Vekâle innemâ-tteḣażtum min dûni(A)llâhi evśânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ(s) śümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba'dukum biba'din veyel'anu ba'dukum ba'dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)
İbrahim, onlara dedi ki: "Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkar edip tanımayacak; kiminiz kiminize lanet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır."
(İbrahim onlara) dedi ki: "Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (geldiğinde) ise, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer cehennemdir. Ve hiç yardımcınız da yoktur."
Bu ayet, şirk koşmanın dünya ve ahiret boyutundaki sonuçlarını ele almaktadır. Özellikle put edinmenin geçici bir sevgi bağı oluşturduğunu, ancak kıyamet gününde bu bağın düşmanlığa ve lanetleşmeye dönüşeceğini vurgulamaktadır. Ayet, bu durumun kaçınılmaz sonucunun cehennem olduğunu ve hiçbir yardımcının bulunmayacağını bildirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İttihaz (اتخاذ), bir şeyi kendine edinmek, almak veya kılmak anlamına gelir. Ayetteki 'ittahaztüm' ifadesi, müşriklerin Allah'tan başka putları kendilerine ilah edinmelerini, onları birer sığınak ve medet umma nesnesi olarak kabul etmelerini ifade eder. Bu, sadece fiziksel olarak almak değil, aynı zamanda kalben benimsemek ve onlara yönelmek anlamındadır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İttihaz (اتخاذ), bir şeyi başka bir şeyin yerine koymak veya onu bir amaç için kullanmak demektir. Burada putların 'ittihaz' edilmesi, onların ilahlık vasfına sahip olmamalarına rağmen, ilah gibi muamele görmeleri ve dünya hayatında bir tür 'sevgi bağı' (meveddet) oluşturma aracı olarak kabul edilmeleridir. Bu, hakikatin tersine çevrilmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Vesen (وثن), put demektir. Araplar, taştan veya ağaçtan yonttukları, üzerine tapındıkları heykellere vesen derlerdi. Ayetteki 'evsânen' kelimesi, müşriklerin Allah'ın dışında ibadet ettikleri, kendilerine fayda veya zarar veremeyen cansız varlıkları ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Evsân (أوثان), putlar demektir. Bu kelime, genellikle taş veya ağaçtan yapılmış, tapınılan heykeller için kullanılır. Ayetteki kullanımı, bu putların dünya hayatında insanlar arasında bir 'meveddet' (sevgi) bağı oluşturma aracı olarak görüldüğünü, ancak bu bağın gerçekte batıl olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'vesen' (çoğulu 'evsân'), Allah'ın dışında tapınılan her türlü nesneyi ifade eder. Bu, sadece somut heykelleri değil, aynı zamanda Allah'a ortak koşulan soyut kavramları veya varlıkları da kapsayabilir. Ayetteki 'evsânen' kelimesi, müşriklerin Allah'a ortak koştukları ve bu ortaklık üzerinden bir sosyal bağ kurdukları putları işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Meveddet (مودة), sevgi ve dostluk anlamına gelir. Bu ayetteki 'meveddete beyniküm' ifadesi, müşriklerin putlara tapınma eylemini, kendi aralarındaki sosyal bağları ve dostlukları pekiştirmek için bir araç olarak kullandıklarını gösterir. Bu sevgi, Allah rızası için değil, dünyevi çıkarlar ve sosyal uyum için kurulmuş, dolayısıyla geçici ve aldatıcı bir sevgidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Meveddet (مودة), kalpte yerleşen sevgi ve muhabbettir. Ayetteki 'meveddete beyniküm' ifadesi, putlara tapınmanın, müşrik toplum içinde bir tür dayanışma ve karşılıklı sevgi oluşturduğunu, ancak bu sevginin temelinin batıl olduğu için kıyamet gününde düşmanlığa dönüşeceğini belirtir. Bu, dünya hayatındaki sahte bir birliğe işaret eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Meveddet kelimesi, Kur'an'da genellikle samimi sevgi ve dostluk anlamında kullanılır. Ancak bu ayette, putlar aracılığıyla kurulan 'meveddet', gerçek bir sevgi değil, şirk üzerine kurulu, geçici ve aldatıcı bir bağdır. Bu bağ, kıyamet gününde yerini nefrete ve lanetleşmeye bırakacaktır, zira temeli sağlam değildir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Küfr (كفر), bir şeyi örtmek, gizlemek veya inkar etmek anlamına gelir. Ayetteki 'yekfüru ba'dukum bi-ba'd' ifadesi, kıyamet gününde putlara tapanların, dünya hayatında aralarındaki 'meveddet'in aksine, birbirlerinin şirkini inkar edeceklerini, birbirlerinden yüz çevireceklerini ve birbirlerini suçlayacaklarını ifade eder. Bu, dünya hayatındaki sahte dostluğun ahiretteki düşmanlığa dönüşümünü gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Küfr (كفر), nimeti örtmek, inkar etmek ve nankörlük etmek demektir. Bu ayetteki 'yekfüru' fiili, kıyamet gününde putperestlerin, dünya hayatında birlikte taptıkları putları ve bu putperestliği birbirlerine karşı inkar etmelerini, birbirlerini bu sapkınlığa sürüklemekle suçlamalarını ifade eder. Bu, onların çaresizliğini ve pişmanlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): La'n (لعن), uzaklaştırmak ve kovmak anlamına gelir. Allah'tan lanet, rahmetinden uzaklaştırmaktır; insanlardan lanet ise beddua etmektir. Ayetteki 'yel'anu ba'dukum ba'dan' ifadesi, kıyamet gününde putperestlerin, dünya hayatındaki sahte dostluklarının aksine, birbirlerine lanet okuyacaklarını, birbirlerini Allah'ın rahmetinden uzak kalmaya layık göreceklerini ve birbirlerini suçlayacaklarını belirtir. Bu, şirkin getirdiği nihai ayrılığı ve düşmanlığı vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Lanet (لعنة), Allah'tan uzaklaştırma ve kovma anlamına gelir. Ayetteki 'yel'anu' fiili, kıyamet gününde müşriklerin, dünya hayatında kendilerini putperestliğe sürükleyenleri veya bu yolda kendilerine eşlik edenleri lanetleyeceklerini, yani Allah'ın rahmetinden uzak kalmaları için beddua edeceklerini ifade eder. Bu, onların çaresizliğini ve birbirlerine karşı duydukları nefreti gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Me'vâ (مأوى), bir kimsenin sığındığı, barındığı ve döndüğü yerdir. Ayetteki 'me'vâkümün-nâru' ifadesi, putperestlerin kıyamet günündeki nihai varış yerinin, yani sığınaklarının ve barınaklarının ateş olacağını belirtir. Bu, onların dünya hayatındaki yanlış seçimlerinin kaçınılmaz sonucudur ve başka bir sığınaklarının olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Me'vâ (مأوى), bir şeyin dönüp vardığı yerdir. Burada 'mâ'vâkümün-nâru' ifadesi, putperestlerin dünya hayatındaki amellerinin sonucunda dönecekleri ve kalacakları yerin cehennem ateşi olduğunu kesin bir dille ifade eder. Bu, onların akıbetlerinin kesinliğini ve geri dönüşü olmadığını gösterir.
Ankebût Sûresi
“Vekâle innemâ-ttehaztum min dûni(A)llâhi evsânen meveddete beynikum fî-lhayâti-ddunyâ sümme yevme-lkiyâmeti yekfuru ba’dukum biba’din veyel’anu ba’dukum ba’dan veme/vâkumu-nnâru vemâ lekum min nâsirîn(e)” (29/25) İbrâhîm, onlara dedi ki: “Sırf aranızda dünya hayatına mahsus bir sevgi (ve çıkar) uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet gününde kiminiz kiminizi inkâr edip tanımayacak; kiminiz kiminize lânet edecektir. Barınağınız cehennem olacaktır. Yardımcılarınız da olmayacaktır.” (29/25)
Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim;
Ve onlar ashâb-ı i'tikâdâttır ki, ba'zısı ba'zısını tekfir ve ba'zısı ba'zısını tel'în eder. Halbuki onlar için nusret eden yoktur. Zîrâ i'tikad olunan ilâh için, diğer i'tikâd olunan ilâh hakkında bir hüküm yoktur (25).
Ya'nî akıl sahibi olan ashâb-ı i'tikâdât birbirini beğenmediklerinden tekfir ve tel'în ederler. Yani küfür ederler ve mel’unluklarına kasd ederler, öyle görürler. Zîrâ herbirisi kendi i'tikâdınca Hakk'ı bir türlü tasavvur edip, o surete hasretmişlerdir. İşte zahirdeki ihtilafın ana kaynağı budur. Bir grup ötekini küfür ile itham ediyor, öteki onu bilmem ne ile telin ediyor. Elbette birinin tasavvuru diğerininkine uymaz.
Binâenaleyh aralarında dâima ihtilâf zuhur eder. Halbuki onların kendi îcadları olan ilâh-ı mu'tekadleri tarafından onlara yardım eden yoktur. Yani kendi ilahları olan icadları o anlayışları kendilerine yardımcı da olmaz. Zîrâ o i'tikadlar, o akıl sahiplerinin îcâd ettikleri bir takım yalancı ilahlardır. Nitekim Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” (İsrâ, 17/22) buyurup, ilah meydana getirmekten nehy eyler.
Ve onlara yardım eden olmaması dahî, bir i'tikadın diğer i'tikâd üzerinde te'sîri olamamasındandır; yani bir grubun itikadı şöyle diğer grubun itikadı böyle olursa hiç birisinin var ettikleri Rabları kendilerine yardım etmez. Dolayısıyla ne onunki ona yardım eder ne de diğerinin ki ona yardım eder. Zîrâ ikisi de ilâh-ı mec'ûldür ve birbirinin zıddıdır; Yani kendi akıllarında ürettikleri ilahlardır ve mec'ûliyyette müsâvîdir.
Binâenaleyh, bir ilâh-ı mec'-ûl, diğer ilâh-ı mec'ûlü (vücuda getirilmiş) başkalaştırma edip, kendi suretine tahvil etmekle kendi mu'tekıdine yardım edemez. Bu ilâhlar yekdiğerine mütekâbil olup, biri diğerinde tasarruf edememekle, ashâb-ı i'tikâdât aralarında tebâguz ve tenâkür mevcuttur. Birbirlerine buğuz etmek ve birbirlerini inkar etmek mevcuttur.
Bu ibarede (Ankebût, 29/25) kelâmı, âyet-i kerîmedir. …
Cenâb-ı Şeyh Fusûs'un ibaresi tarzında îrâd edip, Kur'ân'ın özünü beyan buyurmuşlardır.[27] “ İz- -T-B- ”
Halbuki ilâh-ı mu'tekad, ona nazır olan kimse için masnû'dur. O, onun san'atıdır. İmdi i'tikâd ettiği şey üzerine onun senası, onun kendi nefsi üzerine senâsıdır. Ve bundan dolayı onun gayrı olan mu'tekadi zemm eder. Ve eğer insaf ede idi, onun için bu vâki' olmaz idi. Şu kadar var ki, muhakkak bu ma'büd-ı hâs sahibi, Allah hakkında i'tikâd ettiği şeyde, kendinin gayrine i'tirâzından dolayı bunda bilâ-şek câhildir. Zîrâ eğer Cüneyd'in dediği “levnün mailevnün inaehu” kavlini arif olaydı, onun i'tikâd eylediği şeyi, her bir i'tikâd sâhibi-ne teslîm ederdi. Ve Allah Teâlâ'yı, her surette ve her mu'tekadde arif olurdu. Binâenaleyh o, ya'nî ma'bûd-ı hâs sahibi, zânndır, âlim değildir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ: "Ben abdimin zannı indindeyim" buyurdu ki, İster ıtlak etsin, ister takyîd etsin, ona ancak kendinin mu'tekadi suretinde zahir olur demektir (32),
Ya'nî sâhib-i itikadın tahayyül ederek nazır olduğu ilâh yani hayalinde tahayyül ederek nazar ettiği baktığı kabullendiği ilah kendi tarafından tasni' olunmuştur, kendi tarafından meydana getirilmiştir. Ve bu hayali olan ilah bu kimsenin san'atından ibarettir. Bu ilâh üzerine sena ettiği vakit, kendi nefsi üzerine sena etmiş olur. Yani ilahını övmüş olduğu zaman kendi nefsini övmüş olur, çünkü ilahı kendi nefsi yapmış oldu, tahayyül etti. îşte bundan dolayı o kimse, kendi itikadında ıcâd ettiği ilâhdan başkasını kabul etmez; ve başkasının itikadında mec'ûl olan ilâhı kötüler (zemm) eder.
Nitekim Kur'ân-i Kerim’de ashâb-ı i'tikâdın hâline işâreten buyurulur: يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ (Ankebüt, 29/25) ya'nî "Ba'zınız ba'zısını tekfir ve ba'zınız ba'zisını tel'în eyler" yani bazınız bazınızı küfür ile itham eder, bazısını da tel’in eder. Ve eğer bu mu'tekıd, yani itikad eden bu kimse insaf ede idi, i'tikâdâttan hiçbir itikadı kötülemez idi. Şu kadar var ki, bu itikadında tahayyül ettiği ma'bûd-ı hâssın sahibi, Allah hakkında başkalarının i'tikâd ettiği şeyde kendi mutekadinin gayrine itirazından dolayı, bu zemininde şübhesiz câhildir. Çünkü Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin ya'nî "Suyun rengi kabının rengidir" kavlini arif olaydı, herbir i'tikâd sahibinin itikadında tahayyül etmiş olduğu ilâh-ı mutekadi de teslim eder idi. Yani ona karşı çıkmaz sen de haklısın derdi.
Fakat Hakk'ın mezâhirin isti'dâdı hasebiyle zahir olduğunu bilmedi, yani Hakk’ın zuhurda olan görünenin kabiliyetine göre zahir olduğunu bilmedi. Hakk'ın kendine olan tecellîsini tasdik ve kendinin gayri bulunan mezâhirde vâki' olan tecellîsini inkâr etti. İşte bu güngü kavgalar gelecekte de devam edecek kavgaların hepsi şu anlayıştan çıkmaktadır. Eğer herkes karşısındakininde Hakk’ın hayel de olsa biz zuhuru olduğunu ve ona itikad ettiğini bilse kmse kimsenin haline girmez. Kimse kimse ye de kendi ilahını zorla kabul ettirmeye kalkışmaz. Ve Allah Teâlâ'yı her surette ve her mu'tekadde arif olmadı.
Binâenaleyh bu ma'bûd-ı hâs sahibi, yani kendine has olan mabud sahibi sâhib-i zandır, âlim değildir. İşte ashâb-ı i'tikâddan her birisi sâhib-i zann olduğu için Allah Teâlâ "Ben kulumun zannı indindeyim" buyurdu.
Ya'nî kul Hakk'ı kendi itikadında ister ıtlak, mutlak olarak ve ister takyîd etsin, Hak ona ancak kendi i'tikâd etmiş olduğu surette zahir olur, demektir. Ya'nî kul, cemî'-i mutekadât suretlerinde Hakk'ın mütecllî olduğunu i'tikâd ederse. Ona ıtlak üzere tecellî eder. Ve eğer i'tikâd-ı hâs ile takyîd ederse, yani kendine has itikadı ile kayıtlarsa Hakk’ı o kimseye onun i'tikâd-ı mukayyedi suretinde tecellî eyler. Yani mukayyet itikadı suretinde tecelli eder.[28] “ İz- -T-B- ”