Vekeżâlike enzelnâ ileyke-lkitâb(e)(c) felleżîne âteynâhumu-lkitâbe yu/minûne bih(i)(s) vemin hâulâ-i men yu/minu bih(i)(c) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-lkâfirûn(e)
İşte böylece biz sana kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Şunlar (Kitap ehlinden çağdaşın olanlar)dan da ona inananlar vardır. Bizim ayetlerimizi ancak kafirler inkar ederler.
(Resulüm!) İşte sana (önceki kitapları tasdik eden) bu kitabı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ediyorlar. Şunlardan da ona iman eden nice kimseler vardır. Ayetlerimizi ancak kâfirler bile bile inkâr eder.
Ankebût Suresi'nin 47. ayeti, Kur'an'ın ilahi kökenini, önceki kitap ehlinin ve diğer insanların ona imanını ve inkarcıların ayetleri bile bile reddedişini vurgulamaktadır. Ayet, 'Kitap', 'iman' ve 'inkar' kavramları etrafında dönerek vahyin kabulü ve reddi arasındaki temel ayrımı ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kitâb' kelimesinin asıl anlamının 'harfleri bir araya getirmek' olduğunu belirtir ve buradan 'yazılı şey' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'el-Kitâb' ise, Allah'ın peygamberlerine indirdiği, hükümlerini ve haberlerini içeren ilahi metinleri, özelde de Kur'an'ı ifade eder. Bu bağlamda, 'Sana Kitap'ı böylece indirdik' ifadesi, Kur'an'ın ilahi menşeini ve yazılı bir metin olarak gönderilişini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kitâb' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, 'Allah'ın indirdiği vahiy' anlamındadır ve 'yazılı metin' olmasının ötesinde, ilahi bir mesaj ve rehberlik kaynağı olma özelliğini taşır. Kendilerine Kitap verilenlerin ona inanması, bu ilahi rehberliğe tabi olmaları anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kitâb' kavramının Kur'an'da sadece 'yazılı metin' değil, aynı zamanda 'ilahi irade' ve 'kader' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Ancak bu ayetteki kullanımı, daha çok 'vahyedilmiş kutsal metin' anlamındadır. 'Kendilerine Kitap verdiklerimiz' ifadesi, önceki peygamberlere indirilen vahiylere sahip olan Yahudi ve Hristiyanları işaret ederken, Kur'an'ın da aynı ilahi kaynaktan geldiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'îtâ'' fiilinin 'vermek, ulaştırmak' anlamına geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına lütfettiği şeyleri ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ءَاتَيْنَـٰهُمُ ٱلْكِتَـٰبَ' ifadesi, Allah'ın önceki ümmetlere ilahi vahiy (Kitap) bahşettiğini, onlara bu rehberliği ulaştırdığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'îtâ'' fiilinin 'vermek' anlamının yanı sıra, 'ulaşmak, gelmek' anlamlarını da içerdiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın bir lütfu olarak Kitap'ın belirli bir topluluğa (ehl-i kitaba) verilmesini ifade eder. Bu, onlara ilahi bilginin ve rehberliğin sunulması anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'îmân' kelimesinin kök anlamının 'emniyet ve güven' olduğunu, dinî terim olarak ise 'kalben tasdik etmek ve dil ile ikrar etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'يُؤْمِنُونَ بِهِۦ' ifadesi, kendilerine Kitap verilenlerin ve diğerlerinin Kur'an'a kalpten inanarak onu tasdik etmelerini, onun doğruluğuna güvenmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir kabulden öte, tam bir teslimiyet ve güveni içeren aktif bir tutum olduğunu vurgular. Bu ayetteki 'iman', Kur'an'ın ilahi bir vahiy olduğuna dair kesin bir inancı ve bu inancın gerektirdiği yaşam biçimini benimsemeyi ifade eder. Önceki kitap ehlinin Kur'an'a iman etmesi, onların kendi kitaplarındaki müjdeleri tasdik etmeleri anlamına gelir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'îmân'ın 'tasdik, güvenmek, emniyet vermek' gibi anlamlara geldiğini ve Kur'an'da genellikle Allah'a, peygamberlere, kitaplara ve ahiret gününe inanmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'ona inanırlar' ifadesi, Kur'an'ın içeriğini ve mesajını kabul etmeyi, ona güvenmeyi ve onunla amel etmeyi kapsayan geniş bir anlam taşır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'cuhûd' kelimesinin 'bir şeyi bilmesine rağmen inkar etmek' anlamına geldiğini belirtir. Bu, sadece bilmemekten kaynaklanan bir inkar değil, aksine gerçeği bildiği halde onu reddetme eylemidir. Ayetteki 'وَمَا يَجْحَدُ بِـَٔايَـٰتِنَآ إِلَّا ٱلْكَـٰفِرُونَ' ifadesi, Allah'ın ayetlerini bile bile inkar edenlerin sadece kafirler olduğunu vurgular, bu da onların kasıtlı bir reddediş içinde olduklarını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'cuhûd'un 'inkar ve gizleme' anlamlarını taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın ayetlerinin açık deliller olmasına rağmen, kafirlerin bunları bilerek ve isteyerek reddetmelerini, hatta gizlemeye çalışmalarını ifade eder. Bu, onların hakikate karşı takındıkları düşmanca tavrı ortaya koyar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cuhûd'un 'bir şeyi bildiği halde inkar etmek' olduğunu ve 'küfr'den daha özel bir anlam taşıdığını belirtir. Küfür genel bir inkar iken, cuhûd, bilginin varlığına rağmen yapılan kasıtlı bir reddediştir. Bu ayette, kafirlerin Allah'ın ayetlerini bilmelerine rağmen inkar etmeleri, onların bu kasıtlı reddedişini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu, çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi. Dinî terim olarak ise 'Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, inkar etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'ٱلْكَـٰفِرُونَ' ifadesi, Allah'ın ayetlerini bile bile inkar eden, hakikati örten ve reddeden kimseleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece 'inanmamak' değil, aynı zamanda 'nankörlük' ve 'gerçeği kasıtlı olarak reddetmek' anlamlarını da taşıdığını belirtir. Bu ayetteki 'kafirler', Allah'ın ayetlerinin açık delillerine rağmen bunları görmezden gelen, inkar eden ve böylece Allah'ın lütfuna karşı nankörlük eden kimselerdir. Onların 'ayetleri bile bile inkar etmeleri', bu kasıtlı reddedişin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'küfr'ün 'imanın zıddı' olduğunu ve 'Allah'ın varlığını, birliğini veya peygamberlerini inkar etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ٱلْكَـٰفِرُونَ', Allah'ın ayetlerini (delillerini) bile bile reddeden, bu ayetlerin getirdiği hakikati örtbas eden ve böylece iman dairesinin dışına çıkan kimseleri ifade eder.
Ankebût Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
“Vekezâlike enzelnâ ileyke-lkitâb(e) felleżîne âteynâhumu-lkitâbe yu/minûne bih(i) vemin hâulâ-i men yu/minu bih(i) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ-lkâfirûn(e)” (29/47) İşte böylece biz sana kitabı indirdik. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Şunlar (Kitap ehlinden çağdaşın olanlar)dan da ona inananlar vardır. Bizim âyetlerimizi ancak kâfirler inkâr ederler. (29/47)
Fusûs’ul Hikem ile yolumuza devam edelim, İmdi Hak bize, nebisi Hûd (a.s.)dan onun kavmine olan makalesini, (haberlerini) müjde için, tercüme etti. Ve Resûlullah (s.a.v.) onun makalesini bize müjde için Allah'dan tercüme etti. (bakın tercümeler nasıl geliyor, hani biz diyorduk ya kur’an’ın tercümeleri var diye) imdi ilim, ilim verilenlerin sudûrunda (sadrınd, gönüllerinde kemale erdi) kâmil oldu. "Ve bizim ayalimizi kâfirlerin gayrisi inkâr etmez". (Ankebût, 29/47) Zîrâ onlar, onu bilseler dahi, nefislerinde olan hased ve nefaset ve zulümden dolayı, onu setr ederler (37),
﴿٤٧﴾ وَكَذَلِكَ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ الْكِتَابَ فَالَّذِينَ اَتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يُوءْمِنُونَ بِهِ وَمِنْ هۤوءُلاۤءِ مَنْ يُوءْمِنُ بِهِ وَمَا يَجْحَدُ بِاَيَاتِنَاۤ اِلا الْكَافِرُونَ
29/47-) Ve kezâlike enzelna ileykel Kitab* felleziyne ateynahümül Kitabe yu'minune Bih* ve min haülai men yu'minu Bih* ve ma yechadü Bi ayatiNA illel kafirun;
29/47- Böylece sana Kitabı (Hakikat ve Sünnetullah bilgisini) inzâl ettik... Kendilerine Kitap verdiklerimiz (hakikatleri olarak) O'na iman ederler... İşte bunlardan, O'na (hakikatlerine) iman eden kimse de vardır... İşaretlerimizi sadece hakikat bilgisini inkâr edenler (kilitlenmişler) bile bile inkâr eder.
Ya'nî Hak ve Resûl'ü tarafından vâki' olan beşaretler üzerine, Hak Teâlâ eşyanın "ayn"ı ve kuvânın hüviyyeti olduğu, evvelce kendilerine keşif ve tecellî tarîkıyla bildirilmiş olan kimselerin ilmi, artık ilm-i kâmil oldu. Bu ma'rifetin, ma'rifet-i hakîkıyye olduğuna şübhe kalmadı. Ve âfâk ve enfüste yayılıp zahir olmuş olan âyâtımızı ve alâmetlerimizi, zahiri suretler ile Örtenlerden gayrisi inkâr etmez.
O kâfirler, ya'nî Hakk'ın "vech"ini örtenler, Hak, sınırlar ile sınırlanmış olan eşyanın aynı olunca, sınırlanmış olur, zannederler. Halbuki sınırsız olan Hak, zâtı ile tüm eşyayı muhittir, yani bütün eşyayı kaplamıştır. Ve tecelliyyât-ı zâtiyye ve sıfâtiyyesi ile hepsinde zahir olur.
Onlar bu ma'rifete vâkıf olsalar bile, nefislerindeki hased ve (nefaset) değerlilik ve zulüm cihetinden onu örterler setr ederler. "Nefaset" "buhl" ma'nâsmadır. Ve "nefis" pintilik olunan ve kıskanılan şeydir. Ya'nî kitap ehli, kitaplarında gördükleri Hakk'ın ayetlerini örttüler.
Ve keza ehl-i suret olan alimler dahi Kur'ân ve Hadîs'in şehâdetiyle sabit olan hakikatleri inkâr ile örterler. Hadis-i kudsilere neden değer vermezler hiç ilgilenmezler ağızlarına bile almazlar işte bu yüzden.
Meselâ Kur'ân'da:(Hadîd, 57/3) buyrulmuştur.
﴿٣﴾ هُوَ الاَوَّلُ وَالاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ
57/3-) "HÛ"vel'Evvelu vel'Ahıru vezZahiru velBatın* ve HUve Bi kulli şey'in Aliym;
57/3- "HÛ"dur, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın ("HÛ"dan gayrı olarak hiçbir şey yoktur)! O Bi-küllî şey'in (Esmâ'sıyla her şey'i yaratmış olan olarak) Alîm'dir (Bilen'dir şeylerin tamamını)!
Eğer onlara deseniz ki, bizim nazarımızda "zâhir"den kasdedilen, bu eşyadır. Binâenaleyh bu âyet-i kerîme, Hak eşyanın "ayn"ı olduğunu beyân buyurur. Onlar cevaben: "Bu müteşâbihâttandır; bunun ma'nâsını Hak ve ilimde râsihûn (din bilgisi çok kuvvetli olan ) olan Alimler bilir" derler. Ve baştan başa kur'ân ayetleri ve ahâdis-i şerîfenin beyni (mağzı) ve özü olan bu Fusûsu'l-Hikem'e dil uzatmadan çekinmezler. Halbuki evliyâullâhın heman cümlesi bu hakikatlerden bahs etmişlerdir. Eğer cenâb-ı Şeyh (r.a.) bir alim-i rasih) din bilgisi çok kuvvetli alim değilse, onların nazarında din bilgisi çok kuvvetli olan alim acaba kimdir?
Ve illâ Hakk'ın ve Resûl'ünün, halka anlayamayacakları kelâmlar ile hitâb ettiklerini kabul etmek lâzım gelir. Hâşâ sümme hâşâ! Bunu insanların biraz aklı başında olanları bile yapmaz. Zîrâ kelâm bir maksadı muhataba anlatmak içindir. Bu maksad olmayınca kelâm abes olur. O zaman anlaşılmayacak olsa hazret-i Rasul (sav) neden konuşsun, ayetler neden insanlara gelmiş olsun.[42] “ İz- -T-B- ”