Vemâ kunte tetlû min kablihi min kitâbin velâ teḣuttuhu biyemînik(e)(s) iżen lertâbe-lmubtilûn(e)
Sen şu Kur'an'dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi.
Sen bundan önce, ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.
Ankebût Suresi 48. ayet, Hz. Peygamber'in ümmî oluşunu vurgulayarak Kur'an'ın ilahi menşeini ispatlamayı hedefler. Ayet, okuma ve yazma eylemlerini, bu eylemlerin yokluğunu ve bu durumun inkarcılar üzerindeki etkisini dilbilimsel olarak ele alır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tilavet' kelimesini bir şeyi takip etmek, ardı sıra gelmek olarak açıklar. Kur'an bağlamında ise, lafızları ve manalarıyla takip ederek okumak anlamına gelir. Ayetteki 'tettlû' ifadesi, Hz. Peygamber'in Kur'an'dan önce herhangi bir metni okuma eylemini gerçekleştirmemiş olduğunu vurgular, bu da onun ümmîliğine işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tettlû' kelimesini 'takra' (okursun) anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in Kur'an'dan önce hiçbir kitaptan okumamış olması, Kur'an'ın beşer sözü olamayacağının bir delili olarak sunulur. Bu, Kur'an'ın mucizevi yönünü pekiştirir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tilavet' kavramının Kur'an'da sadece okumak değil, aynı zamanda 'anlamını düşünerek okumak' ve 'ilahi mesajı aktarmak' gibi daha derin anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanım, Hz. Peygamber'in Kur'an'dan önce bu tür bir entelektüel ve dini metinle meşguliyetinin olmadığını vurgulayarak, Kur'an'ın kaynağının ilahi olduğunu güçlendirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kitab' kelimesini 'yazılmış şey' olarak tanımlar. Ayetteki 'min kitâbin' ifadesi, Hz. Peygamber'in Kur'an'dan önce herhangi bir yazılı metni okuma veya ondan bilgi edinme imkanının olmadığını belirtir. Bu durum, Kur'an'ın kaynağının beşerî olmadığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitab' kelimesinin kök anlamının 'toplamak, bir araya getirmek' olduğunu ve bu anlamdan türeyerek 'yazılı metin' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Hz. Peygamber'in daha önce herhangi bir yazılı bilgi birikimine sahip olmadığını, dolayısıyla Kur'an'ı kendi bilgisinden uydurmasının mümkün olmadığını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kitab' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda 'yazılı metin', 'ilahi vahiy', 'kader' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'min kitâbin' ifadesi, Hz. Peygamber'in Kur'an'dan önce herhangi bir beşerî veya ilahi kitaptan bilgi edinmediğini, dolayısıyla Kur'an'ın doğrudan ilahi bir vahiy olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hatt' kelimesinin 'yazmak, çizmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'velâ tehuttuhû bi-yemînike' ifadesi, Hz. Peygamber'in okuma bilmediği gibi, yazma becerisine de sahip olmadığını açıkça ortaya koyar. Bu, onun ümmîliğinin bir başka kanıtıdır ve Kur'an'ın ilahi kaynağını destekler.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hatt' kelimesinin 'yazı yazmak, bir şeyi çizmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bu kullanım, Hz. Peygamber'in kendi eliyle bir metin oluşturma yeteneğinin olmadığını vurgulayarak, Kur'an'ın beşerî bir eser olamayacağını pekiştirir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hatt' kelimesinin 'yazı' ve 'yazma eylemi' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'velâ tehuttuhû bi-yemînike' ifadesi, Hz. Peygamber'in okuma ve yazma bilmemesinin, Kur'an'ın ilahi menşeini kanıtlayan önemli bir mucize olduğunu vurgular. Bu durum, inkarcıların şüphelerini ortadan kaldırmayı amaçlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rayb' kelimesini 'şüphe, tereddüt, endişe' olarak açıklar. Ayetteki 'lertâbe' ifadesi, eğer Hz. Peygamber okuma ve yazma bilseydi, inkarcıların Kur'an'ın ilahi kaynağı hakkında şüpheye düşeceklerini, onun kendi eseri olduğunu iddia edeceklerini belirtir. Bu durum, Hz. Peygamber'in ümmîliğinin hikmetini ortaya koyar.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'rayb' kelimesinin 'kalpte oluşan şüphe ve tereddüt' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanım, Hz. Peygamber'in ümmî olmasının, Kur'an'ın ilahi menşeini açıkça ortaya koyduğunu ve bu sayede inkarcıların 'bu Kur'an'ı kendisi yazdı' gibi şüphelerinin önüne geçildiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rayb' kavramının Kur'an'da genellikle 'hakikatten sapmaya yol açan şüphe' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'lertâbe' ifadesi, Hz. Peygamber'in okuryazar olması durumunda, inkarcıların Kur'an'ın ilahi kaynağına dair şüphelerinin artacağını ve bu şüphenin onları hakikatten uzaklaştıracağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'batıl' kelimesini 'hakkın zıddı, faydasız ve geçersiz olan şey' olarak tanımlar. 'Mubtılûn' ise batılı savunan, hakkı iptal etmeye çalışan kişilerdir. Ayetteki kullanım, Hz. Peygamber'in ümmîliğinin, batıl iddialarda bulunanların, yani inkarcıların şüphelerini ortadan kaldırdığını ve onların Kur'an'ın ilahi menşeini inkar etme gerekçelerini zayıflattığını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mubtılûn' kelimesini 'yalan söyleyenler, batıl iddialarda bulunanlar' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in okuma ve yazma bilmemesi, bu batıl iddialarda bulunanların, yani Kur'an'ın beşer sözü olduğunu iddia edenlerin şüphelerini ortadan kaldırmak için bir delil olarak sunulur.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'batıl' kavramının Kur'an'da 'gerçek dışı, temelsiz, geçersiz' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mubtılûn' ise bu batılı savunan ve yaymaya çalışanlardır. Ayetteki 'mubtılûn' kelimesi, Hz. Peygamber'in ümmîliğinin, Kur'an'ın ilahi kaynağına dair batıl iddiaları çürüttüğünü ve bu iddiaları ortaya atanların şüphelerini giderdiğini vurgular.
Ankebût Sûresi
“Vemâ kunte tetlû min kablihi min kitâbin velâ tehuttuhu biyemînik(e) izen lertâbe-lmubtilûn(e)” (29/48) Sen şu Kur’an’dan önce hiçbir kitap okumuyor ve onu sağ elinle yazmıyordun. (Okuyup yazsaydın) o takdirde batıl peşinde koşanlar, şüpheye düşerlerdi. (29/48)
Haberlerde rivayet edilmiştir ki اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْقَلَمُ “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) kâlem” dir. Diğer bir haberde de اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ الْعَقْلُ“Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) akıl” dır. (Keşfü'l-hafa, I, 309 (823)) Diğer bir haberde ise, “Allah'ın ilk yarattığı-(zuhur-tecelli) şey, bir cevherdir ki yüce Allah ona heybetle baktı, o eridi ve sıcaklık yaydı. Ondan bir duman ve köpük çıktı. Dumandan gökler, köpükten yer yaratıldı” -(zuhur-tecelli) buyrulmuştur. (Fahru'r-Razi, Mefatihu'l-Gayb, XXX, 78.) Bu haberlerin hepsi birden gösteriyor ki, kâlem, akıl ve yaratılmışların-(zuhur-tecelli) aslı olan o cevher hepsi aynı şeydir. Yoksa haberler arasında zıtlık olurdu.”
Kadi Beydavi de bunları şöyle özetler:
“Vel-Kâlem”, Levh'i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi. Çünkü faydaları çoktur.” (el-Beydavi, a.g.e., II, 537.) Celaleyn Tefsiri'nde de şöyle denir: “Kâlem, bütün olanların Levh-i Mahfuz'da yazıldığı şeydir.” (Celaleddin Mahalli ve Celaleddin Süyuti, Tefsiru'l-Celaleyn, II, 230.) Bunu, kâlem cinsinin tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti'nin maksadı, bunun daha önce sözü edilen, bilinen kâlem olmasıdır.
Bütün bunları gözden geçirdikten sonra biz de bu kanaate geliyoruz: Bilindiği gibi, daha önce kendisinden söz edildiği için, sonradan başına belirlilik takısı olan « اَلْin getirildiği isimler de, cins isim cümlesindendir. عَلَّمَ بِالْقَلَمِ
Kâlemle öğretti” kriterine göre, kendisiyle insana ilim öğretilen kâlem cinsinin bildiğimiz ve insanların kullandığı kâlem olduğu açıktır. İnsan kâlemi de Allah'ın yaratmasıyla-(zuhur-tecelli) olmuştur. Bu da ilk yaratıldığından-(zuhur-tecelli) beri olmuş ve olacak ve hatta sonsuza kadar olacakları ve söyleneni ve düşünüleni mümkün olduğu kadar yazmaktadır. Şüphe yok ki, gerek hakikat gerek mecaz, her ne mana ile olursa olsun, kâleme yemin edilince, bundan bir tek bilinen kâlem dahi kastedilse, yine kâlem cinsinin ve dolayısıyla insan kâleminin de bir şeref ve değeri anlaşılmış olur. Eğer bu yeminin cevabında, kendisine hitap edilen kişi özellikle Hz. Peygamber'in kendisi olmasaydı da hitap genel olsaydı, burada عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ “O, kâlemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.” (Alak,96/4-5) gibi, insan kâleminin kastedildiği açık olurdu. Çünkü bütün insanlığın bizzat kullanmak suretiyle bilebildiği kâlem o olurdu. Daha önce sözü geçen kâlem olması kastedildiği takdirde de bunlardan biri veya bir kısmı olurdu. Bununla beraber bundan mecaz olarak, insan kâleminin bereket kaynağı olan yaratılış-(zuhur-tecelli) kâleminin kastedilmiş olması ihtimali de bulunurdu. Fakat burada hitap özellikle ilahi nimete kavuşturularak hakkında, وَاِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ “Muhakkak ki sen büyük bir ahlak üzeresin.” buyrulan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in zatına ait olması ve bu yüce ahlak kavramının içine
وَمَا كُنْتَ تَتْلُوا مِنْ قَبْلِه۪ مِنْ كِتَابٍ وَلاَ تَخُطُّهُ بِيَم۪ينِكَ
“Sen Kur'an'dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazıyordun.” (Ankebut, 29/48) ve ayrıca وَمَا كُنْتَ تَدْر۪ى مَا الْكِتَابُSen önceleri, kitap nedir, iman nedir, bilmezdin.” (Şura, 42/52) ayetlerinin ifade ettiği manalar da dahil olmakla, nimetin ve Hz. Peygamber'in sahip olduğu ahlakın yüceliği insan kâleminden değil, doğrudan doğruya “yaratılış kâlemi”nden meydana gelmiş, bun-dan önce de ilahi mülkün büyüklük ve oluşundan söz edilmiş bulunması sebebiyle burada Peygambere yemin olunan kâlemden maksat, ona bildirilmiş ve önceden bilinmiş olan “yaratılış-(zuhur-tecelli) kâlemi” veya “ilk kâlem” veya “yüce kâlem” denilen ilahi kâlem olması gerekir.[43]
“ İz- -T-B- ”