Âl-i İmrân Sûresi 121. Âyet
آل عمران
Ve-iż ġadevte min ehlike tubevvi-u-lmu/minîne mekâ'ide lilkitâl(i)(k) va(A)llâhu semî'un ‘alîm(un)
Hani sen mü'minleri (Uhud'da) savaş mevzilerine yerleştirmek için, sabah erken ailenden (evinden) ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.
Âl-i İmrân 121. ayeti, Uhud Savaşı öncesi Hz. Peygamber'in stratejik hazırlıklarını ve müminleri savaş düzenine sokmasını tasvir ederken, Allah'ın her şeyi işiten ve bilen yüce sıfatlarını vurgulamaktadır. Ayet, 'ğadevte', 'tübevviü' ve 'mekā'id' gibi kavramlar üzerinden savaş hazırlığının detaylarını ve 'semî'un alîm' ile ilahi gözetimi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğadâ' kelimesinin sabahın erken saatlerinde bir yere gitmek veya bir işe başlamak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ğadevte' fiili, Hz. Peygamber'in Uhud Savaşı için müminleri mevzilendirmek üzere sabahın erken saatlerinde evinden çıkışını, yani stratejik bir hazırlığın başlangıcını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğadevte' fiilinin 'sabahladın' veya 'sabahleyin yola çıktın' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Hz. Peygamber'in savaş düzeni almak üzere sabahın erken saatlerinde Medine'den ayrılmasını, yani bir eylemin zamanlamasını ve aciliyetini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ğadevte' fiilinin mecazi olarak 'bir işe koyulmak, başlamak' anlamında da kullanılabileceğini ima eder. Burada ise daha çok literal anlamıyla, Hz. Peygamber'in sabahleyin evinden çıkıp müminleri savaş için mevzilendirme işine girişmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'bevve' fiilinin 'bir yeri konaklamaya elverişli hale getirmek, birini bir yere yerleştirmek' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'tübevviü' fiili, Hz. Peygamber'in müminleri Uhud Savaşı'nda stratejik olarak en uygun mevzilere yerleştirme eylemini, yani liderlik ve planlama becerisini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'tevbi' kelimesinin 'birini bir yere indirmek, yerleştirmek' manasına geldiğini açıklar. Ayetteki 'tübevviü' fiili, Hz. Peygamber'in müminleri savaş alanında belirli 'mekā'id'lere, yani oturulacak, durulacak yerlere yerleştirmesini, onlara mevzi tayin etmesini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'bevve' fiilinin 'bir şeyi yerine koymak, yerleştirmek' anlamını vurgular. Ayetteki 'tübevviü' fiili, Hz. Peygamber'in müminleri savaş için en uygun ve stratejik noktalara yerleştirme eylemini, yani bir komutan olarak taktiksel düzenlemelerini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mak'ad' kelimesinin 'oturulan yer' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'mekā'id' kelimesi, savaş bağlamında, müminlerin düşmana karşı duracakları, mevzilenecekleri stratejik noktaları, yani savaş düzenindeki konumları ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Es-Sicistânî, 'mak'ad' kelimesinin 'oturma yeri' veya 'bir şeyin durduğu yer' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'mekā'id', müminlerin savaşta düşmana karşı duracakları, savunma veya saldırı pozisyonu alacakları belirli yerleri, yani askeri mevzileri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'mak'ad' kelimesinin genel olarak 'oturulan yer' olduğunu, ancak bağlama göre farklı anlamlar kazanabileceğini belirtir. Ayetteki 'mekā'id', savaş için belirlenmiş, stratejik öneme sahip duruş noktalarını, yani askeri mevzileri ve pozisyonları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'semî'' kelimesinin Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi işiten, hiçbir sesin O'na gizli kalmadığı anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'semî'' sıfatı, Allah'ın müminlerin fısıltılarını, dualarını, düşmanların planlarını ve savaşın tüm seslerini işittiğini, yani her şeye vakıf olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'semî'' kavramının Kur'an'da Allah'ın mutlak işitme gücünü ifade ettiğini, bunun sadece fiziksel sesleri değil, aynı zamanda kalplerdeki niyetleri ve düşünceleri de kapsadığını belirtir. Ayetteki 'semî'' sıfatı, savaş ortamında söylenen her sözün, yapılan her planın Allah tarafından bilindiğini ve işitildiğini, dolayısıyla ilahi bir gözetimin varlığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'alîm' kelimesinin Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, ilmi sonsuz ve kuşatıcı olan anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'alîm' sıfatı, Allah'ın savaşın tüm detaylarını, sonuçlarını, müminlerin ve düşmanların niyetlerini bildiğini, yani mutlak bir bilgiye sahip olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'alîm' sıfatının Allah'ın ilminin kapsamlılığını ve mutlaklığını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'alîm' sıfatı, Hz. Peygamber'in stratejik kararlarının, müminlerin durumunun ve savaşın tüm gidişatının Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu, dolayısıyla ilahi takdirin ve hikmetin varlığını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'alîm' kavramının Kur'an'da Allah'ın her şeyi kuşatan bilgeliğini ve ilmini ifade ettiğini, bunun sadece olayları değil, aynı zamanda onların arkasındaki nedenleri ve sonuçları da kapsadığını açıklar. Ayetteki 'alîm' sıfatı, savaşın tüm yönlerinin Allah tarafından bilindiğini, bu bilginin müminler için bir güven kaynağı olduğunu ve ilahi adaletin tecelli edeceğini ima eder.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(121) (Ve iz ğadevte min ehlike tübevviül mu'miniyne mekâıde lil kıtal*vAllahu Semî'un'Alîm;)
“Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.”