İçeriğe atla
Kasas 2Cüz 20 · Sayfa 385

Kasas Sûresi 2. Âyet

القصص

Sohbete sor

Tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(i)

Bunlar apaçık Kitab'ın ayetleridir.

Kasas Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Kitâp denildiğinde ilk olarak Kûr’ân-ı Kerîm kastedilmektedir, ki bütün tefsirlerde de böyledir.

Kitâb-ı Mübîn ifâdesiyle her zaman açık olan ve hiçbir zaman kapanmayan âlemler kitâbından yani fiili Kûr’ân’dan bahsedilmektedir. Bu âlemde gördüğümüz şeylerin hepsi Kûr’ân’nın bir Âyet-i bir harekesi bir sûresi bir fâsılasıdır. Kûr’ân-ı Kerîm fizik yönüyle okunduktan sonra kapatılması gerektiğinden kapalı olabilir ancak mânâlar yönünden, fasih bir lisân ile açıktır, şüphesiz ve tereddütsüz olarak Hakk’tan gelmesiyle açıktır. Kûr’ân-ı Kerîm’in dört yönü vardır:

1. Mûsâf-ı Şerif olan tenzîh-i Kûr’ân’dır.

Ona bakıldığında oradan nurlar fışkırdığı görülür ancak o nûr kişiye ilim vermez işte o nûrun aydınlatmasını ilim ile geliştirmek gereklidir.

2. Elif, Lâm, Mîm kitâbıdır.

3. Fiili olarak yaşayan âlemler kitâbıdır ki tafsili Kûr’ân’dır.

4. İnsân-ı Kâmil, natık-ı Kûr’ân’dır.

Kendi bünyesinde kendini anlatan bu Âyet-i Kerîme’ ile kişi hangi mertebede ise bu Âyet-i kerîme’yi o mertebelerden değerlendirir.


نَتْلُوا عَلَيْكَ مِنْ نَبَا مُوسَى وَفِرْعَوْنَ بِالْحَقِّ لِقَوْمٍ

يُؤْمِنُونَ

(Netlû aleyke min nebei mûsâ ve fir’avne bil hakkı li kavmin yu’minûn.)

(28-3) “Mûsâ (a.s.) ve firavunun haber (ler) inden, imân eden bir kavim için Hakk ile senin üzerine okuyacağız.”


Bu Âyet-i Kerîme zâti Âyetlerdendir.

Bu Âyet-i Kerîme’yi bize doğrudan Hakk okuyor gibi düşünebiliriz ve hitâp kim okursa okusun onadır. Cenâb-ı Hakk (c.c) bire bir karşısına muhatap alarak o okuyan kişiyi eğitmektedir. “Ey Muhammed” sadece sana okunuyor şeklinde belirtilen bir isim yoktur. İşte bütün mesele burada idrâke, anlayışa ve tevhîd hakikâtine kalmaktadır. Kişi ilâhî mânâda kendi kimliğini bulabilmiş ise kendi varlığında Cenâb-ı Hakk (c.c) ona Ulûhiyyet varlığından vermiş olduğu “ve nefahtü” ye yani diğer bir ifâde ile Cenâb-ı Hakk (c.c) kendinden kendine, Ulûhiyetinden, abdiyyetine mertebesi îtibarıyla hitâp ediyor.

Bizler kendimizi ayrı varlıklar olarak gördüğümüz zaman adeta “eskilerin hikâyeleri” denildiği gibi bir gözle Kûr’ân-ı Kerîm’e bakarak okuyoruz. Oysa Kûr’ân-ı Kerîm her an nâzil olmaktadır, nüzûlu bitse Kûr’ân’da biter, böyle bir şey de söz konusu değildir.

O halde bizler Hakk’ın neresinde kendimizi bulmuş isek o mertebeden bu Âyet-i Kerîme’leri alabilmekteyiz. Beşeriyet mertebesinde isek şirk bakışı ile bakmaktayız ki o takdirde tevhîd’e ulaşmamız mümkün değildir. Tevhîd anlayışı ile idrâk etmeliyiz ki Âyetin özündeki hakikâtine ulaşabilelim aksi halde hep bizim dışımızda ve bizimle ilgisi olmayan hâdiselermiş gibi bakarız ve bağrımıza basarız, başımızın üstüne koyarız, güzel kaplamalar yapar bakar dururuz.

İlâh-î deryâ akıp gitmekte bizler ise sadece bakıp gitmekteyiz, o deryânın biraz içine girmek, suyundan içmek, o deryâyı biraz kendimiz ile birleştirmemiz gerekmektedir.

“Hak ile” derken zâhiren neyin neye ihtiyacı var ise ona o verildi şeklinde bir ifâde de doğru olmakla beraber bütün âlemler tafsili Kûr’ân olarak Hakk esmâsı üzere halkedildi demektir. Önce “Hakk” kelimesinin söylenişinde derinlerden çıkmakta olan ses, araya giren bir Lâm harfi ve ha’nın üstüne konan bir nokta ile “halk” olunca daha yukarılardan yani boğazdan çıkmaya başladı. Lâm hem halk Lâm’ıdır hem de Ulûhiyyet Lâm’ıdır. Ha’nın üstündeki nokta ise, birey-varlık noktasıdır. Bu nedenle âlemlerin batını Hakk zâhiri halktır. Mûsâ’da, Fir’âvn’da bu hakikât içindedir yani Mûsâ’nın da Fir’âvn’un da hakikâtinde bâtınen Hakk zâhiren halk vardır. Zuhurları böyle olmakla esmâ-i ilâhîyyeleri birbirine zıt olduklarından sûretteki davranışları da zıt olarak çıkmaktadır.

“Ve hel etâke hadîsu mûsâ.” Yâni “Sana Mûsâ'nın (a.s.) haberi geldi mi?” (20/Tâhâ-9) denilirken esmâ mertebesinin hakikâtlerini hâlâ anlamadın mı? uyarısı var iken burada artık bunları sana anlatalım denilmektedir.

“Hakk ile senin üzerine okuyacağız.” İlmi İlâhiyye de mevcud bu “İlâh-î-Muhammed-î” bilgileri senin halkıyyetin üzerine, bâtından zâhirine (Hakk) esmâsı cihetinden zuhura çıkarıp-okuyup öğreteceğiz.

Bu hakikâtlerde bütün bir ümmet için değil bir kavim içindir ki onlarda bâtınen mü’min olmuş olanlardır. Buradan da yakîyn’e geçerek îkân sâhibi olmak gereklidir.

Ahireti fiziki anlamda gören kimse yoktur, ancak halleri kendilerine bildirilen kimselerin sözlerine itimad ederek ve o sözleri yaşamımızda müşahede etmeye çalışarak bu yakîyn’i elde etmeye çalışmalıyız.

Zâhiren bütün müslümanlara olan bu hitâplar burada da “yu’minûn” ifâdesiyle belirtildiği üzere batıni olarak yani hususi olarak özde olan “ikân-yakîyn” ehline’dir.


Yeri gelmişken, Âyet-i Kerîme’de bahsedilen, hakikatlerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur düşüncesiyle, (1996) senesinde yazılan, “İslâm, İmân, İhsân, İkân.” İsimli küçük kitabımızın baş tarafından bir bölümü de nakletmeyi uygun gördüm İnşeallah faydalı olur.


Euzü billâhi mineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdüllillâhi rabbil âlemîn vessalâtu vesselâmu alâ resûlina muhammedin ve alâ alihi ve eshabihi ecmaîn Muhterem okuyucum, evvelâ Cenâb-ı Hakk’tan cümlemiz için akıl, fikir, zekâ ve gönül genişliği niyaz ederim. Konumuz “İslâm, İmân, İhsân ve İkân”dır.

Bu düşündürücü kelimelerin açıklanmasında Yahya bin Ya’mur’dan, rivâyet edilen bir Hadîs-i şerif ile, yüce kitâbımızın 2’inci Süresi olan Bakara sûresinin ilk beş Âyeti ve ihsân’dan bahseden diğer bazı Âyetlerden de Yararlan-

mak istiyoruz. Daha ziyade dikkatimizi çeken “İHSÂN” kelimesidir. Yahya bin Ya’mur; Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)dan, o da babası Ömer İbnu’l-Hattab (radıyallahu anh)dan rivâyet ediyor. Babam bana şunu anlattı: (Özetle) “Ben Hz. Peygamber ((a.s.).)ın yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsayah bir adam yanımıza gelip Hz. Peygamber (aleyhisselatu vesselam)ın önüne oturduktan sonra sormaya başladı:

- “Ey Muhammedi Bana İslâm hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber ((a.s.).) açıkladı;

- İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekât vermen. Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir”.

Yabancı:

- “Doğru söyledin” diye tasdik etti Sonra tekrar sordu:

- “Bana imân hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber ((a.s.).) açıkladı:

- “İmân, Allah’a, meleklerine, kitâblarına, peygamber-lerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır!” Yabancı yine: “Doğru söyledin!” diye tasdik etti.

Sonra tekrar sordu:

“Bana ihsân hakkında bilgi ver!” Hz. Peygamber (a.s.) açıkladı:

- “İhsân Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” Adam tekrar sordu:

  • “Bana kıyametin ne zaman kopacağı hakkında

bilgi ver!” Hz. Peygamber ((a.s.).) bu sefer

- “Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor” karşılığını verdi.

Yabancı:

- “Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!” dedi.

Hz. Peygamber (a.s.) şu açıklamayı yaptı.

- “Bir câriyenin efendisini doğurması, yalın ayak, üstü çıplak, fakir, davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.” Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti.

Hz. Peygamber (a.s.)

“Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.

Ben;

- “Allah ve rasulu daha iyi bilir” deyince şu açıklamayı yaptı:

“Bu Cebrâîl aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi: dedi” (“ilâ ahır”) *(1)

*(1) Kütüb-i sitti C. 1, Sahife 50, 15. No. Hadis Çok büyük anlamı ve incelik taşıyan bu Hadîs’e “Cibril Hadîs-i” de denmektedir.

Azîz kardeşlerim. Yukarıda Hadîs içinde geçen “ihsân” Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibabet etmendir.

Sen O’nu (şimdilik) görmesen de o seni görüyor, bilincine mutlaka erişmemiz gerekmektedir.

Allah’ı bilmek, müşahede etmek konusunda aşılması gereken üç önemli merhale vardır. Bunlardan birincisi

Allah’ı bilmek yani Allah’ın var olduğunu bilmektir.

İkincisi Allah’ın nasıl bir varlık olduğunu daha geniş şekilde anlayarak bilmek, imân etmektir. Üçüncüsü ise Allah’ı müşahede etmeye yolun açılışını bilmektir. Böylece müşahede, “şâhit olma” olgusuna yol açar ki bu da “eşhedü” kelimesiyle mânâsını bulur.

Cibril hadisindeki “ihsân” sorusu, ya da konusu biraz daha şümullendirilirse şu eklemleri yapmak gerekecektir:

İhsân kelimesinin biri fiziksel yaşamdaki zâhirî yani maddî, görünür mertebede, diğeri de batınî yani mânevî, ibret ve irfân bakımından olmak üzere iki anlamı vardır.

Bunlardan maddî mertebedeki zâhirî anlamı ihsân, vermek, lütfetmek, elindeki ile karşısındakine yardım etmektir.

Manevî mertebedeki batınî anlamlı ihsân ise, Allahü teâlâyı görememekle birlikte onun tarafından görüldüğünü bilmek ve bu şekilde düşünmek demektir.

İşte bu inceliği yakalayan kimse Cenâb-ı Allah’a giden yolun başlangıcını bulmuş olur. Cibrîl Hadîsi’ndeki özellik bu hususu vurgulamakta ve bizlere bütün açıklığı ile sergilemektedir.

Şimdi, namaz kılmakta olan kişinin Cenâb-ı Allah-ı görmesi veya Cenâb-ı Allah tarafından görülmesi olayına şöyle bir şekilde yaklaşalım. Genelde bir kişi, diğer bir kişiyi veya bir şeyi görüyorsa hedef tutmuş demektir. Bu takdirde o görünen kişinin veya şeyin de kendisini görmesi gerekir. Ya da daha ihtiyatlı bir ifâdeyle, burada görebilirlik hükmü geçerlidir. Ancak genelde böyle olmakla beraber çeşitli sebeblerle hedefler kitlenemeyebilir. Bunun pek çok sebeblerl olabilir. Hatıra gelebilen olasılıklar;

a) kişinin gözündeki gözlük uygun değildir, b) gözde katarakt, miyop, hipermetrop veya asügmat rahatsızlığı vardır, c) hava kararmış veya sisli olabilir,

d) göz kapağı kapalıdır, e) kördür v.s.

Bu varsayımlara daha pek çokları eklenebilir. Ama inkârı mümkün olmayan bir gerçek vardır ki o da Allah-ı azimüşşanın bizleri ve her şeyi her dâim görmekte oluşudur. İşte biraz evvel ifâde ettiğimiz hedef kitlenmesi olayı Allah c.c. tarafından gerçekleştiğine göre bizlerin de O’nu görebilirlik hükmü gereğince görmemiz icabeder.

İnsânlığın ezeli arzusu olan, Allah-ı görmek sırrının kapısı, ihsan ifâdesindeki gizli mânâ ile aralanmıştır. Ama buna rağmen o kapıdan girerek, O’nu göremiyorsak yukarda sıraladığımız veya daha sıralayamadığımız hallerle hastayız demektir.

İşte başlangıçtan beri “İhsân” nedir? Ne demektir? diye açmaya çalıştığımız konunun önemi şimdi biraz daha artmıştır sanırım.

İlerdeki bölümlerde “İhsân” ile ilgili izahatımıza devâm edecek olmakla beraber başlangıçta bu konu için yararlanacağımızı söylediğimiz Bakara sûresinin ilk Âyetlerine değinelim.

Bakara sûresi, bilindiği gibi Kûr’ân-ı Kerîm’in 2’nci Sûresi’dir, içerisinde Hz. Mûsâ’nın inekle ilgili bir hikâyesi bulunduğundan “Bakara” yani “inek” Sûresi diye adlandırılmıştır.

Bak-ara şeklinde telaffuz edilmesi halinde bizleri başka bir gerçekle karşı karşıya getiren bu Sûre, sanki okuyucuyu ikaz etmekte, başından sonuna kadar “bak-ara” demekte hatta daha geniş mânâsıyla da bütün Kûr’ân-ı Kerîm-i başından sonuna kadar bakıp aramamız istenmektedir. Yoksa onu süslü, işlemeli muhafazalara koyup duvarlara asmamız tabii ki değil. Bakıp aranılacak bir kitâbın öncelikle açılmasının gerekeceği pek tabiidir.

Açma olgusu da işte “Fatiha” süresiyle, açmak

mânâsına gelen “Fatiha” kelimesiyle yerine getirilmektedir. Tesadüfle açıklanamayacak bu oluşumların hatırlanma-sından sonra Bakara sûresinin ilk Âyetlerine şöyle bir göz atalım.

“Elif, Lâm, Mim” (Sûre 2 Âyet 1) huruf-u mukattaa diye tâbir olunan, bugünkü bilgilerimizle açıklayamadığımız bu harfler Kâmil insânın isimlerinden bir isimdir. Bunlardan (elif) Ahadiyet mertebesini, (lâm) Lâhut mertebesini, (mim) Makam-ı Muhammediyi temsil ediyor.

Aynca bir bakıma bu âlemlerin koordinat noktalarınıda belirtmektedirler.

Elif dediğimiz zaman (eski bilgilerimizi tazelemeye çalışırsak) bunun 12 noktadan oluştuğunu, ilk 7 noktasının ettur-u seb’a (yedi tur) denilen nefsin 7 mertebesini, sonra gelen 5 noktanın da hazarat-ı hamse (beş hazret) mertebesini} ifâde etmekte olduğunu hatırlarız. *(2)

*(2) “İrfan mektebi” adlı kitâbımızda anlatıldı.

Cenâb-ı Allah’ın elif yani Ahadiyyeti ile tenezzülünden sonra lâhut âlemini, diğer bir ifâdeyle Vahidiyet ve sıfat âlemlerini, sıfat âlemi de bu âlemleri meydana getiriyor. Böylece hakikât-i Muhammed-i bütün mertebeleriyle zuhura gelmiş bulunuyor. Bu bakımdan “elif lâm mim” in her biri ayrı bir kitâp; Kûr’ân-ı Kerîm’in kendisi bir kitâp, İnsân-ı kâmil dahi bir kitâptır.

Kûr’ânı Kerîm Bakara Sûresi 2. sûre 2. Âyette;

“zalikel kitâbü lâ reybe fîhi huden lil müttekıyne”

“Bu o kâmil kitâptır ki ALLAH tarafından gönderildiğine şek ve şüphe yotur. Takva sâhiplerine (şirk, günah, ve kötülüklerden korunanlara, ALLAH’tan korkan, sakınan ve gereği gibi kulluk edenlere) hidâyettir, yol göstericidir.”

Buradaki ittikayı yani sakınmayı mânevi yönüyle yorumlamak, kendi varlığının hakikâtinin, Hakk’ın hakikâti olduğunu unutmaktan sakınmak, gaflete ve nefsaniyetine yenik düşmekten sakınmak, varlığındaki mevcudun bizatihi Hakk’ın varlığı olduğunu idrâk ederek hayâtını sürdürmek şeklinde anlamalıdır.

Kûr’ân-ı Kerîm Bakara Sûresi 2. sûre 2. Âyette;

“elleziyne yu’minune bil ğaybi ve yukıymunessalate ve mimma rezaknahüm yünfikune” Evvelâ bunu, hemen bütün Kûr’ân-ı Kerîm’lerin Türkçe açıklamalarındaki izah şekliyle tercümesini yapalım ve sonra da bu izahlardaki bir eksikliği ve hemen de çok önemli bir eksikliği dile getirelim. Genelde bu Âyet “O takva sâhipleri, yani ittika edenler, sakınanlar ki gaybe imân edenler ve namazı dosdoğru kılanlar ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan ALLAH yolunda sarf ederler,” şeklinde açıklanmaktadır. Ve ilk okumada da ne demek istendiğinin anlaşıldığı sanılır. Oysa ki, burada küçücük bir takı ile oynayarak mânâ başka bir zemine kaydırılmaktadır.

Arapçada “be” takısı, “ile”, “birlikte”lik anlamında kullanılır. “bil gaybi” deyince de, “gaybı ile” diye tercüme edip “gaybı ile imân ederler” demek yerine, cümle düşüklüğü yapıldığı zannı ya da gayba imânın daha inandırıcı bulunması nedeniyle “gayba imân ederler” şeklinde tercümelerle karşılaşılmaktadır. Eğer “gayba imân ederler” denmek istenseydi yü’mimüne bil gaybi yerine yü’minünel gaybe denirdi.

Demek ki burada yüce ALLAH’ımız tarafından vurgulanmak istenen sadece “gaybe imân” değil; kişinin kendi “gaybı ile” imân ve gaybı tasdik söz konusudur.

Az yukandaki izah tarzı ALLAH’ın gaipte olduğunu düşünenler için doğrudur. Ama... acaba... ALLAH (c.c) gerçekten sadece gaipte midir?

Kûr’ân-ı Kerîm Nur Sûresi 24. sûre 35. Âyette;

(allahü nurüs semavati vel ardı)

“ALLAH c.c. göklerin ve yerin nurudur” Kûr’ân-ı Kerîm Bakara Sûresi 2. Sûre 115. Âyette;

(ve lillâhil meşriku vel mağribü feeynema tüvellu fesemme vechullahi innallahe vasi’un aliymün)

“Doğu da batı da ALLAH’ındır c.c. nereye dönerseniz ALLAH’ın vechi orasıdır. ALLAH c.c. herşeyi kaplar ve herşeyi bilir.” Bunlar ve benzeri birçok Âyetler ALLAH’ın c.c. sadece gaipte olmadığının açık ifâdeleridir.

Kûr’ânı Kerîm Haşr Sûresi 59. sûre 22. Âyette;

“alimül ğaybi veşşehadeti”

“O, görüleni de görülmeyeni de bilendir.” dendiğinde Âlemlerin; biri gâip âlemi, diğerinin de şehadet yani müşahade âlemi olmak üzere iki türlü olduğunu öğreniyoruz.

Eğer bir şey görülmüyor veya görülemiyorsa ona imân söz konusu olabilir. Ama görünüyorsa ona imân edilmez, şahitlik edilir veya müşahede edilir.

İşte cennet, cehennem, alın yazısı, melekler, arş, sırat köprüsü, mahşer v.s gibi varlıklara imân söz konusudur. Ama maddi olan varlıklara şehadet edilir, müşahede edilir.

Peki “eşhedü en lâ ilâhe illâllah” deyince ne oluyor?

Yani “ALLAH’tan cc başka ilâh olmadığına şahidim” dediğimizde, yukarda gaiplik ve şahitlik diye vasıflandırdığımız hallerden ikincisini yani görüyormuş-çasına şâhit olma halini kabullenmiş oluyoruz.

Eğer o niyetle söylemesek “şahidim” yerine “imân ediyorum” dememiz gerekecekti.

Âlemler düzeyinde ki bu gâiplik ve müşahede, aynen insânlar için de geçerlidir. Her birimizin eti, kemiği, derisi, saçı zâhirimiz yani şehâdet âlemimiz; rûhi durumumuz,

aklımiz, nefsimiz, gönlümüz de gayb âlemimiz olmaktadır.

Her hâlükarda gerçek olan şudur, ki müşahede âlemi (insânın kendisi dahil) sınırlı yani sonlu, gâip âlemi (yine insânınki dahil) sınırsızdır, sonsuzdur.

Bütün bu anlatılanları bir cümle ile özetlersek gerekirse diyebiliriz ki; imân gaybedir, şehadete imân gerekmez. Bu bakımdan eğer biz bu âlemde Hakk’ın varlığını müşahede ediyorsak imânâ gerek kalmıyor, imân düşüyor, imân görevini yerine getirmiş müşahedeye dönüşmüş oluyor.

Belirli çalışmalar ve riyazatlar sonunda Hakk’ı müşahede edemeyip ALLAH’a hâlâ imân yollu yaklaşmaya çalışıyorsak ondan epeyce uzaktayız demektir.

Hâzır olana imân garip bir iştir. Ama eğer biz ALLAH’ı müşahade etmeden “Eşhedü” kelimesini söylüyorsak, affınıza sığınarak biraz yalancı ve gaflet ehli olmuyor muyuz?.....

Bizler bu âleme “Cenâb-ı ALLAH”ı müşahede etmek ve onu tanımak için gönderildik. Yoksa Hakk teâlâ bizleri esmâ âleminde bırakırdı. Yani “rûhlar” âleminde kalırdık. Oradan da cennete veya cehenneme gönderilirdik.

Demek ki bizler zâhirimizle şehadet âlemini ve ora da rabbımızı müşahede ediyoruz. Gaybımızla da Hakk’ın varlığını gayb âleminde idrâk ediyoruz. Neticede bunu başarabilen veya başaramayan yine insânın kendisi oluyor.

Yani kendini bilen, nefsini bilen, Rabbini de bilmiş oluyor, Efendimizin buyurdukları gibi “men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu” “Kim ki nefsine ârif oldu o ancak rabbine ârif oldu.” Âyetin “gaybe imân” veya “gaybı ile imân” diye çevrilen bölümünün kısa izahından sonra “Namazlarını dosdoğru kılarlar” ifâdesinı ele aldığımızda; bunun da biri zâhiri, diğeri batıni iki anlamı bulunduğunu görüyoruz.

Zâhiri anlamda namazın kılınışı sırasında “tadil-i erkân”a (namazın hareketlerinin düzenli olması) uyulması

gerektiği vurgulanmaktadır. Namazın şekli olarak dosdoğru bir şekilde nasıl kılınacağı çok önemli bir husus olmakla beraber, batıni yönden düşüncedeki fikirdeki doğruluk da bir o kadar, belki de daha fazla önemlidir. *(3)

*(3) “Salat, Namaz” kitâbımızda izahat verildi Gerçekten istediğimiz kadar namazın rükünlerine tamamen uyalım, elimizi, ayağımızı, yani dışımızı düzgün tutalım ama ya içimiz eğriyse, düşüncelerimiz başka yerlerde ise namazımızın sıhhatiden emin olabilir miyiz?

Âyet-in devamında “Ve onlara verdiğimiz nimetlerden, rızıklardan yerli yerince infak ederler” mevcuttur.

Demek ki nafaka verecek kadar bir varlığa sâhip olan bir müslüman, bu rızkından diğer ihtiyaç sâhiplerini de rızıklandıracaktır. Bu rızık maddi olabileceği gibi kendini tanıma bilgisi, Mârifetullah bilgisi gibi mânevi yönleri de olabilir. Çünkü verilen bu çeşit bilgide rûhun rızkını temin etmiş oluyor ki bu ebedi bir rızıktır. Karnı doyan bir kimsenin bir kaç saat sonra açıkması mukadderdir. Ama Mârifetullah olan rızık ebedi olarak verilmiş veya kazanılmış rızıktır.

Kûr’ân-ı Kerîm Bakara Sûresi 2. Sûre 4. Âyette;

“velleziyne yu’minune bima ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike ve bi’l ahireti hüm yukinune”

“Onlar sana indirilen Kûr’an’a senden önce indirilen kitâplara imân ederler ve ahireti şeksiz bilirler.” Buradaki “imân” kelimesininde biraz açılmasında fayda vardır: İmân’ın; taklidi imân, tahkiki imân ve yakin “ikân” olmak üzere birbirini tâkip eden 3 aşaması vardır.

- Bunlardan taklidi olan imân aileden, yakın çevreden, okuldan vs den genelde daha çocukken işitilerek öğrenilir.

- Böylece kişide, ALLAH’ın varlığı ve bilinci oluşmaya

başlar. Yaş ilerledikçe düşünce ve idrâktaki gelişmeye paralel olarak çevredeki varlıklar müşahede edilmeye başlanır. Bunların varoluşları, yaşam ve gelişme tarzları, bir süre sonra şekil değiştirmeleri dikkati çeker. Sebep sonuç ilişkileri kurulmaya başlanır. Bütün bu oluşumların kaynağının bulunması, ALLAH bilincini iyice geliştirir. Bütün bu çalışmalar, insânın tahkik safhasını oluşturur.

- Bundan da ileri gidildiğinde “ikân” denilen “yakîyn” mertebesine ulaşılır, varlığın hakikâtine vakıf olunur.

Gaybe, imân ile yaklaşılır, müşahede de ise şehâdet edilir. Yani gözle görülene şâhitlik, görülmeyene de imân edilir.

İmandaki 3 safhayı Kûr’ân-ı Kerîm’le somutlaştırırsak;

- birinci haldeki yani taklidi imân safhasındaki kişi, “evet bu Kûr’ân-ı Kerîm’dir” der ve öperek başının üzerine koyar, hürmet eder ve bir köşeye bırakır.

- İkinci haldeki yani tahkiki imân safhasındaki kişi Kûr’ân-ı Kerîm’i alır, açar, okur, hükümlerini yerine getirmeye çalışır yapabildiği kadarını yapar hayli gayret sarfeder.

- Üçüncü haldeki yani “ikân”, “yakîyn” safhasındaki kişi imânı, imânı demeyelim de imân üstü yaşamı, Hadîs-i Şerifte belirtilen, “el insânü vel kûr’ânü tev’emânü” dedikleri hakikâtin zuhura çıkmasıyla olur. Yani “insân ve kûr’ân bir *(4) bâtında doğan ikiz kardeş gibidirler”

*(4) Lübb-ül özün özü. Sayfa 30.

Tabii ki buradaki bâtın, insânın zâhiri için ana rahmi, batınî yönü ve Kûr’ân-ı Kerîm için ise “Bismillâhirrahmâ-nirrahîm” deki “Rahmân’ın rahmi”dir, yani “Ulûhiyyettir”.

Hakk’ın zâtından doğmak yani (zuhura gelmek) nedeniyle ikiz kardeş olan “Kûr’ân” ve “insân”dan; Kûr’ân-ı Kerîme ALLAH’ın kelâmı “kelâmullah” denmesine karşılık; insâna da “habibullah”, ALLAH’ın habibi ve “Kûr’ân-ı nâtık” yani “konuşan Kûr’ân” denmektedir.

Sen ona korkma de kûr’ân-ı nâtık, gönül kâ’be’sine gir ol mutabık, devreyle ol kâ’be’nin etrafını, devrederler bir gün gelir şems-i zâtını.

Şehâdet âleminde zuhura gelen bu iki “zât-i tecelli” imân yoluyla birbirlerine yaklaşıp hakikâtlerini idrâk ederler, böylece “likâ” mülâki (buluşma) yakîyn meydana gelmiş olur.

Yakîyn mertebesinde imândan söz edilemez, çünkü imân (biri imân eden, diğeri de imân edilen olmak üzere) ikiliği gerektirir. Halbuki tasavvufta “tevhid” yani birlik esas olduğuna göre bu ikilik ne şekilde tekliğe indirilecektir?

Bir düşünürün “çık aradan, kalsın yaradan” diye çok derin ve özlü bir sözü vardır. Yani kulun kendisini idrâk mertebesinde aradan çıkarması gerekmektedir. Bu takdirde “kul” var zannettiği kendi varlığını, kafasındaki, zihnindeki izafi benliğini, nefsi benliğini ortadan kaldırabilirse, ortada sadece “İlâhî benlik” kalacaktır ki, insan’ın gerçek kimliği budur.

İşte bu bakımdan gerçek tevhide ulaşılınca imân düşmektedir. İmân ile hareket etmeye çalışılıyorsa ikiliğin hüküm sürdüğü bir yaşam tarzına devâmediliyor demektir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, kişi, kendi bulunduğu yeri bilmeli, derecesini aşan durumlara tevessül etmemeleridir. Zîra zemin kaygandır, kılavuzsuz yola çıkılmamalıdır.

Meselelerin iyi anlaşılması ve yerinde değerlendirilmesi lâzımdır, şeriat ve tarikat mertebelerinde mutlaka imân vardır, hakikât ve mârifet mertebelerinde ikân meydana geldiğinden; imân kendiliğinden müşahedeye dönüşmek-tedir.

Devam ediyoruz “ve bi’l ahireti hüm yukinune” Yani “ahirete de yakîyn bir imânla imân ederler,” diye çevirebileceğimiz Âyetin son bölümünde; “yakîyn

ifâdesiyle yaklaşırlar ve öyle müşahede ederler” de diyebiliriz. Yani Hazret-i Rasulüllahın Kûr’ân ve Hadîslere dayanarak bildirmiş olduğu ahiret hukukunu sanki görüyorlarmış gibi yakıyn olarak müşahede ederler.

Şurası bilinmelidir ki, yakîyn bilgisinin dışındaki bütün bilgiler naklidir. Nakledilen bilgilerle sağlanılan yakınlığa, “bilmel yakın” denilirse; bunun da ilerisi, “ilm-el yakîyn”, “ayn-el yakîyn”, ve Hakk-el yakîyn” olmak üzere 3 aşaması vardır. Bunlardan ilm-el yakîyn, konuya akliyle, bilgisiyle, rûhuyla o bilgiye varmak özüne ulaşmak demektir. Kısacası ilimle yaklaşmaktır. Ayn-el yakîyn, görerek yaklaşmayı ifâde eder.

Hakk-el yakîyn ise bilginin sâhibi olmak, kendisi olmak demektir.

Buna şekeri misal gösterirsek: Birincisi şekeri târif etmektir, İkincisi şekeri tatmaktır, yemektir, görmektir. Üçüncüsü de şekerin kendisi olmaktır, yani şeker olmaktır.

İşte Âyette bahsedilen “yakîyn”, yakın değil, gerçek yakîyn “hüve hüvesine o” olmaktır.

Ariflerden birisine “yakîyn nedir”? diye soruldugunda, “el yakîynü hüvel Hak” yani “O Haktır” cevabını vermiştir.

Böylece ahireti de yakîyn haliyle yaşamaktadır her an ölecekmiş gibi yaşamaktır. Yaşantısını bu düzen üzerine oturtmuş olan kimseler yani yakîynlar, müşahade ehlidirler, her şeyi o mertebeden değerlendirirler.

Kûr’ân-ı Kerîm Bakara Sûresi 2. Sûre 5. Âyette;

ulâike âlâ hüden min rabbihim ve ulâike hümül müflihune “işte bu vasıfta olanlar Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve ancak onlar felah bulmuşlar, kurtuluşa ermişlerdir.” Genel anlam bu olmakla beraber, yani namazını

dosdoğru kılıp, kötülüklerden korunup, günahlardan kaçındıktan ve sevaplarını çoğalttıktan sonra ALLAH’a iyi bir kul olma yolunda kendilerini kurtarmışlardır.

Batıni mânâda felâh bulmak ise kişiyi nefsinin tasallutundan, nefsi benliğinden, birimsel benliğinden, izafî benliğinden kurtararak yerine Hakkın kâim olmasını sağlamaktır. Diğer bir ifâdeyle kişi beşeriyetinden kurtularak Ulühiyetine yükselmesi ve İlâh-î benliği ile huzura kavuşmasıdır.


Burada bu bilgiyi keserek yolumuza devam edelim. Dileyen bu küçük kitabın devamını internetten indirerek okuyabilirler ve oldukça da faydalı olur.

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)