Yesta'cilûneke bil'ażâbi ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)
(54-55) Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kafirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, "Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın" diyecektir.
(Evet) senden azabı çarçabuk (getirmeni) istiyorlar. Halbuki cehennem, hiç şüpheleri olmasın, kâfirleri kuşatacaktır.
Bu ayet, inkarcıların azabı acele istemelerini ve cehennemin onları kuşatacağını konu edinmektedir. Anahtar kavramlar, acele isteme, azap ve kuşatma fiilleri ile cehennem ve kafirler isimleri etrafında yoğunlaşmaktadır. Dilbilimsel olarak, bu kavramlar Kur'an'ın tehdit ve uyarı dilini yansıtmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'acele' (عجل) kelimesini, bir şeyi vaktinden önce istemek veya yapmak olarak tanımlar. Ayetteki 'yesta'cilûneke' (يستعجلونك) ifadesi, kafirlerin azabı alaycı bir şekilde, vaktinden önce talep etmelerini, Allah'ın vaadinin gerçekleşmeyeceği düşüncesiyle acele etmelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu tür kullanımların Arap dilinde bir şeyi küçümseme ve alay etme anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yesta'cilûneke' ifadesi, kafirlerin azabı ciddiye almadıklarını, aksine onunla alay ettiklerini ve bu yüzden acele ettiklerini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'acele' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışım taşıdığını ve insanın sabırsızlığını, düşüncesizliğini veya alaycı tavrını yansıttığını belirtir. Bu ayetteki kullanım, kafirlerin Allah'ın tehditlerine karşı gösterdikleri umursamaz ve alaycı tutumu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'azap' (عذاب) kelimesinin, bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamından geldiğini ve bu bağlamda insanı rahatsız eden, acı veren her türlü cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'bi'l-azâb' ifadesi, kafirlerin alaycı bir şekilde talep ettikleri, Allah'ın onlara vaat ettiği cezayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'azap' kelimesinin, bir şeyi tatlılıktan alıkoymak, acılaştırmak anlamında kullanıldığını ve Kur'an'da genellikle Allah'ın günahkarlara verdiği cezayı ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'azap', kafirlerin inkar ve alaycılıkları sebebiyle karşılaşacakları ilahi cezayı temsil eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azap' kelimesinin Kur'an'da hem dünyevi hem de uhrevi cezaları kapsayan geniş bir anlama sahip olduğunu vurgular. Bu ayetteki 'azap', kafirlerin alaycı taleplerine karşılık olarak, Allah'ın onlara hem dünyada hem de ahirette tattıracağı acı ve cezayı ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'cehennem' (جهنم) kelimesinin Arapça'da derin çukur anlamına gelen 'cehennem'den türediğini veya yabancı kökenli olduğunu belirtir. Kur'an'da ise, inkar edenlerin ve günahkarların ahirette cezalandırılacağı, şiddetli azap yeri olarak kullanılır. Ayetteki 'cehennem', kafirleri kuşatacak olan nihai azap mekanını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cehennem'in Kur'an'da genellikle 'nar' (ateş) kelimesiyle birlikte anıldığını ve şiddetli azabın sembolü olduğunu belirtir. Bu ayetteki 'cehennem', kafirlerin alaycı tavırlarına karşılık olarak, onları çepeçevre saracak olan ahiret azabının adıdır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'ihâta' (إحاطة) kelimesinin bir şeyi çepeçevre kuşatmak, her yönden sarmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lemuhîtatun' (لمحيطة) ifadesi, cehennemin kafirleri öyle bir şekilde kuşatacağını ki, onların hiçbir kaçış yolu bulamayacaklarını, tamamen onun içinde kalacaklarını vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ihâta'nın, bir şeyin sınırlarını tamamen kaplamak ve onu dışarıdan izole etmek anlamını taşıdığını belirtir. Bu ayetteki 'muhîtatun' kelimesi, cehennemin kafirleri öyle bir şekilde saracağını ki, onlar için hiçbir kurtuluş veya kaçış imkanı kalmayacağını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ihâta' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın ilminin veya kudretinin her şeyi kuşatmasını ifade etmek için kullanıldığını, ancak burada cehennemin kuşatması bağlamında, azabın kaçınılmazlığını ve kapsayıcılığını vurguladığını belirtir. Kafirler için cehennemden kurtuluşun imkansızlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'küfr' (كفر) kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örtmek olduğunu ve bu bağlamda Allah'ın nimetlerini veya hakikati örtmek, inkar etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bi'l-kâfirîne' (بالكافرين) ifadesi, Allah'ın varlığını, birliğini ve peygamberlerini inkar eden, hakikati örten kimseleri ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'kâfir' kelimesinin, Allah'ın birliğini ve peygamberlerin getirdiği dini inkar eden kişi için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'kâfirîn', azabı acele isteyen ve cehennemle kuşatılacak olan, Allah'ın ayetlerini ve tehditlerini ciddiye almayan inkarcı topluluğu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda nankörlüğü ve Allah'ın lütuflarını reddetmeyi de içerdiğini belirtir. Bu ayetteki 'kâfirîn', Allah'ın azap tehditlerine karşı nankörce ve alaycı bir tavır sergileyen, hakikati inkar eden kimselerdir.
Ankebût Sûresi
Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin em- sâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ ma- kâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ, oı (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri mu- hîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ ’Hâşiyesf nde bu¬yururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdlan ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffân muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir. Veyâhût cehennem çukurlanrından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınlan bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[49]
يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ {العنكبوت/56}
“Yâ ‘ibâdiye-llezîne âmenû inne ardî vâsi’atun fe-iyyâye fa’budûn(i)” (29/56) Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O hâlde, ancak bana kulluk edin. (29/56)