Eve lem yerav ennâ ce'alnâ haramen âminen veyuteḣattafu-nnâsu min havlihim(c) efebilbâtili yu/minûne vebini'meti(A)llâhi yekfurûn(e)
Çevrelerindeki insanlar kapılıp götürülürken, bizim, onların yurtlarını saygın ve güvenlikli bir yer kıldığımızı görmediler mi? Onlar hala batıla inanıyorlar da Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?
Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken (öldürülürken, ya da esir edilirken), bizim (Mekke'yi) güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?
Ankebût Suresi'nin 67. ayeti, Mekke'nin güvenli bir harem kılınması ve çevresindeki kargaşaya rağmen bu nimeti inkâr edenlerin durumunu ele almaktadır. Ayet, 'harem', 'âmin', 'yütehattefu', 'bâtıl' ve 'yekfurûn' gibi anahtar kavramlar üzerinden, Allah'ın kudretini ve insanların nankörlüğünü vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'harem' kelimesinin 'haram kılmak', 'yasaklamak' kökünden geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın belirli bir yeri (Mekke'yi) diğer yerlerden ayırarak, orada savaşmayı, kan dökmeyi ve belirli fiilleri yasaklamak suretiyle kutsal ve güvenli kıldığını ifade eder. Bu, Allah'ın o yere özel bir statü bahşetmesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'harem'i 'muharrem', yani yasaklanmış, dokunulmaz kılınmış yer olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, Mekke'nin çevresindeki kargaşaya rağmen, Allah'ın onu dokunulmaz kılarak bir sığınak haline getirdiğini, bu durumun Allah'ın bir nimeti olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'âmin' kelimesini 'emniyet içinde olan', 'korkudan uzak' olarak açıklar. Ayette, Mekke'nin çevresindeki insanların kapılıp götürüldüğü bir ortamda dahi, Allah'ın bu şehri korkusuz ve güvenli kıldığını, bunun Allah'ın bir lütfu olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'emn' kökünün Kur'an'daki temel anlamlarından birinin 'güvenlik', 'emniyet' olduğunu belirtir. Ayetteki 'âmin' kelimesi, Mekke'nin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda manevi olarak da bir sığınak ve huzur yeri olarak algılanması gerektiğini, bu durumun Allah'ın bir vaadi ve tecellisi olduğunu gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'hatf' kelimesinin 'hızlıca kapmak', 'çalmak', 'ansızın alıp götürmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yütehattefu' fiili, Mekke'nin çevresindeki kabilelerin ve insanların, düşmanlar tarafından aniden baskına uğrayıp esir alınması veya öldürülmesi gibi şiddetli ve güvensiz bir durumu tasvir eder. Bu, Mekke'nin güvenliğinin ne kadar büyük bir nimet olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tahattuf' fiilinin 'bir şeyi hızla ve şiddetle almak' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, Mekke'nin çevresindeki bölgelerde yaşayan insanların sürekli bir tehdit altında olduğunu, can ve mal güvenliklerinin olmadığını, bu durumun Mekke'nin 'harem' ve 'âmin' oluşunun değerini artırdığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bâtıl' kelimesini 'hakkın zıddı', 'varlığı sabit olmayan', 'geçersiz olan' olarak tanımlar. Ayette, Allah'ın apaçık nimetlerine rağmen, insanların putlara, hurafelere veya Allah'tan başka ilahlara inanmasını, yani gerçek olmayan, faydasız ve temelsiz şeylere yönelmesini ifade eder. Bu, Allah'ın nimetini inkâr etmenin bir tezahürüdür.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'bâtıl' kavramının Kur'an'da 'hak' kavramının karşıtı olarak kullanıldığını ve 'gerçek dışı', 'boş', 'anlamsız' gibi anlamlar taşıdığını belirtir. Ayetteki 'bâtıla inanmak', Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr edip, O'nun dışındaki varlıklara ilahlık atfetmek, yani temelsiz inançlara saplanmak anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'nimeti örtmek', yani 'nankörlük etmek' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'yekfurûn' fiili, Allah'ın Mekke'yi güvenli kılması gibi büyük bir nimeti görmezden gelip, bu nimeti vereni inkâr etmek veya O'na şükretmemek anlamında kullanılmıştır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak bu ayetteki bağlamda 'nimeti inkâr etmek', 'nankörlük etmek' anlamının öne çıktığını belirtir. İnsanların, Allah'ın kendilerine bahşettiği açık nimetleri (Mekke'nin güvenliği gibi) görmezden gelerek, O'na karşı nankörce bir tutum sergilemelerini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'küfr'ün 'hakkı örtmek' veya 'nimeti örtmek' olarak tanımlandığını belirtir. Ayette, Allah'ın açıkça görülen bir lütfu olan Mekke'nin güvenliğini inkâr etmek, yani bu nimeti görmezden gelerek Allah'a karşı nankörlük etmek ve O'nun birliğini reddetmek anlamında kullanılmıştır.
Ankebût Sûresi
“Eve lem yerav ennâ ce’alnâ haramen âminen veyutehattafu-nnâsu min havlihim efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi yekfurûn(e)” (29/67) Çevrelerindeki insanlar kapılıp götürülürken, bizim, onların yurtlarını saygın ve güvenlikli bir yer kıldığımızı görmediler mi? Onlar hâlâ batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? (29/67)
Yolumuza İnsan-ı Kamil’in giriş bölümü ile devam edelim,
Bu şaheser kitabın yazılış gayesi ve kimlere hitap ettiğini kitabın müellifi Abdülkerim Cîlî şöyle aktarmış:
“Şimdi iyi dinle; İnsanın kemal derecesine erip ergin bir kimse olması; Allah’ı bilmesine bağlı olduğuna göre. Keza insanın fazileti: Cinsi izinde, onun kapsadığı manadan kazancı kaderince olacağına göre. Evet, böyle olacağına göre: Marifet duygularının elde edilmesi gerekir. Tahkik sonunda elde edileceği kesin olan marifet duygularına gelince: İlâhî bir ilhama ve onun vereceği başarıya bağlıdır. Fakat orası bir başka bölgedir ki, manasını şu âyet-i kerimenin derinliğinde bulur: “Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir… İnsanlar, onun çevresinden uzaklaştırılır.” (Ankebût, 29/67) Ama neyle? Evet; neyle uzaklaştırılır? Şununla: Bir sürü engeller ve oyalayıcı şeylerle. Sonra oranın hali yerleri, sahilleri: Bir sürü kaya ve kaydırmacalarla doludur.
Denizlerine gelince: Helâk ve boğulmacalarla doludur. Bu arada onun yolu; İnce bir kıldan daha incedir. Keskinliğine gelince: Keskin bir kılıçtan da keskindir. Durum anlatıldığı gibi olunca: Yolcunun böyle bir yolda yürüyebilmesi ama tam olarak, dürüst bir şekilde imkânsız gibidir. Durum yukarıda arz edildiği gibi olunca, ister istemez sorulacak: Pekâlâ, o halde bu yola nasıl girilecek? Nasıl yürünecek? Ve düşüneceksiniz değil mi? Nitekim ben de düşündüm. Düşündüm ve bir kitap yazdım. Öyle bir kitap ki: Hakikat güneşi gibi parlak, açık, belli bir işleme tabi tutulan ve tam bir tetkik mahsulü. Bu eserden beklenen odur ki: Salik için, en yüce refikine ileten ola ama ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi. Emelim o ki: Bu kitap, bu yolları talep edenler için, şefkatli bir kardeş gibi olacaktır. Evet, böyle olması icap eder ki: Issız vahalarda, kimsesiz kaldığı zaman, onunla ünsiyet edebile. Onun gizli talimgâhına gire, başını onun sinesine yaslayıp kala. Onun irfan duygusu aşılayan aydınlığı ile sönük köşesini, bilinmeyen karanlıklarını aydınlatmaya baka. Bu işin başka çaresi yoktur.
Sebebine gelince: Artık müridlerin kâlp semalarındaki cezbe güneşleri kalmadı. Yolcuların felek semalarında, mehtap sefaları getiren dolunay kalmadı. Bu yolu kast edenlerin himmet bağlarındaki azimet yıldızları battı. İşte, anlatılan manaların bir icabıdır ki: O âlemin denizinde yüzenlerin kurtulma ümidi azaldı. Onun sahillerinde gezenler için de, necat ümidi pek kalmadı. İşbu halet içinde kitabı tamamladım: Açık bir keşif üzerine. Ve ondaki meseleleri güçlendirdim: Sağlam kaynaktan gelen haberlerle. Ve ona bir isim verdim; el-İnsânü’l-Kâmil fî Ma’rifeti’l-Evâhir ve’l-Evâil: Evvelleri ve Âhirleri Bilmede İnsan-ı Kâmil.[58] “ İz- -T-B- ”
“Fakat orası bir başka bölgedir ki, manasını şu âyet-i kerimenin derinliğinde bulur: “Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir. İnsanlar, onun çevresinden uzaklaştırılır.” (Ankebût, 29/67)” Burada insanlardan kasıt görüntüdeki insanlardır. Bunlar oranın çevresinden uzaklaştırılır. Yani kendini beşer zanneden, hayal ve vehimle meşgul olan hayatını bu sistem üzere kuran kimseler oradan uzaklaştırılır. Ama ehli ise oraya alınır, oradan uzaklaştırılmaz. Ancak seçilerek alınır.
“Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir. İnsanlar onun çevresinden uzaklaştırılır.” Yani zati manada bir bölge, o bölgeden bahsedilmekte, emniyet telkin eden saygıdeğer bir yerdir. İnsanlar onun çevresinden uzaklaştırılır. Emniyet telkin eden, saygıdeğer bir yerdir,
﴿وَهَذَا الْبَلَدِ الْأَمِين﴾
“Ve hâzel beledil emîn” (Tin, 95/3) diye bahsedilen hakikatin bir başka yönüdür.
“Amma neyle? Evet, neyle uzaklaştırılır?” Yani emniyet telkin eden, saygıdeğer olan yerden insanlar neyle uzaklaştırılıyor?
“Şununla; bir sürü engeller ve oyalayıcı şeylerle.” Yani nefis ve heva ile.
“Sonra oranın hali yerleri, sahilleri bir sürü kaya ve kaydırmacalarla doludur.” Yani emniyet telkin eden o yere varmak için çevresinde bir sürü kaydırmacalarla doludur.[59]
“ İz- -T-B- ”