Eve lem yekfihim ennâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe yutlâ ‘aleyhim(c) inne fî żâlike lerahmeten veżikrâ likavmin yu/minûn(e)
Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır.
Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.
Ankebût Suresi'nin 51. ayeti, Kur'an'ın kendisinin bir mucize ve yeterli bir delil olduğunu vurgulamaktadır. Ayet, vahyin indirilişini, okunmasını ve inananlar için taşıdığı rahmet ve zikri anahtar kavramlar üzerinden ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kifâyet, bir şeyin ihtiyacı gidermesi ve maksadı hasıl etmesi demektir. Ayetteki 'أَوَلَمْ يَكْفِهِمْ' ifadesi, Kur'an'ın mucizevi bir kitap olarak indirilmesinin, muhatapların iman etmeleri için yeterli bir delil olduğunu vurgular. Başka bir mucizeye ihtiyaç bırakmayacak derecede kâfi gelmesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kifâyet, bir şeyin bir başkasının yerine geçmesi ve onun görevini üstlenmesi anlamına gelir. Bu ayette, Kur'an'ın indirilişi, peygamberin doğruluğuna dair başka deliller aramaya gerek bırakmayacak kadar yeterli bir kanıt olarak sunulmaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İnzâl, bir şeyi yüksek bir yerden aşağıya indirmektir. Kur'an bağlamında ise Allah'ın kelamını Cebrail aracılığıyla Peygamber'e vahyederek göndermesi anlamına gelir. Ayetteki 'أَنزَلْنَا عَلَيْكَ ٱلْكِتَـٰبَ' ifadesi, Kur'an'ın ilahi menşeini ve Allah tarafından indirildiğini açıkça belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnzâl kavramı, Kur'an'da Allah'ın ilahi iradesinin ve kelamının insanlığa ulaşmasını ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir iniş değil, aynı zamanda ilahi mesajın insan idrakine sunulmasıdır. Ayette, Kitab'ın indirilmesi, Allah'ın insanlara olan lütfunu ve yol gösterme çabasını simgeler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kitap, Kur'an'da genellikle Allah'ın vahyettiği, yazılı hale getirilmiş ilahi kelamı ifade eder. Bu ayetteki 'ٱلْكِتَـٰبَ' kelimesi, Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an'ı kastetmektedir ve onun ilahi bir metin olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kitap, yazılı olan her şey için kullanılır. Ancak Kur'an'da 'el-Kitâb' denildiğinde, genellikle Allah'ın peygamberlerine indirdiği ilahi metinler, özellikle de Kur'an kastedilir. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın Allah katından gelen, okunması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir rehber olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'Kitap' kelimesi, sadece yazılı bir metni değil, aynı zamanda ilahi bir kanunu, hükmü ve rehberliği de ifade eder. Bu ayette, Kur'an'ın indirilişi, insanlara doğru yolu gösteren, hükümler içeren ve onlara yeterli gelen bir ilahi belge olarak sunulur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tilavet, bir şeyi ardı ardına okumak, harflerini ve kelimelerini doğru bir şekilde telaffuz etmektir. Ayetteki 'يُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ' ifadesi, Kur'an'ın sadece indirilmekle kalmayıp, aynı zamanda insanlara okunarak tebliğ edildiğini ve onların işitmesine sunulduğunu belirtir. Bu, Kur'an'ın tebliğ ve irşat fonksiyonunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tilavet, Kur'an'ı okumak ve onun manalarını takip etmek demektir. Ayetteki bu kullanım, Kur'an'ın sadece bir metin olmaktan öte, sürekli okunarak ve üzerinde düşünülerek anlaşılması gereken canlı bir mesaj olduğunu ifade eder. Okunması, onun etkisinin ve rehberliğinin devamlılığını sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet, Allah'tan geldiğinde lütuf ve ihsan, insanlardan geldiğinde ise acıma ve şefkat anlamına gelir. Ayetteki 'لَرَحْمَةً' ifadesi, Kur'an'ın inananlar için Allah'ın bir lütfu, onlara doğru yolu gösteren ve dünya ve ahiret saadetini sağlayan bir merhamet kaynağı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rahmet kavramı, Kur'an'da Allah'ın yaratılmışlara karşı gösterdiği şefkat ve lütfun temelini oluşturur. Bu ayette, Kur'an'ın kendisi, Allah'ın insanlara olan engin rahmetinin bir tezahürü olarak sunulur. O, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran, onlara huzur ve kurtuluş vaat eden bir rahmettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zikra, öğüt ve hatırlatma anlamına gelir. Kur'an'da bu kelime, insanlara geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Allah'ın ayetlerini ve ahiret gününü hatırlatarak onları doğru yola sevk eden bir uyarıcı olarak kullanılır. Ayetteki 'وَذِكْرَىٰ' ifadesi, Kur'an'ın inananlar için bir öğüt ve ibret kaynağı olduğunu, onları gafletten uyandırdığını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zikr, hem hatırlama hem de öğüt alma anlamlarını taşır. Zikra ise özellikle öğüt ve ibret verici hatırlatma demektir. Bu ayette, Kur'an'ın inananlara sadece bilgi vermekle kalmayıp, aynı zamanda onları düşündüren, geçmişten ders çıkarmalarını sağlayan ve geleceğe yönelik uyarılar içeren bir rehber olduğunu vurgular.
Ankebût Sûresi
“Eve lem yekfihim ennâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe yutlâ ‘aleyhim inne fî żâlike lerahmeten vezikrâ likavmin yu/minûn(e)” (29/51) Kendilerine okunan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Şüphesiz bunda inanan bir kavim için bir rahmet ve bir öğüt vardır. (29/51)
Rivayet edilir ki, Abdullah b. Amir b. Rükn, Hz. Aişe (r.anha) ye bir hediye vermişti. Hz. Aişe bu kişiyi "Abdullah b. Amr" zannedip reddetti ve: "O başka kitapları okuyor, Allah Teâlâ ise 'Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?' buyuruyordu dedi. Bunun üzerine: "Size hediyeyi veren Abdullah b. Amir'dir." dediler; o zaman kabul etti.(1) Hz. Hafsa (r.anha) da bir kürek üzerinde Yusuf kıssasından bir yazı getirmiş, Hz. Peygamber'e okumuştu. Peygamberimizin mübarek yüzü renkten renge girerek buyurdu ki: "Nefsim kudret elinde olan yüce Allah'a yemin olsun ki, ben aranızda iken, size Yusuf gelse de, beni bırakıp ona uyacak olsanız, sapmış olursunuz. Ben sizin peygamberden payınıza düşenim, siz de benim ümmetlerden payımsınız." Hz. Ömer b. Hattab (r.a) bir gün bir adama uğramıştı, bir kitap okuyordu; bir saat dinledi, hoşuna gitti. O adama: "Bana bu kitabı yazıver" dedi. O da peki deyip bir deri aldı, onu hazırlayıp içine dışına yazıverdi. Sonra Ömer onu alıp Hz. Peygamber'e getirdi, okumaya başladı, Resul-i Ekrem (s.a.v)'in mübarek yüzünde de bir renk peyda olmaya başladı. Derhal Ensar'dan bir zat o kitaba vurdu da, "Anan kaybetsin seni ey Hattâboğlu! Bu gün sen bu kitabı okuyalıberi Resulullah'ın yüzüne bakmıyor musun?" dedi. O zaman Peygamber (s.a.v) buyurdu ki, "Ben hem ilk ve hem son peygamber olarak gönderildim ve bana hem Allah kelâmının tamamı ve sonuncusu verildi ve bana söz sadeleştirildi ve kısaltıldı da kısaltıldı. Sakının sizi mütehevvikler helake sürüklemesinler." Mütehevvikler, seviyesiz, her işe dalanlar veya hayrette kalmış, şaşırmışlar, demektir.[45]
قُلْ كَفَى بِاللَّهِ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ شَهِيدًا يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالَّذِينَ آمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ {العنكبوت/52}
“Kul kefâ bi(A)llâhi beynî vebeynekum şehîdâ(en) ya’lemu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i) vellezîne âmenû bilbâtili vekeferû bi(A)llâhi ulâ-ike humu-lhâsirûn(e)” De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah’ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.”
Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim, Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdirildi. Ve bu neş'et-î unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâi-keyi revâyıh-ı habise ile müteezzî olmalarıyla vasf eyledi. Zîrâ o hame-i mesnün, ya'nî miiteğayyiru'r-rîh bulunan salsâldan mahlûktur. Binâenaleyh melâike bizzat onu kerîh görür. Nitekim necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile mutazarrır olur; halbuki o revâyıh-ı tayyibedir. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin indinde, güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten bu mizacın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar vezir; ve bâtıl ile mesrur olur. Ve o dahi, Hak Teâlâ'nın وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) kavlidir. Ve onları hüsran ile vasf eyledi. Binâenaleyh اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (Ankebût, 29/ 52) buyurdu. Zîrâ tayyibi habisten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).
Ya'nî yukarıda zikr olunduğu üzere emr-i vücûd. habis ve temiz kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücûdun bu iki kısmından habis pis değil, Tayyib, hoş sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsu-riyyede fena ve pis kokular mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fena kokular ile eza duyan olmalarıyla vasf eyledi. Meleklerin fena kokulardan eziyet çektiğini bildirdi. Zîrâ cesed-i Âdem, kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halk olunmuştur. Binâenaleyh melâike bizzat bu neş'et-i unsuriyyede olan fena ve pis kokuları iğrenç görür.
Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kiramın mücib-i istikrahı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâima abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Eğer bir kimse kendi halini temiz yapmaz ise abdestli olmaz ise aslı itibariyle kokmuş çamurdan meydana gelen bu beden varlıklarımızdan kendi halleri üzere melaike-i kiram uzak durur, sevmez bu durumu. O zaman onlarla bir arada olmak için onlarında rızalarını almak için o zaman mümkün olduğu kadar çok abdestli ve temiz ve güzel koku sürerek kişiler temiz olma yolunda hayatlarını sürdürmelidir diye bir ikaz ediyor.
Ve melâike nasıl fena kokulardan eza duyan olursa, necaset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile zarara uğrayan olur. Halbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâenaleyh necaset böceği, mademki bundan zarar gören oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve süreten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar gören ve eza duyan olur; ve bâtıl ile sevinçli olur.
Haktan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) ya'nî "Şunlar ki bâtıla mü'min oldular, batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasf ederek اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ellezine hasirune enfusehum (Ankebût, 29/52) ya'nî "işte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hâsirûndur" dedi. Zîrâ iyiyi fenadan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur.
Tercüme: "Mübtelâ-yı bencillik olan kimse yani benliğinin hükmü altında olan kimse, nakdi kalbdan yani gerçek olanla sahte olandan temyiz etmez, ayırmayan bir doğru yoldan sapmıştır. Uyanık ol, her ne kadar o manevî ise de ondan kaç! Yani zahire ibadet ehli gibi görünürse de yine de ondan kaç. Yani kalp ile aslını ayıramayan kimseden kaç. Neşv ü neması olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn da'vâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mademki onun bu temyizi yoktur, o kimse ahmaktır." Yani halk onu idrakli akıllı da zannetse aslında ahmaktır. İşte bir bakıma insan içerisinde gezen gerçek manada Âdemi olanları ayıramayan kimselerden de geç, yani kalp ile aslını ayıramayanlardan uzak dur diyor.[46] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları araştırması” ile devam edelim, Diyanet Meali:
29.52 - De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah'ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
29.52 - De ki benimle sizin aranızda şâhid, Allah yeter, o Göklerde ve Yerde ne varsa bilir, bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler, işte onlardır hep husrâna düşenler.
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de açık olarak “Göklerde ve Yerde ne varsa bilir” Hükmü ile!
“Bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler”in yeryüzünde olduğu gibi, gökyüzünde de oldukları bu ifadelerden de kolayca anlaşılmaktadır.
“işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.” Bilgisi, yeryüzü insan sülâleleri için geçerli olduğu gibi, gökyüzü insan sülâle nesilleri içinde geçerli olduğu kesin olarak bilrilmektedir. [47]
“ İz- -T-B- ”