. Firavun'un 'alâ' olması, onun ilahi düzene karşı gelerek, kendi gücünü mutlaklaştırma çabasını ve bu yolla yeryüzünde fesat çıkarmasını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şiya'' kelimesinin 'fırkalar, gruplar' anlamına geldiğini belirtir. Firavun'un halkı 'şiya'' yapması, onları birbirine düşman gruplara ayırarak gücünü pekiştirmesi ve böylece direnişlerini kırması demektir. Bu, 'böl ve yönet' stratejisinin bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şîa' kelimesinin 'birbirini takip eden, aynı görüşü paylaşan topluluk' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'şiya'' ise, Firavun'un kendi çıkarları doğrultusunda halkı parçalara ayırarak, aralarında ayrılık ve düşmanlık tohumları ekmesini, böylece birliği bozmasını anlatır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şîa' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, ayrılıkçı grupları ve hizipleşmeleri ifade ettiğini belirtir. Firavun'un halkı 'şiya'' yapması, toplumsal düzeni bozarak, kendi otoritesini sürdürmek için kasten ayrılıklar yaratmasını ve bu ayrılıkları derinleştirmesini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'istid'âf' fiilinin 'birini zayıf bulmak, zayıf düşürmek, güçsüzleştirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Firavun'un bir taifeyi 'yestaz'ifu' etmesi, onlara karşı sistematik bir baskı uygulayarak, ekonomik, sosyal ve siyasi olarak güçlerini kırması, onları savunmasız bırakması demektir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'istid'âf'ın 'birini zayıf saymak ve ona zulmetmek' olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanım, Firavun'un İsrailoğulları'nı kasten zayıf bir konuma iterek, onları köleleştirmesi ve her türlü haklarından mahrum bırakması eylemini açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'da'f' kökünden türeyen kelimelerin Kur'an'da genellikle 'güçsüzlük, zayıflık' ve bu durumun yol açtığı zulüm bağlamında kullanıldığını belirtir. 'Yestaz'ifu' fiili, Firavun'un bilinçli olarak bir grubu ezerek, onların direncini kırma ve onları kendi iradesine tabi kılma politikasını yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zebh' kelimesinin 'boğazlamak, kesmek' anlamına geldiğini belirtir. 'Yüzebbihu' fiili, Firavun'un İsrailoğulları'nın erkek çocuklarını vahşice katletmesini, onların neslini kurutma ve nüfuslarını kontrol altında tutma amacını gösterir. Bu, soykırım niteliğinde bir eylemdir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'tezbîh'in 'çokça boğazlamak, toplu katliam yapmak' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'yüzebbihu' fiili, Firavun'un bu eylemi sürekli ve yaygın bir şekilde gerçekleştirdiğini, yani bir toplu katliam politikası izlediğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'istihyâ'' fiilinin 'canlı bırakmak, sağ bırakmak' anlamına geldiğini belirtir. Firavun'un kadınları 'yestahyî' etmesi, onları köle olarak kullanmak, hizmet ettirmek veya başka kötü amaçlar için sağ bırakmasıdır. Bu, erkek çocukların öldürülmesinin aksine, kadınların hayatta kalmasının ardındaki kötü niyeti ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'istihyâ''nın 'hayatta bırakmak, yaşamasına izin vermek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Firavun'un kadınları sağ bırakması, onların erkek çocukları doğurmasını engellemek veya onları kendi hizmetinde kullanmak gibi sinsi bir planın parçasıdır. Bu, bir tür cinsel ve sosyal sömürünün işaretidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'müfsid' kelimesini 'fesat çıkaran, bozgunculuk yapan' olarak açıklar. Firavun'un 'müfsidîn'den olması, onun sadece kendi çıkarları için değil, aynı zamanda toplumsal düzeni, ahlakı ve adaleti bozarak yeryüzünde kargaşa ve zulüm yaydığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fesâd'ın 'bir şeyin itidalden çıkması, bozulması' anlamına geldiğini belirtir. 'Müfsidîn' ise, bu bozulmaya sebep olanlardır. Firavun'un 'müfsidîn'den olması, onun eylemlerinin sadece bireysel zulümle sınırlı kalmayıp, tüm toplumu ve düzeni ifsat ettiğini, yani bozgunculuğun kökeni olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'fesâd' kavramının Kur'an'da 'düzenin bozulması, yozlaşma, kötülük' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Firavun'un 'müfsidîn'den olması, onun sadece siyasi bir lider olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve dini değerleri de yozlaştıran, ilahi düzene karşı gelen bir figür olduğunu gösterir.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Mûseviyyet mertebesinin sahnesi açıldıktan sonra, burada artık oyuncular ortaya çıkarak fiili olarak uygulaması başlıyor.
Seyri sülûk içerisinde bu mertebeleri henüz aşmamış isek ve daha yeni yeni bu mertebelere geliyor isek burada karşımıza gelen Mûseviyyet mertebesinin karşıtları da
Fir’âvn ve Hâmân olarak isimler almaktadır, çünkü her mertebenin bir karşıtı vardır ve her mertebede bunu görmekteyiz, bu eksi ve artılar olmayınca hayât olmuyor zâten teklik oluyor ki o teklikte Hakk’a mahsûstur denilmiştir. Efendimiz (s.a.v) ’in dahi karşısında Ebû Cehiller, Ebû Süfyanlar vardı, yani Muhammedi mertebeye ulaşınca dahi bunlar ortadan kalktı demek değildir, bu oluşumlar ölünceye kadar devâmetmektedir.
Akıl olarak biz Mûseviyyet mertebesini temsil etmekteyiz ve biz her ne kadar daha önce nefsi emmâreyi geçmiş olsakta her mertebenin kendine ait nefsi emmâresi yani tam zıttı olduğu için bu mertebenin nefsi emmâresinin aldığı isim Fir’âvn ve yardımcısı yani levvâme nefs Hâmân’dır. İşte bu kuvvetlerin bulunduğu yeryüzü yani bizim beden mülkümüz bu mertebede Mısır olarak belirlenmiştir. Çünkü Mısır’da Nil nehri vardır ve onun bereketi, hakikâti, yaşam kaynağı vardır ve aynı zamanda çöl hakikâtleri yani vahdet hakikâtleri de orada yaşanmaktadır.
Fir’âvn ve Hâmân yani nefsi emmâre ve levvâme bu yerleri bu mertebede hükmü altına almıştır ve Rahmâniyyeti temsil eden Mûseviyyet kavminide hükmü altına almıştır.
Öldürdüğü erkek çocuklarından kasıt ise aklı küll’ün zuhurlarıdır. Aklı küll’den gelen anlayışları, vâridatları ortadan kaldırmaktadır çünkü aklı küllden gelen bu bilgiler onun en büyük düşmanıdır. Mûsâ hükmünde olan bu bilgilerin doğmaması için bütün çocukları öldürmektedir. Nefsi emmâre kendisi nefsi küll taraftarıdır ve aynı şekilde kendisi ile ilgili olan nisâları hayâtta bırakmakta ve nefsânileştirmektedir.
Zâhiren Fir’âvn câhil bir insân değildi, eğitilmiş, makam ve mertebe sâhibi yönetici bir kimse idi. Kendisinde bu kadar büyük güç ve kuvvet buluncada bunları kendisine ait zannetti bâtınen dahi nefsi emmârenin beden mülkündeki gücü bu kadar yüksek mâhiyettedir. Fir’âvn tafsili ve yaygın olan bu âlemleri bu şekilde kendisine mâl
etmek sûretiyle bozgunculuk yapıyordu aynı şekilde nefsi emmârede fikirlerde ve düşüncelerde onların sâhibi benim diyerek bozgunculuk yapıyordu yani Hakk’ın varlığını kendisine mâl etmekteydi.
Bu nedenle bu mertebe bir hayli mücâdele gerektiren bir yer bir mertebedir.
Bu konu ile ilgili olarak Muhiddîni Arabî hz.leri Fusûsul Hikem’de şöyle buyurmaktadır:
Mûsâ yüzünden çocukların öldürülmesinin hikmeti, onun yüzünden öldürülen her birinin hayâtı, ona yardım ile geri dönmesi içindir. Çünkü her biri Mûsâ olmak üzere öldürüldü. Oysa ki, cehil vakî değildir. Şimdi her birinin hayâtının, yanî onun yüzünden öldürülmüş olanın hayâtının, Mûsâ'ya âit olması gereklidir. O da fıtrat üzere tertemiz hayâttır ki, nefsani sıfatlar ile kirlenmiş değildir. Belki o fıtrat üzeredir. Böyle olunca Mûsâ, o olmak üzere öldürülenlerin hayâtının hepsi oldu. Bundan dolayı, rûhlarının istîdadına tahsis edilen şeyden, bu öldürülenler için hazır bulunan her bir şey Mûsâ'da mevcût idi. Ve bu Mûsâ'ya ilâhî tahsistir. Ondan evvel bir kimse için olmadı.