Kul kefâ bi(A)llâhi beynî vebeynekum şehîdâ(en)(s) ya'lemu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velleżîne âmenû bilbâtili vekeferû bi(A)llâhi ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)
De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah'ı inkar edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır."
De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Batıla inanıp inkâr edenler var ya, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.
Ankebût Suresi'nin 52. ayeti, Allah'ın şahitliğini, O'nun her şeyi kuşatan ilmini ve batıla inanıp Allah'ı inkâr edenlerin hüsranını vurgulamaktadır. Ayet, tevhid inancının temelini oluşturan Allah'ın mutlak bilgisi ve adaleti üzerine kuruludur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kefâ' kelimesinin bir şeyin ihtiyacı gidermesi, yeterli gelmesi anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'kefâ billâhi şehîden' ifadesi, Allah'ın şahitliğinin başka hiçbir şahide ihtiyaç bırakmayacak kadar mutlak ve tam olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'kifâye'nin bir şeyin maksadı yerine getirmesi ve ihtiyacı karşılaması olduğunu açıklar. Ayetteki kullanımı, Allah'ın şahitliğinin, Peygamber ile inkârcılar arasındaki ihtilafı çözmede nihai ve tartışmasız bir delil olarak yeterli olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'şehîd' kelimesinin 'hâzır ve nâzır olan, her şeyi gören' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'şehîden' ifadesi, Allah'ın Peygamber ile kavmi arasındaki tüm olaylara ve konuşmalara bizzat şahit olduğunu, hiçbir şeyin O'ndan gizli kalmadığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şehîd' kelimesinin mecazi olarak 'bilen' anlamına geldiğini ifade eder. Bu ayette Allah'ın şahitliği, O'nun her şeyi kuşatan ilmiyle birleşerek, insanlar arasındaki ihtilaflarda nihai hükmü verecek olanın Allah olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şehîd' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak bilgisi ve adaletiyle yakından ilişkili olduğunu belirtir. Allah'ın 'şehîd' olması, O'nun sadece gözlemci değil, aynı zamanda hakikati ortaya koyan ve hüküm veren olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanım, Allah'ın Peygamber'in doğruluğuna ve inkârcıların yalanına şahit olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm'in bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'ya'lemu mâ fi's-semâvâti ve'l-ard' ifadesi, Allah'ın ilminin kapsamının sınırsız olduğunu, evrendeki her zerreye ve her olaya vakıf olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ilm' kavramının Kur'an'da Allah'a nispet edildiğinde mutlak ve kuşatıcı bir anlam taşıdığını vurgular. Bu ayetteki 'ya'lemu', Allah'ın sadece fiziksel varlıkları değil, insanların niyetlerini, inançlarını ve amellerini de bildiğini, dolayısıyla batıla inananları ve Allah'ı inkâr edenleri de tam olarak idrak ettiğini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'bâtıl' kelimesinin 'hakkın zıddı, yok olan, faydasız olan' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'âmenû bi'l-bâtıl' ifadesi, Allah'ın birliğine ve peygamberliğe karşı çıkan, temelsiz ve yanlış inançlara sarılan kimseleri tanımlar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bâtıl'ın 'hakikati olmayan, geçersiz olan' anlamında kullanıldığını açıklar. Bu ayette 'bâtıl', Allah'ın varlığına ve birliğine aykırı olan her türlü inancı ve bu inançlardan kaynaklanan amelleri ifade eder ki bunlar sonuçta yok olmaya mahkumdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ün asıl anlamının 'örtmek' olduğunu, bu nedenle nimeti örtmek (nankörlük) ve dini örtmek (inkâr) anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'keferû billâhi' ifadesi, Allah'ın varlığını ve birliğini, O'nun gönderdiği hakikatleri bilerek reddeden ve üzerini örten kimseleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece bir inançsızlık durumu değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı bir nankörlük ve O'nun mesajına karşı bir isyan olduğunu vurgular. Bu ayette 'keferû', batıla inanmanın doğal bir sonucu olarak Allah'ı inkâr etmeyi ve O'nun hakikatini reddetmeyi ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'husran'ın bir şeyin eksilmesi, sermayenin azalması veya tamamen yok olması olduğunu belirtir. Ayetteki 'hümül-hâsirûn' ifadesi, batıla inanıp Allah'ı inkâr edenlerin, dünya hayatında doğru yolu kaybettikleri gibi ahirette de ebedi azaba uğrayarak en büyük zarara uğrayacaklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'hasâra'nın kâr yerine zarar etmek olduğunu açıklar. Bu ayette 'hâsirûn', Allah'ın kendilerine verdiği akıl, ömür ve diğer nimetleri yanlış yolda kullanarak, ebedi kurtuluş yerine ebedi azabı hak eden kimseleri ifade eder.
Ankebût Sûresi
Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim, Vaktaki emr, bizim takrir ettiğimiz gibi, habise ve tayyibe münkasim oldu, ona habîs değil, tayyib sevdirildi. Ve bu neş'et-î unsuriyyede ta'fîn olduğu için melâi-keyi revâyıh-ı habise ile müteezzî olmalarıyla vasf eyledi. Zîrâ o hame-i mesnün, ya'nî miiteğayyiru'r-rîh bulunan salsâldan mahlûktur. Binâenaleyh melâike bizzat onu kerîh görür. Nitekim necaset böceğinin mizacı, gül kokusu ile mutazarrır olur; halbuki o revâyıh-ı tayyibedir. Böyle olunca gül kokusu, necaset böceğinin indinde, güzel koku değildir. Ve ma'nen ve sûreten bu mizacın misli üzerine vâki' olan kimse, hakkı istimâ' ettiği vakit, ona zarar vezir; ve bâtıl ile mesrur olur. Ve o dahi, Hak Teâlâ'nın وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) kavlidir. Ve onları hüsran ile vasf eyledi. Binâenaleyh اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ (Ankebût, 29/ 52) buyurdu. Zîrâ tayyibi habisten temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur (22).
Ya'nî yukarıda zikr olunduğu üzere emr-i vücûd. habis ve temiz kısımlarına münkasim oldukda, (S.a.v.) Efendimiz'e emr-i vücûdun bu iki kısmından habis pis değil, Tayyib, hoş sevdirildi. Ve bu neş'et-i unsu-riyyede fena ve pis kokular mevcûd olduğu için, (S.a.v.) Efendimiz, melekleri fena kokular ile eza duyan olmalarıyla vasf eyledi. Meleklerin fena kokulardan eziyet çektiğini bildirdi. Zîrâ cesed-i Âdem, kokmuş kara topraktan mütehassıl tıyn-ı yâbisten halk olunmuştur. Binâenaleyh melâike bizzat bu neş'et-i unsuriyyede olan fena ve pis kokuları iğrenç görür.
Zîrâ melâikenin neş'eti, neş'et-i nûriyyedir. Bunun için bir mü'min, melâike-i kiramın mücib-i istikrahı olmamak üzere cesedini ve libâsını tathîr etmek ve dâima abdestli bulunmak ve güzel kokular sürünmek lâzımdır. Eğer bir kimse kendi halini temiz yapmaz ise abdestli olmaz ise aslı itibariyle kokmuş çamurdan meydana gelen bu beden varlıklarımızdan kendi halleri üzere melaike-i kiram uzak durur, sevmez bu durumu. O zaman onlarla bir arada olmak için onlarında rızalarını almak için o zaman mümkün olduğu kadar çok abdestli ve temiz ve güzel koku sürerek kişiler temiz olma yolunda hayatlarını sürdürmelidir diye bir ikaz ediyor.
Ve melâike nasıl fena kokulardan eza duyan olursa, necaset böceği dahi onların aksi olarak, gül kokusu ile zarara uğrayan olur. Halbuki gül kokusu, güzel kokulardandır. Binâenaleyh necaset böceği, mademki bundan zarar gören oluyor, şu halde gül kokusu, onun indinde güzel koku değildir. Ve ma'nen ve süreten mizacı, necaset böceğinin mizacına benzeyen kimse, hakkı dinlediği vakit, ondan zarar gören ve eza duyan olur; ve bâtıl ile sevinçli olur.
Haktan eza duyan ve bâtıldan sevinçli olan kimseler hakkında Hak Teâlâ: وَالَّذِينَ اَمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللَّهِ (Ankebût, 29/52) ya'nî "Şunlar ki bâtıla mü'min oldular, batıla iman ettiler ve Allah Teâlâ'ya kâfir oldular" buyurdu. Ve onları hüsran ile vasf ederek اُولۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ellezine hasirune enfusehum (Ankebût, 29/52) ya'nî "işte onlar, nefislerine hüsran ve ziyan eden, hâsirûndur" dedi. Zîrâ iyiyi fenadan temyîz etmeyen kimsenin idrâki yoktur.
Tercüme: "Mübtelâ-yı bencillik olan kimse yani benliğinin hükmü altında olan kimse, nakdi kalbdan yani gerçek olanla sahte olandan temyiz etmez, ayırmayan bir doğru yoldan sapmıştır. Uyanık ol, her ne kadar o manevî ise de ondan kaç! Yani zahire ibadet ehli gibi görünürse de yine de ondan kaç. Yani kalp ile aslını ayıramayan kimseden kaç. Neşv ü neması olanla olmayan, onun önünde birdir. O her ne kadar yakîn da'vâ ederse de, şekk içindedir. Eğer böyle bir kimse, halk nazarında zekî-i mutlak ise de, mademki onun bu temyizi yoktur, o kimse ahmaktır." Yani halk onu idrakli akıllı da zannetse aslında ahmaktır. İşte bir bakıma insan içerisinde gezen gerçek manada Âdemi olanları ayıramayan kimselerden de geç, yani kalp ile aslını ayıramayanlardan uzak dur diyor.[46] “ İz- -T-B- ”
Yolumuza “Gökyüzü İnsanları araştırması” ile devam edelim, Diyanet Meali:
29.52 - De ki: "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanları bilir. Batıla inanıp Allah'ı inkâr edenler var ya; işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır." Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
29.52 - De ki benimle sizin aranızda şâhid, Allah yeter, o Göklerde ve Yerde ne varsa bilir, bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler, işte onlardır hep husrâna düşenler.
Görüldüğü gibi bu ayet-i kerimede de açık olarak “Göklerde ve Yerde ne varsa bilir” Hükmü ile!
“Bâtıla iyman edip de Allaha küfredenler”in yeryüzünde olduğu gibi, gökyüzünde de oldukları bu ifadelerden de kolayca anlaşılmaktadır.
“işte onlar asıl ziyana uğrayanlardır.” Bilgisi, yeryüzü insan sülâleleri için geçerli olduğu gibi, gökyüzü insan sülâle nesilleri içinde geçerli olduğu kesin olarak bilrilmektedir. [47]
“ İz- -T-B- ”
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَوْلَا أَجَلٌ مُّسَمًّى لَجَاءهُمُ الْعَذَابُ وَلَيَأْتِيَنَّهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ {العنكبوت/53}
“Veyesta’cilûneke bil’azâb(i) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l’azâbu veleye/tiyennehum bagteten vehum lâ yeş’urûn(e)” (29/53) Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir. (29/53)