Veyesta'cilûneke bil'ażâb(i)(c) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l'ażâbu veleye/tiyennehum baġteten vehum lâ yeş'urûn(e)
Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir.
Senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir vade olmasaydı, azab elbette onlara gelip çatmıştı. Fakat yine de, hiç farkına varmadıkları bir sırada o kendilerine mutlaka gelecektir.
Ankebût Suresi'nin 53. ayeti, inkarcıların azabı acele istemelerini ve Allah'ın belirlediği bir sürenin olmaması durumunda azabın hemen geleceğini, ancak bu sürenin sonunda azabın ansızın geleceğini vurgulamaktadır. Ayet, 'acele isteme', 'azap', 'belirlenmiş süre' ve 'ansızın gelme' gibi kavramlar üzerinden ilahi takdirin ve cezanın kaçınılmazlığını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'acele' (عجل) kelimesinin bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini istemek olduğunu belirtir. Ayetteki 'yesta'cilûneke' ifadesi, inkarcıların Allah'ın vaat ettiği azabı, alaycı bir şekilde ve vaktinden önce talep etmelerini ifade eder. Bu, onların ilahi kudrete karşı bir meydan okumasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'isti'câl' (استعجال) fiilinin burada 'acele istemek' anlamında kullanıldığını ve müşriklerin peygamberden azabın hemen gelmesini talep etmelerini mecazi bir ifadeyle aktardığını belirtir. Bu, onların tehditleri ciddiye almadıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'acele' kavramının Kur'an'da genellikle insanın sabırsızlığını ve dünya nimetlerine olan düşkünlüğünü yansıttığını belirtir. Bu ayette ise, inkarcıların azabı acele istemeleri, onların ahiret inancından yoksunluklarını ve ilahi uyarıları hafife almalarını gösteren bir tavırdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azap' (عذاب) kelimesinin, bir şeyi tatmaktan alıkoyan veya onu acı veren bir şeye dönüştüren şey olduğunu ifade eder. Ayetteki 'bi'l-azâb' ifadesi, inkarcıların aceleyle gelmesini istedikleri, Allah'ın kendilerine vereceği cezayı ve sıkıntıyı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, azabın, kişinin hoşlanmadığı, elem veren her şey olduğunu ve Kur'an'da genellikle ilahi cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki azap, inkarcıların küfürleri ve peygamberi yalanlamaları sebebiyle karşılaşacakları ilahi cezadır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, azap kelimesinin Kur'an'da hem dünyevi sıkıntıları hem de ahiretteki cehennem azabını kapsayan geniş bir anlama sahip olduğunu vurgular. Bu ayetteki azap, inkarcıların acele istemeleriyle, hem dünyevi bir musibet hem de ahiretteki büyük azap ihtimalini taşır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ecel' (أجل) kelimesinin bir şeyin sonu, süresi veya vadesi anlamına geldiğini belirtir. 'Müsemmâ' (مسمى) ise belirlenmiş, adlandırılmış demektir. Dolayısıyla 'ecelün müsemmâ', Allah katında süresi ve zamanı kesin olarak belirlenmiş bir vadeyi ifade eder ki, bu vade dolmadan azap gelmez.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ecel'in bir şeyin sonu ve vadesi olduğunu, 'müsemmâ'nın ise Allah tarafından takdir edilmiş, bilinen bir zaman dilimini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bu ifade, azabın gelişi için ilahi bir takdir ve belirlenmiş bir zaman olduğunu, bu zaman dolmadan aceleyle gelmeyeceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ecel'in, bir şeyin varlığının veya bir olayın gerçekleşmesinin son sınırı olduğunu belirtir. 'Müsemmâ' ile nitelenmesi, bu sınırın keyfi değil, ilahi bir hikmetle ve kesin bir şekilde belirlendiğini gösterir. Bu, Allah'ın her şeyi bir ölçüye göre yarattığına işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'bağteten' (بغتة) kelimesinin 'ansızın, habersizce' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, azabın, inkarcıların hiç beklemedikleri bir anda, hazırlıksız yakalanacakları bir şekilde geleceğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'bağteten'in, bir şeyin aniden ve beklenmedik bir şekilde vuku bulması olduğunu ifade eder. Bu, azabın gelişi konusunda inkarcıların gaflet içinde olacaklarını ve kendilerini güvende hissettikleri bir anda şaşkınlıkla karşılaşacaklarını anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'bağteten'in, bir olayın önceden herhangi bir işaret veya uyarı olmaksızın aniden meydana gelmesi olduğunu açıklar. Ayetteki bu kelime, inkarcıların azabın geleceğine dair uyarıları ciddiye almamaları nedeniyle, azabın kendilerini hazırlıksız yakalayacağını ve şok etkisi yaratacağını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'şu'ûr' (شعور) kelimesinin, bir şeyi hissetmek, idrak etmek ve farkına varmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lâ yeş'urûne' ifadesi, inkarcıların azabın gelişini önceden fark edemeyeceklerini, onun ansızın gelmesiyle gafil avlanacaklarını vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'şu'ûr'un, bir şeyin iç yüzünü veya gizli yönünü bilmek olduğunu ifade eder. 'Lâ yeş'urûne' ise, onların azabın gelişinin işaretlerini veya zamanını idrak edemeyeceklerini, bu konuda tamamen bilgisiz ve gaflet içinde olacaklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'şu'ûr' kavramının Kur'an'da genellikle insanın çevresindeki olayları ve ilahi işaretleri algılama yeteneğiyle ilişkili olduğunu belirtir. Bu ayette 'lâ yeş'urûne' ifadesi, inkarcıların azabın gelişine dair uyarıları ve alametleri görmezden gelmeleri nedeniyle, onun ansızın gelmesiyle şaşkınlığa düşeceklerini ve bu durumun farkına varamayacaklarını ifade eder.
Ankebût Sûresi
“Veyesta’cilûneke bil’azâb(i) velevlâ ecelun musemmen lecâehumu-l’azâbu veleye/tiyennehum bagteten vehum lâ yeş’urûn(e)” (29/53) Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. (Hikmet gereği) belirlenmiş bir süre olmasaydı, azap onlara mutlaka gelirdi. Onlar farkında değillerken kendilerine ansızın elbette gelecektir. (29/53)
Ve yesta'ciluneke bil azab, Bir de senden acele azap istiyorlar. Büyük insanın (İnsân-ı Kamil) kemâlat dervreleri milyonlarca seneler içinde olduğu halde, küçük insan (birimsel insan) kemâlatı anne karnında dokuz ay gibi kısa bir zamana sığar. Onun için Hakk Teâlâ Hazretleri, “Hulikal insanü min acel” (Enbiya, 21/37)
“İnsan aceleden halk olundu” buyurdu.
“Teenni Rahmandandır” gereğince rahmâni tecellide acele yoktur. Acele ise, uzaklık sıfâtı mevcut oldukça gerçekleşir. Onun için “Acele şeytandır” buyrulmuştur. Zira şeytan “şatane ve şutunen” den türemiş olup uzaklık ma’nâsınadır. İnsan maddi ve ma’nevi amaçlarına kavuşmak için acele eder. İstediği şeyi elde ettiği zaman, artık faydalanmak için acele etmez. Çünkü uzaklık son bulur ve yakınlık hâsıl olur.
Ve lev la ecelüm müsemma, Eğer belirlenmiş bir süre olmasaydı. Ayan-ı sabite de yani ilm-i ilâhide belirlenen program gereği kazanın peyderpey kader olarak inmesi belirli bir süreye bağlıdır. “Kün Fe Yekün” Hemen olur. İlm-i ilâhi sûret olan Esmâ-i ilâhiyyelerin zuhur mahallerinde görüntüye çıkarmayı talep ettikleri istidatları belirli bir sürede zâhirde meydana çıkar.
Lecaehümül azab, Elbette kendilerine gelecek. Ayan-i sabite yani ilm-i ilâhide ki programları gereği bu azab kendilerini bulacaktır…
Ve le ye'tiyennehüm bağtetev ve hüm la yeş'urun, Ve elbette o kendilerine gelecek, şuurları olmayarak (bilincine varmadan) ansızın gelecek! Kişinin farkına varmadan kendine gelen en büyük azap, kendi hakîkatinden ve bu hakîkatin kaynağı olan Hakk’tan ayrı ve uzak olmak ve bunun şuurunda ve farkında olmadan nefsini hayâli ve vehmi üzere bir hayat sürmesidir. Şeytanda hile ve dolanla bu âlemi süslü gösterek bu perdeleri arttırmaktadır. Sûre ismi bilindiği gibi “Ankebut” örümcektir. Örümcek nasıl ağ örerse kişinin aklında örülen şartlanma ağları kendine büyük bir perde olmaktadır.
Terzi Baba’mızın ilim tedrisatına girip aklında ki şartlanma perdelerini temizleyip kaldıramayanlar. Ve çeşitli gerekçelerle Terzi Baba İrfan Mektebi yolundanda ayrılanlar, Efendi Babam’ın vermiş olduğu zati ilim kaynaklı eğitimi anlayamayıp, tekrar geldikleri sahaya dönmektelerdir. Ve bu kendilerine en büyük azap olacaktır ve olmaktadır. Fakat onlar bunun şuurunda ve farkında değillerdir! Canları sağ olsun…[48] (Murat Derûni)
يَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمُحِيطَةٌ بِالْكَافِرِينَ {العنكبوت/54}
“Yesta’cilûneke bil’azâbi ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)”
يَوْمَ يَغْشَاهُمُ الْعَذَابُ مِن فَوْقِهِمْ وَمِن تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ وَيَقُولُ ذُوقُوا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ {العنكبوت/55}
“Yevme yagşâhumu-l’azâbu min fevkihim vemin tahti erculihim veyekûlu zûkû mâ kuntum ta’melûn(e) (29/54-55)
(Evet), Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kâfirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, “Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın” diyecektir. (29/54-55)
Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin em- sâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ ma- kâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ, oı (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri mu- hîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ ’Hâşiyesf nde bu¬yururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdlan ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffân muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir. Veyâhût cehennem çukurlanrından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınlan bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[49]