Vekâleti-mraetu fir'avne kurratu ‘aynin lî velek(e)(s) lâ taktulûhu ‘asâ en yenfe'anâ ev netteḣiżehu veleden vehum lâ yeş'urûn(e)
Firavun'un karısı şöyle dedi: "Bana da, sana da göz aydınlığı (bir çocuk)! Sakın onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz." Oysaki onlar (olacak şeylerin) farkında değillerdi.
Firavun'un karısı (sepetin içinden çocuk çıkınca kocasına), "İkimizin de gözü aydın! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlad ediniriz" dedi. Halbuki onlar işin sonunu sezemiyorlardı.
Bu ayet, Firavun'un karısının Hz. Musa'yı bulduğunda gösterdiği tepkiyi ve onun geleceğine dair umutlarını dilbilimsel olarak ele almaktadır. Özellikle 'kurratu aynin' ifadesi, sevinç ve teselli anlamlarını derinlemesine yansıtırken, 'yenfeana' ve 'nettehizehu' kelimeleri geleceğe yönelik beklentileri ve sahiplenme arzusunu vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kurra' kelimesinin asıl anlamının 'sakinleşmek, durulmak' olduğunu belirtir. 'Kurratu aynin' ifadesi ise, gözün sevinçten ve huzurdan dolayı sakinleşmesi, gözyaşının durulması ve böylece gönlün ferahlaması anlamında kullanılır. Ayette Firavun'un karısının Hz. Musa'yı gördüğünde hissettiği büyük sevinci ve gönül rahatlığını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kurratu aynin' ifadesini 'gözün serinlemesi' olarak açıklar. Araplar, sevinç ve mutluluk anında gözün serinlediğine, üzüntü ve keder anında ise ısındığına inanırlardı. Bu bağlamda, Firavun'un karısının Hz. Musa'yı bulmasıyla hissettiği derin mutluluğu ve iç huzuru mecazi bir dille anlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kurratu aynin' gibi ifadelerin Kur'an'da genellikle ilahi lütuf ve bereketin bir sonucu olarak ortaya çıkan içsel huzur ve mutluluğu ifade ettiğini belirtir. Firavun'un karısının bu ifadesi, Hz. Musa'nın varlığının kendileri için bir nimet ve gönül ferahlığı olacağına dair güçlü bir inancı yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'katl' kelimesinin temel anlamının 'can almak, hayatına son vermek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'lâ taktulûhu' emri, Firavun'un karısının Hz. Musa'nın hayatını koruma arzusunu ve ona yönelik şefkatini açıkça ortaya koyar. Bu, Firavun'un genel politikasına karşı bir duruşu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'katl'in bir canlının hayatına son verme eylemi olduğunu ve genellikle kasıtlı bir fiili ifade ettiğini açıklar. Firavun'un karısının bu yasağı, Hz. Musa'nın masumiyetine ve potansiyel değerine olan inancını vurgular, onu Firavun'un zulmünden koruma çabasını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'nef'' kelimesinin 'bir şeye ulaşan hayır ve menfaat' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yenfeanâ' ifadesi, Firavun'un karısının Hz. Musa'nın gelecekte kendilerine maddi veya manevi bir fayda sağlayabileceği yönündeki umudunu dile getirir. Bu, onun sadece bir çocuk olarak değil, potansiyel bir değer olarak görüldüğünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nef''in 'zararın zıttı' olduğunu ve 'bir şeyden elde edilen iyi sonuç' anlamını taşıdığını ifade eder. Firavun'un karısının bu sözü, Hz. Musa'nın varlığının kendileri için bir bereket ve olumlu bir katkı olabileceği beklentisini yansıtır, belki de Firavun'un zulmüne karşı bir denge unsuru olabileceği düşüncesini ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ehz' kelimesinin temel anlamının 'bir şeyi almak, ele geçirmek' olduğunu belirtir. 'İttihaz' (tefe'ul babından) ise 'bir şeyi kendine mal etmek, edinmek' anlamına gelir. Ayetteki 'nettehizehu veleden' ifadesi, Firavun'un karısının Hz. Musa'yı kendi çocuğu gibi sahiplenme, onu evlat edinme arzusunu net bir şekilde ortaya koyar. Bu, ona karşı duyduğu şefkat ve annelik içgüdüsünün bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ittihaz' fiilinin 'bir şeyi kendine has kılmak, benimsemek' anlamında kullanıldığını açıklar. Firavun'un karısının bu ifadesi, Hz. Musa'yı sadece korumakla kalmayıp, onu ailelerinin bir parçası haline getirme, ona bir kimlik ve statü kazandırma niyetini vurgular. Bu, onun gelecekteki yaşamı için kritik bir karardır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şu'ûr' kelimesinin 'bir şeyi hissetmek, idrak etmek, farkında olmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 've hum lâ yeş'urûn' ifadesi, Firavun ve çevresindekilerin, Hz. Musa'nın gelecekteki rolü ve kendileri için ne anlama geldiği konusunda hiçbir bilgiye veya sezgiye sahip olmadıklarını vurgular. Bu, ilahi takdirin gizliliğini ve onların gafletini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'şu'ûr' kelimesinin genellikle 'derinlemesine idrak etme, bir şeyin iç yüzünü anlama' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu bağlamda, Firavun ve adamlarının Hz. Musa'nın aslında İsrailoğullarından olduğunu ve gelecekte Firavun'un saltanatını yıkacak kişi olacağını bilmediklerini, bu gerçeğin farkında olmadıklarını belirtir. Bu, ilahi planın insan idrakinin ötesinde olduğunu gösterir.
Kasas Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Aynı şekilde bireysel varlığımızdaki nefsi emmâre ve levvâme gönül evlâdımız olan veledi kalbimize Cenâb-ı Hakk (c.c)’ın verdiği muhabbetin câzibesinden çıkarak onu kucaklarından atamıyorlar.
Fir’âvn ’un hanımı olan Asiye hatun eğer Mûsâ (a.s.)’ı istememiş olsa idi Fir’âvn ne kadar isterse istesin kendi yanında Mûsâ (a.s.)’ı bulunduramayacaktı belki hizmetçilerin arasına katacaktı ve ancak Mûsâ (a.s.) gerekli eğitimi alamamış olacaktı.
Nefsi emmâre gelecekte kendi yerini alacak olan zuhur mahallini ortadan kaldırmak için birçok oluşumu öldürdükten sonra gerçek zuhur mahallini öldürmesi gerekirken kendi içinden çıkan öldürülmemesi talebi ile onu öldüremedi ve kucağında büyüttü.
Bu hususla ilgili Füsus-ül Hikem, Mûsâ Fassından kısa bir bilgi sunalım.
* Ne zaman ki Fir’âvn un yakın çevresi onu deniz kenarında ağaç yanında buldu, Fir’âvn onu"Mûsâ" olarak isimlendirdi.Kıbtîce"mû" su ve “sâ” da ağaç demektir. Bundan dolayı onu yanında bulunduğu şeyle isimlendirdi. Çünkü, sandık denizde ağaç yanında duruyordu. Şimdi onun öldürülmesini istedi. Böyle olunca onun eşi Mûsâ hakkında konuştu. Ve Fir’âvn'a söylediği sözde ilâh-i söyleyiş ile konuştu. Çünkü Allah Teâlâ onu kemâl için halketti.
* Şimdi Mûsâ hakkında Fir’âvn 'a “kurretü aynin liy ve lek” (Kasas, 28/9) yani "Muhakkak o, benim ve senin için göz nûrudur" dedi. Böyle olunca onun için oluşan kemâl ile onun "ayn"ı onunla nurlu oldu. Nitekim, biz dedik. Ve boğulacağı sırada Allah Teâlâ'nın ona verdiği îmân ile Fir’âvn için de göz nuru oldu. Bundan dolayı temiz ve paklanmış olarak onun canını aldı; kötülükten onda bir şey kalmadı. Çünkü Allah Teâlâ daha günahlardan bir şey kazanmadan, îmânlı olduğu anda onun canını aldı.
* Ve onu dilediği kimseye Hak Sübhânehû kendi lütfuna bir işaret kıldı. Tâ ki hiçbir kimse ilâhi rahmetten ümitsiz olmasın! Çünkü kâfîrler topluluğunun dışında hiçbir kimse Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmaz.
* Şimdi Mûsâ ((a.s.).) Fir’âvn 'un eşinin onun hakkında; “O benim ve senin için göz nuru olsun. Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur” dediği gibi oldu ve böyle gerçekleşti. Çünkü her ne kadar onun, Fir’âvn 'un mülkünün yok olması ve soyunun yok olması, onun iki eli üzere olan nebî olduğuna her ikisinin de haberi yok ise de, Allah Teâlâ Mûsâ (a.s.) ile onları faydalandırdı.