Vemâ hâżihi-lhayâtu-ddunyâ illâ lehvun vela'ib(un)(c) ve-inne-ddâra-l-âḣirate lehiye-lhayevân(u)(c) lev kânû ya'lemûn(e)
Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!
Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.
Ankebût Suresi'nin 64. ayeti, dünya hayatının geçici ve aldatıcı niteliğini, ahiret hayatının ise gerçek ve kalıcı olduğunu vurgular. Ayet, 'lehv', 'la'ib' ve 'hayevân' gibi kavramlar aracılığıyla bu karşıtlığı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hayat (الحياة), var olmanın ve idrak etmenin zıddıdır. Kur'an'da hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı için kullanılır. Bu ayetteki 'el-hayâtü'd-dünyâ' ifadesi, ahiret hayatına nispetle geçici ve aldatıcı olan varoluşu ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu'ya göre 'hayât' (hayat) kavramı Kur'an'da genellikle iki farklı düzlemde ele alınır: 'el-hayâtü'd-dünyâ' (dünya hayatı) ve 'el-hayâtü'l-âhire' (ahiret hayatı). Bu ayetteki 'el-hayâtü'd-dünyâ', gerçek ve kalıcı olan ahiret hayatına karşıt olarak, geçici ve aldatıcı bir varoluş biçimi olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Lehv (لهو), insanı meşgul eden ve asıl işinden alıkoyan her şeydir. Bu ayette dünya hayatının, insanı ahiret hazırlığından alıkoyan, faydasız ve geçici meşguliyetlerini temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lehv (اللهو), insanı önemli işlerden alıkoyan, eğlence ve oyalanma anlamına gelir. Ayetteki 'lehv' kelimesi, dünya hayatının insanı ahiret için gerekli olan amellerden uzaklaştıran, boş ve faydasız uğraşlarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'lehv' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'la'ib' (oyun) ile birlikte kullanıldığını ve dünya hayatının geçiciliğini, aldatıcılığını ve insanı asıl görevinden uzaklaştıran yönünü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de dünya hayatının ciddiyetten uzak, oyalayıcı niteliğini pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): La'ib (لعب), çocukların yaptığı gibi, faydası olmayan, boş ve ciddiyetten uzak eylemlerdir. Ayetteki 'la'ib' kelimesi, dünya hayatının geçiciliğini ve ahiret karşısında bir oyun gibi değersiz olduğunu ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): La'ib (اللعب), faydası olmayan, boş ve eğlence amaçlı yapılan işlerdir. Bu ayette dünya hayatının, ahiret hayatının ciddiyeti ve kalıcılığı karşısında ne kadar önemsiz ve geçici olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'lehv' ve 'la'ib' kelimelerinin genellikle birlikte kullanıldığını ve dünya hayatının geçici, aldatıcı ve insanı asıl amacından uzaklaştıran yönünü pekiştirdiğini belirtir. 'La'ib', özellikle faydasız ve ciddiyetten uzak eylemleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Dâr (الدار), bir yerleşim yeri, ikametgah anlamına gelir. Kur'an'da 'ed-dâru'l-âhire' (ahiret yurdu) ifadesi, dünya hayatının geçiciliğine karşılık, kalıcı ve ebedi olan ahiret hayatının mekanını ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Dâr (الدار), bir şeyin etrafında dönülen veya ikamet edilen yerdir. 'Ed-dâru'l-âhire' terkibi, dünya hayatının geçici meskenine karşılık, ahiretteki ebedi ve gerçek ikametgahı ifade eder. Bu ayette, dünya hayatının aksine, ahiretin kalıcı bir yurt olduğu vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hayevân (الحيوان), 'hayat' kelimesinin mübalağalı bir şeklidir ve tam, kâmil hayat anlamına gelir. Bu ayette 'el-hayevân' ifadesi, ahiret hayatının dünya hayatına kıyasla çok daha üstün, gerçek ve kesintisiz bir hayat olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hayevân (الحيوان), 'hayat' kelimesinin mastarı olup, canlılık ve hayatın kendisi anlamına gelir. Bu ayette, ahiret hayatının gerçek ve kâmil hayat olduğunu, dünya hayatının ise buna nispetle eksik ve geçici olduğunu vurgulamak için kullanılmıştır. Dünya hayatı 'hayât' iken, ahiret hayatı 'hayevân'dır, yani hayatın ta kendisidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'hayevân' kelimesinin 'hayat'tan daha mübalağalı olduğunu ve tam, kesintisiz ve ebedi hayatı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, ahiret hayatının dünya hayatındaki eksikliklerden arınmış, gerçek ve sonsuz bir canlılık olduğunu gösterir.
Ankebût Sûresi
“Vemâ hâzihi-lhayâtu-ddunyâ illâ lehvun vela’ib(un) ve-inne-ddâra-l-âhirate lehiye-lhayevân(u) lev kânû ya’lemûn(e)” (29/64) Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! (29/64)
Yolumuza Fusûs’ul Hikem ile devam edelim;
Hak kendini duyuş ve görüş ile vasf eder, “Bu sıfat ise, işiten ve gören her hayvan hakkında umumidir. Ve vücûdda hayevandan başka yoktur. Bu âlemde ne varsa zaten hepsi hayevandır. Madenler de hayvan, bitkiler de hayvan, insanlar da hayvan, melekler de hayvan, su da hayvan, toprak da hayvan, ne varsa hepsi “HAY” dır. Aksi halde bu âlem ölü dememiz gerekir. Bu âleme bir isim vermemiz gerekirse bu âlem kocaman bir hayvandır. Ama bizim anladığımız manada böğüren, meleyen hayvan değildir. An be an “Hay” olandır. Gören ve duyan her hayvan hakkında umumidir. Ve de vücutta hayvandan başka yoktur, yani vücutta “Hay” den başka bir şey yoktur. Onun için Sıfat-ı Subutiyenin birincisi “Hay” dır. Hayat ilimden bile daha geniş olmaktadır. Evvela hayat lazım ki orada ilim zuhura çıksın.
Vücutta hayvandan başka bir şey yoktur. Çünkü bu gördüğümüz bütün bu çokluk, vücud-i mutlak-ı Hakk'ın, esmâ bakımından taayyününden başka bir şey değildir. Ve onların vücûdu, vücûd-i hakîkî-i Hakk'a kılıf olmuş birer vücûd-i i'tibârîdir. Binâenaleyh "halk" dediğimiz bu âlemin suretlerinin bâtını ve "hüvîyyet'i Hak'tır. Ve onların hüviyyeti Hak olunca, Hakk'ın hayât, ilim, sem", basar, irâde ve kudret gibi sıfât-ı külliyye ve cüz'iyyesi onlarda mevcûd olur. Fakat mahlûkattan ba'zılarının taayyünü bu sıfatın zuhuruna mâni' olduğundan mahsus olmaz. Yani oraya tahsis edilmiş olmaz. Oluşumu gereği oradan çıkmaz, İşte bu hakikatten gafil olan perdeliler eşyâ-yı mevcûdenin ba'zısında "hayat" vardır, ba'zısında da yoktur zannederler. Tabiatçılar gibi taş, toprak, su gibi varlıklara cansız derler, Halbuki vücûdda "hayât" sahibi olmayan bir şey yoktur. Fakat onların hayâtı, bu dünyâda ba'zı nâsın idrâkinden bâtın oldu ve gizli kaldı. Yani bu işi anlayamadılar bazılarında gizli kaldı. Bu hakikat âhirette herkese istisnasız aşikâr olur. Yani bugün burada batın oldu ama ahirette bu aşikar olarak ortaya çıkacaktır. 50/22 ayetinde şöyle…
﴿٢٢﴾ لَقَدْ كُنْتَ فِى غَفْلَةٍ مِنْ هَذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَاۤءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَدِيدٌ
50/22-) Lekad kunte fiy ğafletin min hazâ fekeşefna anke ğıtaeke febasarukel yevme hadiyd;
50/22- "Andolsun bundan gaflet içinde (kozanda yaşıyor) idin... Senden perdeni kaldırdık! Bugün artık görme kuvven pek keskindir!" (denilir).
Çünkü
﴿٦٤﴾ وَمَا هَذِهِ الْحَيَوةُ الدُّنْيَاۤ اِلا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الاَخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ لَوْكَانُوا يَعْلَمُونَ
29/64-) Ve ma hazihil hayatüd dünya illâ lehvün ve leıb* ve inned darel ahırete lehiyel hayevan* lev kânu ya'lemun;
29/64- Şu dünya hayatı bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir! Sonsuz gelecek vatana gelince; işte asıl bilinçlilik-yaşam yurdu odur... Kavrayabilse-lerdi!
(Ankebût, 29/64) âyet-i kerîmesinde beyan buyrulduğu üzere âhiret, hayat yurdudur. Fakat sen zannetme ki, dünyâ hayat yurdu değildir. Dünyâ da böyledir. Şu kadar var ki, âlemein hakikatlerine vakıf oldukları kadar, Allah’ın kulları arasında husûsiyyet ve efdaliyyet zahir olmuştur, her şeyin hayâtı bulunduğu ba'zı kullardan gizli kalmıştır.
Onun için bu hakikati Allah’ın kullarından ba'zıları bilir, ba'zıları bilmez, inkâr eder. Binâenaleyh idrak anlayışı daha çok olan kimsede Hak Teâlâ hükümde, idrâkinde bu umûmiyyet hâsıl olmayan kimseden daha ziyâde zahir olur. Nitekim Ali (kerremallâhü vecheh) efendimiz buyururlar ki: "Biz Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz ile seferde idik.
Teveccüh ettiğimiz hiç bir taş ve ağaç yok idi ki, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz'e selâm vermesin." Şimdi, bunu işiten felâsife, böyle şey olmaz, diye inkâr ederler. Zîrâ onlar eşyanın hakikatlerinden gafildir. يَعْلَمُونَ ظَاهِرًا مِنَ الْحَيَوةِ الدُّنْيَا (Rûm, 30/7) ya'nî "Onlar hayât-ı dünyâdan zahir olanı bilirler"; zahir ve mahsûs olmayanı bilmezler. Yani hem zahir ve hem tahsis edilmiş hususi olanları bilmezler. Sadece zahiri bilirler şartlanmışlıkları ile zahir kafasıyla bilirler, zahir ama tahsis edilmiş olanı bilmezler.
Cenâb-ı Şeyh (r.a.) buyururlar ki: İşte ben sana üstünlüğü îzâh ettim; ve bu îzâhât üzerine esmâ-i ilâhiyenin Hak olduğuna ve esmâ-i ilâhiyye ile isimlenmiş olan zuhur yerlerinin Allah'ın gayrisi olmadığına artık senin şübhen kalmadı. Binâenaleyh ' 'Halk Hakk'ın hüviyyetidir, diyen kimse doğru söylemez" diyerek Zeyd ile Amr arasındaki tefâzulu görüp hicaba düşme; yani neden birisi üstün de diğeri daha yan tarafta diye sakın Allah’ın hüviyeti halktır, diyen kimse doğru söylemiyor deme. Yani halk Hakkın hüviyetidir de diyor. ve bu görülen yüksekliğe, fazilete göre onların hüviyyetlerini başka başka zannetme!
Zîrâ onların bâtınları ve Rabb-i hâssları esmâ-i ilâhiyyedir. Esmâ-i ilâhiyye ise Hak'tır; ve bu isimlerin zuhur mahali olan müsemmâ, isimlenme Allah'ın gayri değildir. Ve onların cümlesinin medlulü yani duhul yerleri vücûd-i vâhid olan Allah'dır.[56] “ İz- -T-B- ”