Numetti'uhum kalîlen śümme nadtarruhum ilâ ‘ażâbin ġalîz(in)
Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.
Biz onlara biraz zevk ettiririz de sonra kendilerini ağır bir azaba zorlarız.
Bu ayet, dünya hayatının geçiciliğini ve ardından gelecek olan şiddetli azabı vurgulamaktadır. 'Geçindirme' fiiliyle dünya nimetlerinin sınırlı süresi, 'azap' ve 'galîz' kelimeleriyle de ahiret cezasının niteliği ve şiddeti ifade edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Metea (مَتَعَ) kelimesi, bir şeyden faydalanmak, yararlanmak anlamına gelir. Ayetteki 'nümetti'uhum' (نُمَتِّعُهُمْ) ifadesi, Allah'ın insanlara dünya hayatında verdiği geçici nimetleri ve bu nimetlerden faydalanma imkanını ifade eder. Bu faydalanma, ahiret hayatına kıyasla kısa ve sınırlıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Metea (مَتَعَ) fiili, bir şeyi bir süreliğine vermek, faydalandırmak demektir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın kafirlere dahi dünya hayatında rızık ve imkanlar sunmasını, ancak bunun nihai bir sonu olduğunu ve ahiretteki durumlarından farklı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'meta'' kavramının Kur'an'da genellikle geçici dünya nimetlerini ve bu nimetlerin aldatıcılığını ifade ettiğini belirtir. Bu ayette de 'nümetti'uhum' fiili, dünya hayatının sınırlı bir 'meta'' olduğunu ve asıl karşılığın ahirette verileceğini ima eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kalîl (قَلِيل) kelimesi, az ve sınırlı olanı ifade eder. Ayetteki 'kalîlen' (قَلِيلًا) ifadesi, dünya hayatında verilen nimetlerin süresinin ve miktarının ahiret hayatına nispetle çok az olduğunu, dolayısıyla bu nimetlere aldanmamak gerektiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kalîl (قَلِيل) kelimesi, çokluğun zıddı olarak kullanılır ve azlığı, küçüklüğü ifade eder. Bu ayette 'nümetti'uhum kalîlen' (نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا) ifadesi, dünya hayatındaki faydalanmanın süresinin ve değerinin ahiretteki azabın şiddeti karşısında ne kadar önemsiz olduğunu belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Darr (ضَرَّ) kökünden türeyen 'nadtarruhum' (نَضْطَرُّهُمْ) fiili, birini zorla bir şeye sevk etmek, mecbur bırakmak anlamına gelir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, dünya hayatında isyan edenleri ahirette kaçınılmaz bir şekilde azaba sürükleyeceğini, onların bu durumdan kaçışlarının olmadığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İdtırar (اضطرار), bir şeye zorlanmak, çaresiz kalmak demektir. 'Nadtarruhum' (نَضْطَرُّهُمْ) fiili, Allah'ın kudretiyle, inkarcıların kendi iradeleri dışında, hak ettikleri azaba doğru itilmelerini, bu konuda hiçbir seçeneklerinin kalmamasını anlatır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İdtırar (اضطرار), bir şeyin kaçınılmaz hale gelmesi, kişinin kendi iradesi dışında bir duruma düşmesi halidir. Ayetteki 'nadtarruhum' (نَضْطَرُّهُمْ) ifadesi, Allah'ın adaletinin tecellisi olarak, dünya hayatında haktan sapanların ahiretteki azaba zorunlu olarak maruz kalacaklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azab (عَذَاب), bir şeyi engellemek, alıkoymak anlamındaki 'azb' kökünden gelir. İnsanları istenmeyen şeylerden alıkoyan, onlara elem veren her türlü cezaya azab denir. Ayetteki 'azâbin' (عَذَابٍ) kelimesi, Allah'ın inkarcılara ahirette uygulayacağı şiddetli ve elem verici cezayı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Azab (عَذَاب), bedene veya ruha acı veren, elem veren her türlü cezadır. Bu ayetteki 'azâbin' (عَذَابٍ) kelimesi, dünya hayatındaki geçici nimetlerin ardından gelecek olan, sürekli ve şiddetli bir cezayı tanımlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Galîz (غَلِيظ), kalın, kaba ve şiddetli anlamlarına gelir. Ayetteki 'azâbin galîzin' (عَذَابٍ غَلِيظٍ) ifadesi, verilecek olan azabın niteliğini, yani onun hafif veya geçici olmadığını, aksine çok şiddetli, ağır ve dayanılmaz olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Galîz (غَلِيظ), bir şeyin yoğunluğunu, şiddetini ve ağırlığını ifade eder. Bu ayette 'galîz' (غَلِيظٍ) kelimesi, azabın niteliğini pekiştirerek, onun sadece bir azap değil, aynı zamanda çok şiddetli, katlanılması zor ve ağır bir azap olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Galîz (غَلِيظ), hem maddi hem de manevi anlamda kalınlık, kabalık ve şiddet ifade eder. 'Azâbin galîzin' (عَذَابٍ غَلِيظٍ) terkibi, azabın hem süresi hem de niteliği açısından çok ağır ve şiddetli olacağını, hafifletilmesinin veya sona ermesinin mümkün olmadığını anlatır.
Lokmân Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(٣١.٢٤)
~~31.24~
نُمَتِّعُهُمْ قَلٖيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَلٖيظٍ
~ ~ ~
Kuranı Kerim Türkçe okunuş:
31.24 - Numettiuhum galîlen summe nadtarruhum ilâ azâbin ğalîz.
Diyanet Meali:
31.24 - Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.
Elmalılı Hamdi Yazır Meali:
31.24 - Biz onlara biraz zevk ettiririz de sonra kendilerini galîz bir azâba muztarr kılarız
Görüldüğü gibi bu Ayet-i kerime, Zat-Ulûhiyyet mertebe-sinden, Risalet ve abdiyyet mertebelerine verilen bilgileri aktarmaktadır.
Ayet-i kerimede belirtilen “Biz” ifadesi, Cenâb-ı Hakk’ın isimleri ve sıfatları ile işini yaptığını isim ve sıaftlarına bir makam verdiği içindir.
Konunun diğer batıni izahı ise” Biz bazı işlerimizi Kâmil insanlarımızla yaparız” demektir.
“ve sevveytehu, Venefahtü fihi min ruhi” (15-28) “O,nun suret-toprak varlığını düzenledikten sonra, içine ruhumdan üfledim” ifadesi mutlak sadece zatındandır. Çünkü isim ve sıfatlarının bu işi yapmaları mümkün değildir, sadece zatına ait bir husustur. İşte bu yüzden insan denen varlık zâhir yönüyle mahlûk hakikat-i itibariylede zat-i zuhur mahallidir. Diğer tarifi ise “hakikat-i İlâhiyye üzere mahlûk”tur.
Ancak bu durum belirli imtiyazlı bazı kimseler hakkında değil bütün insanlar hakkında da geçerlidir. Aradaki fark bunları bilmek veya bilmemektir. Oyüzden “bilen ayn bilinen gayr”dır, denmiştir.
“Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız.” Yani bu dünyanın alâyişiyle-eğlencesiyle meşgul ederiz. Bakalım onların peşinde mi! Bizim peşimizdemi gidecekler diye.
Sadece dünya ve nefisleriyle meşgul olduklarında böylece Rablarını unuttuklarında.
“Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.” Hükmüne muhatap olurlar. İz--T-B-