İçeriğe atla
Ankebût 54Cüz 21 · Sayfa 403

Ankebût Sûresi 54. Âyet

العنكبوت

Sohbete sor

Yesta'cilûneke bil'ażâbi ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)

(54-55) Senden azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Oysa azap kafirleri üstlerinden ve ayaklarının altından bürüyeceği gün, şüphesiz cehennem onları mutlaka kuşatmış olacaktır. Allah, onlara, "Yapmakta olduklarınızın cezasını tadın" diyecektir.

Ankebût Sûresi

Ma’lûm olsun ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde mezâhiri vardır. Evvelâ ilm-i İlâhîde a’yân-ı sâbiteleri vardır. Sâniyen vücûd-ı İlmîlerinin em- sâli âlem-i misâlde mütekevvindir. Sâlisen, hazret-i şehâdette, ya’ni dünyâda her ikisi de birbirine karışık olarak zâhirdir. Zîrâ dünyâ mezâhir-i âhirete nazaran geniş değilse de cem’iyyetlidir. Nitekim elem ve lezzetin imtizâcını her zaman bu âlemde zevken biliriz. Râbian, âlem-i insânîde mevcûddur. Zîrâ ma- kâm-ı rûh ve kalb ve kemâlâtı ayn-ı naîmdir. Ve nefis ve hevâ ve muktezayâtı ayn-ı cehennemdir. Bunun için makâm-ı kalbe ve rûha dâhil olanlar ve ahlâk-ı hamîde ve sıfât-ı marzıyye ile muttasıf bulunanlar, envâ’-ı naîm ile mütena’im olurlar. Ve nefis ve lezzâtı ve hevâ ve şehevâtı ile meşgül olanlar, envâ’-ı belâyâ ile muazzeb olurlar. Nitekim Hak Teâlâ, oı (Tevbe, 9/49; Ankebût, 29/54) ya’ni, “Cehennem şimdiki halde kâfirleri mu- hîttir” buyurur. Celâleddîn-i Devvânî (k.s.) hazretleri Zevrâ ’Hâşiyesf nde bu¬yururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle hâcet yoktur. Zîrâ kâfirlerin sû’-i i’ti- kâdlan ve ahlâk-ı nâ-marzıyyeleri neş’e-i uhrâda sûret-i cahîmde zuhûr edip, küffân muazzeb kılacaktır." Bu ma’nâyı müeyyid olarak (s.a.v.) Efendimiz buyururlar “Kabir ya cennet bağçelerinden bir bağçedir. Veyâhût cehennem çukurlanrından bir çukurdur." Hâmisen, cennetin ve cehennemin en son mezâhiri âhirettedir. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Ve lâkin bu cismâniyyette neş’e-i rûhâniyye gâlibdir. Neş’e-i nefsâniyye gâlib olan bu âlem-i şehâdetin ahvâline bakıp da, cennet ve cehennem-i cismânî hakkında istidlâlen hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin suver-i maddiyâtı bir karâr üzerine olmayıp, bozulur. Zîrâ kavânîn-i esâsiyyeleri bunu iktizâ eder. Fakat cennet ve cehennem-i cismânînin suveri sâbit ve berkarârdır. Ve onların kavânîn-i esâsiyyelerinin îcâbı da böyledir. Binâenaleyh bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği ahvâl, cennet ve cehennem-i cismânîde ma’küldür. Ve o mevtında bu ahvâle hayret olunmaz. Bunun nazîri bu âlemde de mevcuttur. Meselâ âlem-i şehâdette insanın havada uçması ve deniz üstünde yürümesi mümkin değil iken, uyuyan kimse rü’yâsında havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin âlem-i hayâlde vâki’ olan bu hâline o mevtin içinde bulundukça taaccüb etmez, pek tabiî görür. Fakat uyanıp, âlem-i şehâd'etin ahkâmı dâiresine avdet edince, rü’yâdaki hâline hayret ve taaccüb eder. Zîrâ o dakikada mevtın-ı hayâlin dâire-i ahkâmından çıkmıştır. İşte, gerek ahvâl-i berzah, gerek cennet ve cehennem-i cismânî mevtınlan bu hâle mümâsildir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mevtınların garâib-i ahvâli, ehl-i gaflet tarafından âlem-i şehâdete kıyâs olunduğu için istib’âd ve inkâr olunur.[49]


يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ أَرْضِي وَاسِعَةٌ فَإِيَّايَ فَاعْبُدُونِ {العنكبوت/56}

“Yâ ‘ibâdiye-llezîne âmenû inne ardî vâsi’atun fe-iyyâye fa’budûn(i)” (29/56) Ey iman eden kullarım! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. O hâlde, ancak bana kulluk edin. (29/56)


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)