Kede/bi âli fir'avne velleżîne min kablihim(c) keżżebû bi-âyâtinâ feaḣażehumu(A)llâhu biżunûbihim(c) va(A)llâhu şedîdu-l'ikâb(i)
(Bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Ayetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah, azabı çok şiddetli olandır.
Gidişatları, Firavun soyunun ve daha öncekilerin gidişatı gibidir. Onlar, âyetlerimizi yalan saymışlardı. Bunun üzerine Allah da onları işledikleri günahlar yüzünden yakalayıp alaşağı etti. Allah, cezası çetin olandır.
Bu ayet, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin akıbetini örnek göstererek, ilahi ayetleri yalanlamanın ve günah işlemenin şiddetli bir cezayla sonuçlanacağını vurgulamaktadır. Ayet, 'da'b', 'kezzebû', 'ahazehum' ve 'şedîdü'l-ikâb' gibi anahtar kavramlar üzerinden ilahi adalet ve cezanın kaçınılmazlığını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'da'b' kelimesini, bir işe sürekli devam etmekten kaynaklanan alışkanlık ve adet olarak tanımlar. Ayetteki 'kedâbi âli Fir'avn' ifadesi, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin, ilahi ayetleri yalanlama ve isyan etme gibi kötü gidişatlarının bir alışkanlık haline geldiğini ve bunun bir neticesi olarak helak edildiklerini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'da'b' kelimesini 'hal' ve 'adet' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin, Allah'ın ayetlerini yalanlama ve günah işleme konusundaki kötü hallerinin ve alışkanlıklarının bir benzerliğine işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'da'b' kelimesinin 'adet, şan, hal, iş' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Ayetteki 'kedâbi' ifadesi, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin, Allah'ın ayetlerini yalanlama ve günah işleme konusundaki kötü 'iş'lerinin ve 'hallerinin' bir benzeri olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kezzebe' fiilini, bir şeyi doğru kabul etmemek, yalan saymak olarak açıklar. Ayetteki 'kezzebû bi-âyâtinâ' ifadesi, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin, Allah'ın gönderdiği delilleri, mucizeleri ve vahiyleri bile bile inkâr ettiklerini, onları yalan saydıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'tekzîb' kavramını, Kur'an'da sadece bir şeyi yalan söylemek olarak değil, aynı zamanda ilahi mesajı ve peygamberi reddetmek, ona karşı çıkmak olarak ele alır. Ayetteki 'kezzebû bi-âyâtinâ' ifadesi, Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin, Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren delilleri, peygamberlerin getirdiği hakikatleri tamamen reddetme tutumunu yansıtır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ahz' fiilinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak 'Allah'ın alması' şeklinde geçtiğinde genellikle helak etme, cezalandırma anlamı taşıdığını belirtir. Ayetteki 'fe-ehazehumu' ifadesi, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin günahları sebebiyle Allah tarafından helak edildiklerini, azaba uğratıldıklarını açıkça ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'ahz' kelimesinin 'bir şeyi ele geçirmek, yakalamak' gibi temel anlamlarının yanı sıra, Allah'a nispet edildiğinde 'cezalandırmak, helak etmek' manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'fe-ehazehumu' ifadesi, Allah'ın, günahları sebebiyle Firavun ailesi ve onlardan öncekileri cezalandırarak yok ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zenb' kelimesini, bir fiilin kötü sonucu veya bir fiilin kendisi olarak tanımlar. Ayetteki 'bi-zünûbihim' ifadesi, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin helak edilmelerinin doğrudan kendi işledikleri günahlar, yani Allah'ın ayetlerini yalanlama ve isyan etme fiillerinin bir sonucu olduğunu açıkça belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zenb' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı işlenen isyan, itaatsizlik ve yasakları çiğneme anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bi-zünûbihim' ifadesi, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin, Allah'ın ayetlerini yalanlayarak işledikleri büyük günahlar nedeniyle cezalandırıldıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şedîd' kelimesini, bir şeyin gücünün ve kuvvetinin zirvesi olarak açıklar. Ayetteki 'şedîdü'l-ikâb' ifadesi, Allah'ın cezasının son derece güçlü, çetin ve kaçınılmaz olduğunu, kimsenin bu cezadan kurtulamayacağını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'şedîd' kelimesini 'kuvvetli, şiddetli' olarak açıklar. Ayetteki 'şedîdü'l-ikâb' ifadesi, Allah'ın cezalandırmasının çok şiddetli ve etkili olduğunu, bu cezanın Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin helakinde görüldüğü gibi büyük bir yıkım getirdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ikâb' kelimesini, bir fiilin ardından gelen karşılık, ceza olarak tanımlar. Ayetteki 'şedîdü'l-ikâb' ifadesi, Allah'ın, Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin günahlarına karşılık olarak verdiği cezanın çok şiddetli ve acı verici olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'ikâb' kelimesinin 'bir fiilin ardından gelen karşılık, ceza' olduğunu ve genellikle kötü fiillerin ardından gelen cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'şedîdü'l-ikâb' ifadesi, Allah'ın, ayetleri yalanlayan ve günah işleyenlere uyguladığı cezanın ne denli ağır ve etkili olduğunu gösterir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(11) Kede'bi ali fir'avne velleziyne min kablihim* kezzebu Bi Âyatinâ* feehazehümullahu Bi zünubi-him* vAllahü şedîdül ıkab;
“Tıpkı Âli Fir'âvnin gidişi gibi, ki Âyetlerimizi tekzib ettiler de Allah onları cürümleriyle tutup alıverdi, Allahın ikabı çok şiddetlidir.”