Âl-i İmrân Sûresi 153. Âyet
آل عمران
İż tus'idûne velâ telvûne ‘alâ ehadin ve-rrasûlu yed'ûkum fî uḣrâkum feeśâbekum ġammen biġammin likey lâ tahzenû ‘alâ mâ fâtekum velâ mâ esâbekum(k) va(A)llâhu ḣabîrun bimâ ta'melûn(e)
Peygamber, arkanızdan sizi çağırırken siz durmadan dağa yukarı kaçıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size keder üstüne keder verdi ki, (bu durumlara alışasınız ve daha sonra) elinizden gidene, ve başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.
Peygamber sizi arkanızdan çağırıp dururken, siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Âl-i İmrân 153. ayet, Uhud Savaşı'ndaki bir anı tasvir ederek müminlerin yaşadığı zorlukları ve bu zorlukların hikmetini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, kaçış, çağrı, keder ve işlenen ameller gibi temel kavramlar üzerinden olayın psikolojik ve ilahi boyutlarını ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tuscidûn' kelimesini 'dağa doğru yükselmek, kaçmak' olarak açıklar. Ayetteki bağlamda, savaş meydanından uzaklaşarak dağa sığınma eylemini ifade eder ki bu, bir tür geri çekilme ve kaçıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'su'ûd' kelimesinin 'yüksek bir yere çıkmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'tuscidûn' fiili, Uhud Savaşı'nda Müslümanların düşmandan kaçarak dağa doğru tırmanışını, yani yüksek bir yere doğru hareketini mecazi olarak ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'su'ûd' kelimesinin hem maddi yükselişi hem de zorlukla bir yere çıkışı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, savaşın şiddetiyle birlikte yaşanan panik ve dağa doğru kaçışın zorluğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'lâ telvûne' ifadesini 'kimseye dönüp bakmıyordunuz, kimseye iltifat etmiyordunuz' şeklinde açıklar. Bu, savaşın şiddetiyle yaşanan panik ve sadece kendi canını kurtarma endişesiyle başkalarına aldırış etmeme durumunu yansıtır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'levy' kelimesinin 'bir şeyi bükmek, çevirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Lâ telvûne' ifadesi, başını çevirip kimseye bakmama, yani kimseye ilgi göstermeme ve sadece kaçmaya odaklanma durumunu mecazi olarak ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'levy' kökünün 'dönmek, bükmek, çevirmek' gibi anlamlar taşıdığını ve ayetteki 'lâ telvûne'nin 'arkaya dönüp bakmamak, kimseye aldırış etmemek' manasına geldiğini vurgular. Bu, savaşın kaotik ortamında yaşanan bireysel hayatta kalma çabasını gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'da'v' kelimesinin 'çağırmak, davet etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yed'ûkum' fiili, Hz. Peygamber'in savaşın en kritik anında dağılan müminleri toparlamak için onlara seslenmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'da'vet'in 'birini bir şeye yöneltmek, çağırmak' olduğunu açıklar. Ayetteki bağlamda, Peygamber'in müminleri savaşmaya ve saflara geri dönmeye çağırması, onları doğru yöne sevk etme çabasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'da'vet' kavramının Kur'an'da genellikle ilahi bir çağrı veya peygamberlerin insanları hakka daveti bağlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise Peygamber'in müminleri fiziksel olarak savaş meydanına çağırması, aynı zamanda onları manevi olarak da görevlerine davet etmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ğamm' kelimesini 'kalbi saran üzüntü, keder' olarak açıklar. Ayetteki 'ğammen biğammin' ifadesi, Uhud'da yaşanan yenilgi, şehitler ve ganimet kaybı gibi üst üste gelen üzüntüleri ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ğamm'ın 'kalbi kaplayan, boğan üzüntü' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin savaşta yaşadıkları kayıplar ve yenilgi nedeniyle hissettikleri derin ve boğucu kederi vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ğamm'ın 'kalbi saran, nefesi daraltan üzüntü' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ğammen biğammin' ifadesi, bir üzüntünün ardından gelen başka bir üzüntüyle, yani Uhud'da yaşanan musibetlerin katmerli bir keder oluşturduğunu anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'huzn' kelimesini 'üzüntü, keder' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ tahzenû' ifadesi, Allah'ın müminlere verdiği kederin, daha büyük kayıplara veya musibetlere karşı bir teselli ve ders niteliği taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'huzn'un 'bir şeyin kaybından veya bir musibetin vukuundan dolayı duyulan üzüntü' olduğunu ifade eder. Ayetteki 'lâ tahzenû' emri, müminlerin Uhud'da kaybettikleri ganimet veya şehitler için aşırı üzülmemeleri gerektiğini, çünkü bu kederin daha büyük bir hikmet taşıdığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'huzn' kavramının Kur'an'da genellikle dünyevi kayıplar veya musibetler karşısında hissedilen üzüntüyü ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise Allah, müminlerin bu tür üzüntülere kapılmamaları için onlara bir ders vermektedir; yaşanan keder, daha büyük bir hikmetin parçasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'amel' kelimesinin 'kasıtlı olarak yapılan iş, eylem' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'bimâ ta'melûne' ifadesi, müminlerin savaş meydanındaki kaçışları, Peygamber'in çağrısına uymamaları gibi eylemlerini kapsar ve Allah'ın bu eylemlerden haberdar olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel'in 'bir maksatla yapılan fiil' olduğunu açıklar. Ayetteki kullanım, müminlerin Uhud'da sergiledikleri her türlü fiilin, niyetleriyle birlikte Allah tarafından bilindiğini ve karşılığının verileceğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amel' kavramının Kur'an'da geniş bir yelpazede kullanıldığını ve hem iyi hem de kötü fiilleri kapsadığını belirtir. Bu ayetteki 'bimâ ta'melûne' ifadesi, müminlerin savaşta yaptıkları hatalı davranışların da Allah'ın bilgisi dahilinde olduğunu ve bunların bir hikmetle sonuçlandığını gösterir.
Âl-i İmrân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(153) (İz tus'ıdune ve lâ telvune alâ ehadin ver Rasûlü yed'uküm fî uhraküm feesabeküm ğammen Bi ğammin likey lâ tahzenu alâ mâ fateküm ve lâ mâ esabeküm* vAllahu Habîrun Bi ma ta'melun;)
“Peygamber sizi arkanızdan çağırıp dururken, siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı Allah, size gam üstüne gam verdi ki, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınız-dan haberdardır.”
ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِ آمَنَةً نُعَاسًا
يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَتَهُمْ أَنْفُسُهُمْ
يَظُنُّونَ بِاللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ
هَلْ لَنَا مِنْ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ
يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ
كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هُهُنَّا قُلْ لَوْ
كُنتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ
إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ
مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
(154-) Sümme enzele aleyküm min ba'dil ğammi emeneten nüasen yağşa taifeten minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune Billâhi ğayrel Hakkı zannel cahiliyyeti, yekulune hel lenâ minel emri min şey'* kul innel emre küllehu Lillâhi, yuhfune fî enfüsihim mâ lâ yübdune leke, yekûlüne lev kâne lenâ minel emri şey'ün mâ kutilnâ hahünâ* kûl lev küntüm fî buyutiküm le berezellezîne kütibe aleyhimül katlü ilâ medaciıhim* ve liyebteliyAllahu ma fî suduriküm ve liyumahhısa ma fî kulûbiküm*
vAllahu Alîmun Bi zatis sudur;
“Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir eminlik, öyle bir uyku indirdi ki, o, içinizden bir zümreyi örtüp bürüyordu. Bir zümre de canları sevdasına düşmüştü. Allah'a karşı, cahiliyet zannı gibi, hakka aykırı bir zan besliyorlar ve "Bu işten bize ne?" diyorlardı. De ki: "Bütün iş Allah'ındır". Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar (ve) diyorlar ki: "Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik". Onlara şöyle söyle: "Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gidecekti. Allah (bunu) göğüslerinizin içindekini denemek ve yüreklerinizdekini temizlemek için yaptı. Allah göğüslerin içinde olanı bilir.”