İçeriğe atla
Ankebût 25Cüz 20 · Sayfa 399

Ankebût Sûresi 25. Âyet

العنكبوت

Sohbete sor

Vekâle innemâ-tteḣażtum min dûni(A)llâhi evśânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ(s) śümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba'dukum biba'din veyel'anu ba'dukum ba'dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)

İbrahim, onlara dedi ki: "Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkar edip tanımayacak; kiminiz kiminize lanet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır."

Ankebût Sûresi

“Vekâle innemâ-ttehaztum min dûni(A)llâhi evsânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ sümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba’dukum biba’din veyel’anu ba’dukum ba’dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)” (29/25) İbrâhîm, onlara dedi ki: “Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır.” (29/25)


Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim;

Ve onlar ashâb-ı i'tikâdâttır ki, ba'zısı ba'zısını tekfir ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder. Halbuki onlar için nusret eden yoktur. Zîrâ i'tikad olunan ilâh için, diğer i'tikâd olunan ilâh hakkında bir hüküm yoktur (25).


Ya'nî akıl sahibi olan ashâb-ı i'tikâdât birbirini beğenmediklerinden tekfir ve tel'în ederler. Yani küfür ederler ve mel’unluklarına kasd ederler, öyle görürler. Zîrâ herbirisi kendi i'tikâdınca Hakk'ı bir türlü tasavvur edip, o surete hasretmişlerdir. İşte zahirdeki ihtilafın ana kaynağı budur. Bir grup ötekini küfür ile itham ediyor, öteki onu bilmem ne ile telin ediyor. Elbette birinin tasavvuru diğerininkine uymaz.

Binâenaleyh aralarında dâima ihtilâf zuhur eder. Halbuki onların kendi îcadları olan ilâh-ı mu'tekadleri tarafından onlara yardım eden yoktur. Yani kendi ilahları olan icadları o anlayışları kendilerine yardımcı da olmaz. Zîrâ o i'tikadlar, o akıl sahiplerinin îcâd ettikleri bir takım yalancı ilahlardır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” (İsrâ, 17/22) buyurup, ilah meydana getirmekten nehy eyler.

Ve onlara yardım eden olmaması dahî, bir i'tikadın diğer i'tikâd üzerinde te'sîri olamamasındandır; yani bir grubun itikadı şöyle diğer grubun itikadı böyle olursa hiç birisinin var ettikleri Rabları kendilerine yardım etmez. Dolayısıyla ne onunki ona yardım eder ne de diğerinin ki ona yardım eder. Zîrâ ikisi de ilâh-ı mec'ûldür ve birbirinin zıddıdır; Yani kendi akıllarında ürettikleri ilahlardır ve mec'ûliyyette müsâvîdir.

Binâenaleyh, bir ilâh-ı mec'-ûl, diğer ilâh-ı mec'ûlü (vücuda getirilmiş) başkalaştırma edip, kendi suretine tahvil etmekle kendi mu'tekıdine yardım edemez. Bu ilâhlar yekdiğerine mütekâbil olup, biri diğerinde tasarruf edememekle, ashâb-ı i'tikâdât aralarında tebâguz ve tenâkür mevcuttur. Birbirlerine buğuz etmek ve birbirlerini inkar etmek mevcuttur.

Bu ibarede (Ankebût, 29/25) kelâmı, âyet-i kerîmedir. …

Cenâb-ı Şeyh Fusûs'un ibaresi tarzında îrâd edip, Kur'ân'ın özünü beyan buyurmuşlardır.[27] “ İz- -T-B- ”


Halbuki ilâh-ı mu'tekad, ona nazır olan kimse için masnû'dur. O, onun san'atıdır. İmdi i'tikâd ettiği şey üzerine onun senası, onun kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'tekadi zemm eder. Ve eğer insaf ede idi, onun için bu vâki' olmaz idi. Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'büd-ı hâs sahibi, Allah hakkında i'tikâd ettiği şeyde, kendinin gayrine i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek câhildir. Zîrâ eğer Cüneyd'in dediği “levnün mailevnün inaehu” kavlini arif olaydı, onun i'tikâd eylediği şeyi, her bir i'tikâd sâhibi-ne teslîm ederdi. Ve Allah Teâlâ'yı, her surette ve her mu'tekadde arif olurdu. Binâenaleyh o, ya'nî ma'bûd-ı hâs sahibi, zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim" buyurdu ki, İster ıtlak etsin, ister takyîd etsin, ona ancak kendinin mu'tekadi suretinde zahir olur demektir (32),

Ya'nî sâhib-i itikadın tahayyül ederek nazır olduğu ilâh yani hayalinde tahayyül ederek nazar ettiği baktığı kabullendiği ilah kendi tarafından tasni' olunmuştur, kendi tarafından meydana getirilmiştir. Ve bu hayali olan ilah bu kimsenin san'atından ibarettir. Bu ilâh üzerine sena ettiği vakit, kendi nefsi üzerine sena etmiş olur. Yani ilahını övmüş olduğu zaman kendi nefsini övmüş olur, çünkü ilahı kendi nefsi yapmış oldu, tahayyül etti. îşte bundan dolayı o kimse, kendi itikadında ıcâd ettiği ilâhdan başkasını kabul etmez; ve başkasının itikadında mec'ûl olan ilâhı kötüler (zemm) eder.

Nitekim Kur'ân-i Kerim’de ashâb-ı i'tikâdın hâline işâreten buyurulur: يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ (Ankebüt, 29/25) ya'nî "Ba'zınız ba'zısını tekfir ve ba'zınız ba'zisını tel'în eyler" yani bazınız bazınızı küfür ile itham eder, bazısını da tel’in eder. Ve eğer bu mu'tekıd, yani itikad eden bu kimse insaf ede idi, i'tikâdâttan hiçbir itikadı kötülemez idi. Şu kadar var ki, bu itikadında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın sahibi, Allah hakkında başkalarının i'tikâd ettiği şeyde kendi mutekadinin gayrine itirazından dolayı, bu zemininde şübhesiz câhildir. Çünkü Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin ya'nî "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini arif olaydı, herbir i'tikâd sahibinin itikadında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mutekadi de teslim eder idi. Yani ona karşı çıkmaz sen de haklısın derdi.

Fakat Hakk'ın mezâhirin isti'dâdı hasebiyle zahir olduğunu bilmedi, yani Hakk’ın zuhurda olan görünenin kabiliyetine göre zahir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdik ve kendinin gayri bulunan mezâhirde vâki' olan tecellîsini inkâr etti. İşte bu güngü kavgalar gelecekte de devam edecek kavgaların hepsi şu anlayıştan çıkmaktadır. Eğer herkes karşısındakininde Hakk’ın hayel de olsa biz zuhuru olduğunu ve ona itikad ettiğini bilse kmse kimsenin haline girmez. Kimse kimse ye de kendi ilahını zorla kabul ettirmeye kalkışmaz. Ve Allah Teâlâ'yı her surette ve her mu'tekadde arif olma­dı.

Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâs sahibi, yani kendine has olan mabud sahibi sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikâddan her birisi sâhib-i zann olduğu için Allah Teâlâ "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu.

Ya'nî kul Hakk'ı kendi itikadında ister ıtlak, mutlak olarak ve ister takyîd etsin, Hak ona ancak kendi i'tikâd etmiş olduğu surette zahir olur, demektir. Ya'nî kul, cemî'-i mutekadât suretlerinde Hakk'ın mütecllî olduğunu i'tikâd ederse. Ona ıtlak üzere tecellî eder. Ve eğer i'tikâd-ı hâs ile takyîd ederse, yani kendine has itikadı ile kayıtlarsa Hakk’ı o kimseye onun i'tikâd-ı mukayyedi suretinde tecellî eyler. Yani mukayyet itikadı suretinde tecelli eder.[28] “ İz- -T-B- ”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)