İçeriğe atla
Kasas 3Cüz 20 · Sayfa 385

Kasas Sûresi 3. Âyet

القصص

Sohbete sor

Netlû ‘aleyke min nebe-i mûsâ ve fir'avne bilhakki likavmin yu/minûn(e)

İman eden bir kavm için Musa ile Firavun'un haberlerinden bir kısmını sana gerçek olarak anlatacağız.

Kasas Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Bu Âyet-i Kerîme zâti Âyetlerdendir.

Bu Âyet-i Kerîme’yi bize doğrudan Hakk okuyor gibi düşünebiliriz ve hitâp kim okursa okusun onadır. Cenâb-ı Hakk (c.c) bire bir karşısına muhatap alarak o okuyan kişiyi eğitmektedir. “Ey Muhammed” sadece sana okunuyor şeklinde belirtilen bir isim yoktur. İşte bütün mesele burada idrâke, anlayışa ve tevhîd hakikâtine kalmaktadır. Kişi ilâhî mânâda kendi kimliğini bulabilmiş ise kendi varlığında Cenâb-ı Hakk (c.c) ona Ulûhiyyet varlığından vermiş olduğu “ve nefahtü” ye yani diğer bir ifâde ile Cenâb-ı Hakk (c.c) kendinden kendine, Ulûhiyetinden, abdiyyetine mertebesi îtibarıyla hitâp ediyor.

Bizler kendimizi ayrı varlıklar olarak gördüğümüz zaman adeta “eskilerin hikâyeleri” denildiği gibi bir gözle Kûr’ân-ı Kerîm’e bakarak okuyoruz. Oysa Kûr’ân-ı Kerîm her an nâzil olmaktadır, nüzûlu bitse Kûr’ân’da biter, böyle bir şey de söz konusu değildir.

O halde bizler Hakk’ın neresinde kendimizi bulmuş isek o mertebeden bu Âyet-i Kerîme’leri alabilmekteyiz. Beşeriyet mertebesinde isek şirk bakışı ile bakmaktayız ki o takdirde tevhîd’e ulaşmamız mümkün değildir. Tevhîd anlayışı ile idrâk etmeliyiz ki Âyetin özündeki hakikâtine ulaşabilelim aksi halde hep bizim dışımızda ve bizimle ilgisi olmayan hâdiselermiş gibi bakarız ve bağrımıza basarız, başımızın üstüne koyarız, güzel kaplamalar yapar bakar dururuz.

İlâh-î deryâ akıp gitmekte bizler ise sadece bakıp gitmekteyiz, o deryânın biraz içine girmek, suyundan içmek, o deryâyı biraz kendimiz ile birleştirmemiz gerekmektedir.

“Hak ile” derken zâhiren neyin neye ihtiyacı var ise ona o verildi şeklinde bir ifâde de doğru olmakla beraber bütün âlemler tafsili Kûr’ân olarak Hakk esmâsı üzere halkedildi demektir. Önce “Hakk” kelimesinin söylenişinde derinlerden çıkmakta olan ses, araya giren bir Lâm harfi ve ha’nın üstüne konan bir nokta ile “halk” olunca daha yukarılardan yani boğazdan çıkmaya başladı. Lâm hem halk Lâm’ıdır hem de Ulûhiyyet Lâm’ıdır. Ha’nın üstündeki nokta ise, birey-varlık noktasıdır. Bu nedenle âlemlerin batını Hakk zâhiri halktır. Mûsâ’da, Fir’âvn’da bu hakikât içindedir yani Mûsâ’nın da Fir’âvn’un da hakikâtinde bâtınen Hakk zâhiren halk vardır. Zuhurları böyle olmakla esmâ-i ilâhîyyeleri birbirine zıt olduklarından sûretteki davranışları da zıt olarak çıkmaktadır.

“Ve hel etâke hadîsu mûsâ.” Yâni “Sana Mûsâ'nın (a.s.) haberi geldi mi?” (20/Tâhâ-9) denilirken esmâ mertebesinin hakikâtlerini hâlâ anlamadın mı? uyarısı var iken burada artık bunları sana anlatalım denilmektedir.

“Hakk ile senin üzerine okuyacağız.” İlmi İlâhiyye de mevcud bu “İlâh-î-Muhammed-î” bilgileri senin halkıyyetin üzerine, bâtından zâhirine (Hakk) esmâsı cihetinden zuhura çıkarıp-okuyup öğreteceğiz.

Bu hakikâtlerde bütün bir ümmet için değil bir kavim içindir ki onlarda bâtınen mü’min olmuş olanlardır. Buradan da yakîyn’e geçerek îkân sâhibi olmak gereklidir.

Ahireti fiziki anlamda gören kimse yoktur, ancak halleri kendilerine bildirilen kimselerin sözlerine itimad ederek ve o sözleri yaşamımızda müşahede etmeye çalışarak bu yakîyn’i elde etmeye çalışmalıyız.

Zâhiren bütün müslümanlara olan bu hitâplar burada da “yu’minûn” ifâdesiyle belirtildiği üzere batıni olarak yani hususi olarak özde olan “ikân-yakîyn” ehline’dir.


Yeri gelmişken, Âyet-i Kerîme’de bahsedilen, hakikatlerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur düşüncesiyle, (1996) senesinde yazılan, “İslâm, İmân, İhsân, İkân.” İsimli küçük kitabımızın baş tarafından bir bölümü de nakletmeyi uygun gördüm İnşeallah faydalı olur.


Euzü billâhi mineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdüllillâhi rabbil âlemîn vessalâtu vesselâmu alâ resûlina muhammedin ve alâ alihi ve eshabihi ecmaîn Muhterem okuyucum, evvelâ Cenâb-ı Hakk’tan cümlemiz için akıl, fikir, zekâ ve gönül genişliği niyaz ederim. Konumuz “İslâm, İmân, İhsân ve İkân”dır.

Bu düşündürücü kelimelerin açıklanmasında Yahya bin Ya’mur’dan, rivâyet edilen bir Hadîs-i şerif ile, yüce kitâbımızın 2’inci Süresi olan Bakara sûresinin ilk beş Âyeti ve ihsân’dan bahseden diğer bazı Âyetlerden de Yararlan-

mak istiyoruz. Daha ziyade dikkatimizi çeken “İHSÂN” kelimesidir. Yahya bin Ya’mur; Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)dan, o da babası Ömer İbnu’l-Hattab (radıyallahu anh)dan rivâyet ediyor. Babam bana şunu anlattı: (Özetle) “Ben Hz. Peygamber ((a.s.).)ın yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsayah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber (aleyhisselatu vesselam)ın önüne oturduktan sonra sormaya başladı:

- “Ey Muhammedi Bana İslâm hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber ((a.s.).) açıkladı;

- İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen. Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir”.

Yabancı:

- “Doğru söyledin” diye tasdik etti Sonra tekrar sordu:

- “Bana imân hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber ((a.s.).) açıkladı:

- “İmân, Allah’a, meleklerine, kitâblarına, peygamber-lerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır!” Yabancı yine: “Doğru söyledin!” diye tasdik etti.

Sonra tekrar sordu:

“Bana ihsân hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber (a.s.) açıkladı:

- “İhsân Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” Adam tekrar sordu:

  • “Bana kıyametin ne zaman kopacağı hakkında

bilgi ver!” Hz. Peygamber ((a.s.).) bu sefer

- “Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor” karşılığını verdi.

Yabancı:

- “Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!” dedi.

Hz. Peygamber (a.s.) şu açıklamayı yaptı.

- “Bir câriyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak, fakir, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.” Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti.

Hz. Peygamber (a.s.)

“Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.

Ben;

- “Allah ve rasulu daha iyi bilir” deyince şu açıklamayı yaptı:

“Bu Cebrâîl aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi: dedi” (“ilâ ahır”) *(1)

*(1) Kütüb-i sitti C. 1, Sahife 50, 15. No. Hadis Çok büyük anlamı ve incelik taşıyan bu Hadîs’e “Cibril Hadîs-i” de denmektedir.

Azîz kardeşlerim. Yukarıda Hadîs içinde geçen “ihsân” Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibabet etmendir.

Sen O’nu (şimdilik) görmesen de o seni görüyor, bilincine mutlaka erişmemiz gerekmektedir.

Allah’ı bilmek, müşahede etmek konusunda aşılması gereken üç önemli merhale vardır. Bunlardan birincisi

Allah’ı bilmek yani Allah’ın var olduğunu bilmektir.

İkincisi Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu daha geniş şekilde anlayarak bilmek, imân etmektir. Üçüncüsü ise Allah’ı müşahede etmeye yolun açılışını bilmektir. Böylece müşahede, “şâhit olma” olgusuna yol açar ki bu da “eşhedü” kelimesiyle mânâsını bulur.

Cibril hadisindeki “ihsân” sorusu, ya da konusu biraz daha şümullendirilirse şu eklemleri yapmak gerekecektir:

İhsân kelimesinin biri fiziksel yaşamdaki zâhirî yani maddî, görünür mertebede, diğeri de batınî yani mânevî, ibret ve irfân bakımından olmak üzere iki anlamı vardır.

Bunlardan maddî mertebedeki zâhirî anlamı ihsân, vermek, lütfetmek, elindeki ile karşısındakine yardım etmektir.

Manevî mertebedeki batınî anlamlı ihsân ise, Allahü teâlâyı görememekle birlikte onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu şekilde düşünmek demektir.

İşte bu inceliği yakalayan kimse Cenâb-ı Allah’a giden yolun başlangıcını bulmuş olur. Cibrîl Hadîsi’ndeki özellik bu hususu vurgulamakta ve bizlere bütün açıklığı ile sergilemektedir.

Şimdi, namaz kılmakta olan kişinin Cenâb-ı Allah-ı görmesi veya Cenâb-ı Allah tarafından görülmesi olayına şöyle bir şekilde yaklaşalım. Genelde bir kişi, diğer bir kişiyi veya bir şeyi görüyorsa hedef tutmuş demektir. Bu takdirde o görünen kişinin veya şeyin de kendisini görmesi gerekir. Ya da daha ihtiyatlı bir ifâdeyle, burada görebilirlik hükmü geçerlidir. Ancak genelde böyle olmakla beraber çeşitli sebeblerle hedefler kitlenemeyebilir. Bunun pek çok sebeblerl olabilir. Hatıra gelebilen olasılıklar;

a) kişinin gözündeki gözlük uygun değildir, b) gözde katarakt, miyop, hipermetrop veya asügmat rahatsızlığı vardır, c) hava kararmış veya sisli olabilir,

d) göz kapağı kapalıdır, e) kördür v.s.

Bu varsayımlara daha pek çokları eklenebilir. Ama inkârı mümkün olmayan bir gerçek vardır ki o da Allah-ı azimüşşanın bizleri ve her şeyi her dâim görmekte oluşudur. İşte biraz evvel ifâde ettiğimiz hedef kitlenmesi olayı Allah c.c. tarafından gerçekleştiğine göre bizlerin de O’nu görebilirlik hükmü gereğince görmemiz icabeder.

İnsânlığın ezeli arzusu olan, Allah-ı görmek sırrının kapısı, ihsan ifâdesindeki gizli mânâ ile aralanmıştır. Ama buna rağmen o kapıdan girerek, O’nu göremiyorsak yukarda sıraladığımız veya daha sıralayamadığımız hallerle hastayız demektir.

İşte başlangıçtan beri “İhsân” nedir? Ne demektir? diye açmaya çalıştığımız konunun önemi şimdi biraz daha artmıştır sanırım.

İlerdeki bölümlerde “İhsân” ile ilgili izahatımıza devâm edecek olmakla beraber başlangıçta bu konu için yararlanacağımızı söylediğimiz Bakara sûresinin ilk Âyetlerine değinelim.

Bakara sûresi, bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’in 2’nci Sûresi’dir, içerisinde Hz. Mûsâ’nın inekle ilgili bir hikâyesi bulunduğundan “Bakara” yani “inek” Sûresi diye adlandırılmıştır.

Bak-ara şeklinde telaffuz edilmesi halinde bizleri başka bir gerçekle karşı karşıya getiren bu Sûre, sanki okuyucuyu ikaz etmekte, başından sonuna kadar “bak-ara” demekte hatta daha geniş mânâsıyla da bütün Kûr’ân-ı Kerîm-i başından sonuna kadar bakıp aramamız istenmektedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup duvarlara asmamız tabii ki değil. Bakıp aranılacak bir kitâbın öncelikle açılmasının gerekeceği pek tabiidir.

Açma olgusu da işte “Fatiha” süresiyle, açmak

mânâsına gelen “Fatiha” kelimesiyle yerine getirilmektedir. Tesadüfle açıklanamayacak bu oluşumların hatırlanma-sından sonra Bakara sûresinin ilk Âyetlerine şöyle bir göz atalım.

“Elif, Lâm, Mim” (Sûre 2 Âyet 1) huruf-u mukattaa diye tâbir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kâmil insânın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan (elif) Ahadiyet mertebesini, (lâm) Lâhut mertebesini, (mim) Makam-ı Muhammediyi temsil ediyor.

Aynca bir bakıma bu âlemlerin koordinat noktalarınıda belirtmektedirler.

Elif dediğimiz zaman (eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak) bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb’a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesini} ifâde etmekte olduğunu hatırlarız. *(2)

*(2) “İrfan mektebi” adlı kitâbımızda anlatıldı.

Cenâb-ı Allah’ın elif yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra lâhut âlemini, diğer bir ifâdeyle Vahidiyet ve sıfat âlemlerini, sıfat âlemi de bu âlemleri meydana getiriyor. Böylece hakikât-i Muhammed-i bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor. Bu bakımdan “elif lâm mim” in her biri ayrı bir kitâp; Kûr’ân-ı Kerîm’in kendisi bir kitâp, İnsân-ı kâmil dahi bir kitâptır.

Kûr’ânı Kerîm Bakara Sûresi 2. sûre 2. Âyette;

“zalikel kitâbü lâ reybe fîhi huden lil müttekıyne”

“Bu o kâmil kitâptır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve şüphe yotur. Takva sâhiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden korunanlara, ALLAH’tan korkan, sakınan ve gereği gibi kulluk edenlere) hidâyettir, yol göstericidir.”

Buradaki ittikayı yani sakınmayı mânevi yönüyle yorumlamak, kendi varlığının hakikâtinin, Hakk’ın hakikâti olduğunu unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniyetine yenik düşmekten sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakk’ın varlığı olduğunu idrâk ederek hayâtını sürdürmek şeklinde anlamalıdır.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(2)