İçeriğe atla
Ankebût 53Cüz 21 · Sayfa 403

Ankebût Sûresi 53. Âyet

العنكبوت

Sohbete sor

Veyesta'cilûneke bil'ażâb(i)(c) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l'ażâbu veleye/tiyennehum baġteten vehum lâ yeş'urûn(e)

Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir.

Ankebût Sûresi

“Veyesta’cilûneke bil’azâb(i) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l’azâbu veleye/tiyennehum bagteten vehum lâ yeş’urûn(e)” (29/53) Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir. (29/53)


Ve yesta'ciluneke bil azab, Bir de senden acele azap istiyorlar. Büyük insanın (İnsân-ı Kamil) kemâlat dervreleri milyonlarca seneler içinde olduğu halde, küçük insan (birimsel insan) kemâlatı anne karnında dokuz ay gibi kısa bir zamana sığar. Onun için Hakk Teâlâ Hazretleri, “Hulikal insanü min acel” (Enbiya, 21/37)

“İnsan aceleden halk olundu” buyurdu.


“Teenni Rahmandandır” gereğince rahmâni tecellide acele yoktur. Acele ise, uzaklık sıfâtı mevcut oldukça gerçekleşir. Onun için “Acele şeytandır” buyrulmuştur. Zira şeytan “şatane ve şutunen” den türemiş olup uzaklık ma’nâsınadır. İnsan maddi ve ma’nevi amaçlarına kavuşmak için acele eder. İstediği şeyi elde ettiği zaman, artık faydalanmak için acele etmez. Çünkü uzaklık son bulur ve yakınlık hâsıl olur.

Ve lev la ecelüm müsemma, Eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı. Ayan-ı sabite de yani ilm-i ilâhide belirlenen program gereği kazanın peyderpey kader olarak inmesi belirli bir süreye bağlıdır. “Kün Fe Yekün” Hemen olur. İlm-i ilâhi sûret olan Esmâ-i ilâhiyyelerin zuhur mahallerinde görüntüye çıkarmayı talep ettikleri istidatları belirli bir sürede zâhirde meydana çıkar.

Lecaehümül azab, Elbette kendilerine gelecek. Ayan-i sabite yani ilm-i ilâhide ki programları gereği bu azab kendilerini bulacaktır…

Ve le ye'tiyennehüm bağtetev ve hüm la yeş'urun, Ve elbette o kendilerine gelecek, şuurları olmayarak (bilincine varmadan) ansızın gelecek! Kişinin farkına varmadan kendine gelen en büyük azap, kendi hakîkatinden ve bu hakîkatin kaynağı olan Hakk’tan ayrı ve uzak olmak ve bunun şuurunda ve farkında olmadan nefsini hayâli ve vehmi üzere bir hayat sürmesidir. Şeytanda hile ve dolanla bu âlemi süslü gösterek bu perdeleri arttırmaktadır. Sûre ismi bilindiği gibi “Ankebut” örümcektir. Örümcek nasıl ağ örerse kişinin aklında örülen şartlanma ağları kendine büyük bir perde olmaktadır.

Terzi Baba’mızın ilim tedrisatına girip aklında ki şartlanma perdelerini temizleyip kaldıramayanlar. Ve çeşitli gerekçelerle Terzi Baba İrfan Mektebi yolundanda ayrılanlar, Efendi Babam’ın vermiş olduğu zati ilim kaynaklı eğitimi anlayamayıp, tekrar geldikleri sahaya dönmektelerdir. Ve bu kendilerine en büyük azap olacaktır ve olmaktadır. Fakat onlar bunun şuurunda ve farkında değillerdir! Canları sağ olsun…[48] (Murat Derûni)


يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ {العنكبوت/54}

“Yesta’cilûneke bil’azâbi ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)”


يَوْمَ يَغْشَاهُمُ الْعَذَابُ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {العنكبوت/55}

“Yevme yagşâhumu-l’azâbu min fevkihim vemin tahti erculihim veyekûlu zûkû mâ kuntum ta’melûn(e) (29/54-55)

(Evet), Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kâfirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, “Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın” diyecektir. (29/54-55)


Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin em- sâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ ma- kâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ, oı (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri mu- hîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ ’Hâşiyesf nde bu¬yururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdlan ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffân muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir. Veyâhût cehennem çukurlanrından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınlan bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[49]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)