Velleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi velikâ-ihi ulâ-ike ye-isû min rahmetî veulâ-ike lehum ‘ażâbun elîm(un)
Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.
Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı bir azab vardır.
Ankebût Suresi'nin 23. ayeti, Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerin akıbetini ele almaktadır. Ayet, bu inkârcıların Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesmiş olduklarını ve kendileri için can yakıcı bir azap bulunduğunu vurgulayarak, iman ve inkâr arasındaki temel ayrımı ve sonuçlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-F-R kökü, bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına gelir. Bu ayetteki 'keferû' kelimesi, Allah'ın varlığına, ayetlerine ve ahiret inancına dair hakikatleri örtbas etmek, görmezden gelmek ve dolayısıyla inkâr etmek anlamında kullanılmıştır. Bu, sadece bir inanmama hali değil, aynı zamanda gerçeği bile bile reddetme eylemini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): K-F-R fiili, Kur'an'da genellikle 'nankörlük etmek' veya 'inkâr etmek' anlamlarında geçer. Bu ayette, Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler için kullanılması, bu hakikatlere karşı nankörlük etme ve onları reddetme fiilini mecazi olarak ifade eder. Bu, Allah'ın lütuflarını ve uyarılarını görmezden gelme durumudur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'küfr' kavramı, Kur'an'da 'şükür' kavramının zıddı olarak ele alınır. Şükür, Allah'ın nimetlerini tanımak ve kabul etmek iken, küfr, bu nimetleri ve hakikatleri inkâr etmek, üzerini örtmektir. Bu ayetteki 'keferû' fiili, Allah'ın ayetleri ve O'na kavuşma gerçeği karşısında takınılan bu olumsuz ve reddedici tavrı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): L-K-Y kökü, bir şeye ulaşmak, bir şeyle karşılaşmak anlamına gelir. 'Likâullah' (Allah'a kavuşma) ifadesi, Kur'an'da genellikle ahiret hayatında Allah'ın huzuruna çıkmayı, O'nunla karşılaşmayı ve amellerin karşılığını görmeyi ifade eder. Bu ayetteki 'likâihi' kelimesi, bu ahiret inancını ve hesap gününü inkâr etme bağlamında kullanılmıştır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): L-K-Y kökünden türeyen 'likâ', bir şeyle yüz yüze gelmek, ona ulaşmak demektir. Kur'an'da Allah'a kavuşmak, genellikle ölümden sonraki diriliş ve hesap günü ile ilişkilendirilir. Ayetteki 'likâihi' kelimesi, bu nihai karşılaşmayı ve ahiret sorumluluğunu reddetmeyi ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'likâ' kelimesinin Kur'an'daki kullanımının, sadece fiziksel bir karşılaşma değil, aynı zamanda manevi bir yüzleşme ve hesaplaşma anlamı taşıdığını belirtir. Bu ayette, Allah'a kavuşmayı inkâr etmek, ahiret inancını ve dolayısıyla dünya hayatındaki eylemlerin sonuçlarını reddetmek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Y-'-S kökü, bir şeyden ümidi kesmek, umutsuzluğa düşmek anlamına gelir. Bu ayetteki 'yeisû' kelimesi, Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlerin, bu inkârları sebebiyle Allah'ın rahmetinden tamamen ümitlerini kestiklerini, O'nun bağışlayıcılığından ve lütfundan mahrum kaldıklarını ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Y-'-S fiili, bir şeyin gerçekleşmeyeceğine dair kesin bir kanaate varmak ve bu nedenle ondan vazgeçmek demektir. Ayetteki 'yeisû min rahmetî' ifadesi, inkârcıların Allah'ın rahmetine ulaşma ihtimalinden tamamen ümitlerini kestiklerini, çünkü inkârları sebebiyle bu rahmete layık olmadıklarını düşündüklerini veya bu rahmetin kendilerine ulaşmayacağına inandıklarını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ye's, bir şeyin elde edilemeyeceğine dair kalpte oluşan kesin inançtır. Bu ayetteki 'yeisû' kelimesi, inkârcıların Allah'ın rahmetine dair tüm beklentilerini yitirdiklerini, bu rahmetin kendileri için söz konusu olmadığını kabul ettiklerini belirtir. Bu, onların inkârlarının doğal bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): R-H-M kökü, şefkat, merhamet ve acıma anlamına gelir. Allah'ın rahmeti, O'nun kullarına yönelik geniş lütfu, bağışlayıcılığı ve iyiliğidir. Ayetteki 'rahmetî' kelimesi, Allah'ın bu geniş merhametini ifade eder ve inkârcıların bu rahmetten ümitlerini kesmiş olmaları, onların bu ilahi lütuftan mahrum kalacakları anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Rahmet, Allah'ın kullarına olan şefkat ve ihsanıdır. Bu ayette 'rahmetî' ifadesi, Allah'ın bizzat kendi rahmetini vurgulayarak, inkârcıların bu özel ve geniş rahmetten nasıl mahrum kaldıklarını belirtir. Bu, onların inkârlarının bir cezası olarak rahmet kapılarının kendilerine kapanmasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel sıfatlarından biri olduğunu ve O'nun yaratılmışlara olan şefkatini, koruyuculuğunu ve bağışlayıcılığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'rahmetî' kelimesi, inkârcıların bu ilahi şefkat ve bağışlayıcılıktan kendilerini mahrum bırakmalarını, dolayısıyla ahiretteki kurtuluş ümitlerini yitirmelerini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): '-Z-B kökü, bir şeyi engellemek, alıkoymak veya bir şeyi tatlılıktan mahrum bırakmak anlamına gelir. 'Azâb' ise, insanı rahatsız eden, acı veren her türlü cezadır. Bu ayetteki 'azâb' kelimesi, Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenlere ahirette verilecek olan şiddetli ve can yakıcı cezayı ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Azâb, bir kişiyi rahatsız eden, ona eziyet veren şeydir. Kur'an'da genellikle ahiret cezası için kullanılır. Bu ayetteki 'azâb' kelimesi, inkârcıların dünyadaki inkârlarının karşılığı olarak ahirette karşılaşacakları, onlara acı ve ıstırap verecek olan cezayı belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Azâb, bir şeyin acı verici tarafıdır. Kur'an'da 'azâb' kelimesi, genellikle Allah'ın gazabının bir tezahürü olarak, inkârcılara ve günahkârlara yönelik ilahi cezayı ifade eder. Ayetteki 'azâbün elîm' (can yakıcı azap) ifadesi, bu cezanın şiddetini ve acı verici niteliğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): '-L-M kökü, acı çekmek, elem duymak anlamına gelir. 'Elîm' kelimesi ise, çok acı veren, şiddetli elem duyuran demektir. Bu ayette 'azâbün elîm' ifadesi, inkârcılara verilecek olan azabın sadece bir ceza olmakla kalmayıp, aynı zamanda son derece şiddetli ve can yakıcı bir niteliğe sahip olduğunu vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Elîm, şiddetli acı ve ıstırap veren demektir. Kur'an'da 'azâb-ı elîm' terkibi, cehennem azabının en belirgin özelliklerinden birini ifade eder. Ayetteki 'elîm' kelimesi, inkârcıların karşılaşacakları azabın sadece varlığını değil, aynı zamanda niteliğini, yani dayanılmaz bir acı kaynağı olduğunu açıkça belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Elem, bedende veya ruhta hissedilen şiddetli acıdır. 'Elîm' sıfatı, bu acının sürekliliğini ve yoğunluğunu ifade eder. Ayette 'azâbün elîm' olarak geçmesi, inkârcıların çekecekleri azabın geçici veya hafif değil, aksine sürekli ve derin bir acı kaynağı olacağını gösterir.
Ankebût Sûresi
“Vellezîne keferû bi-âyâti(A)llâhi velikâ-ihi ulâ-ike ye-isû min rahmetî veulâ-ike lehum ‘azâbun elîm(un)” (29/23) Allah’ın âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenler var ya; işte onlar benim rahmetimden ümit kesmişlerdir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır. (29/23)
Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zatî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zati ve Sıfati olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş.
Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zat’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakkın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zat-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmasını nefes-i rahmanisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmaya umumidir.
Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zat-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esma-i ilahiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmaya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur.
Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zati hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır.
Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür.
Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfati hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zat’i, Sıfati olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zatiye, Zati Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zat-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakkın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zat’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir.
Üçüncüye gelince umumi sıfat rahmetidir. Yani birinci Zat’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfat rahmetidir; birinci Zat’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfat rahmeti. Sıfat rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilahide verilen rahmetinin Zat’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[25] “ İz- -T-B- ”