Ve-iż kâlet tâ-ifetun minhum yâ ehle yeśribe lâ mukâme lekum ferci'û(c) veyeste/żinu ferîkun minhumu-nnebiyye yekûlûne inne buyûtenâ ‘avratun vemâ hiye bi'avra(tin)(s) in yurîdûne illâ firârâ(n)
Hani onlardan bir grup, "Ey Yesrib (Medine) halkı! Sizin burada durmak imkanınız yok. Haydi geri dönün" demişti. Onlardan bir başka grup da, "Evlerimiz açık (korumasız)" diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Oysa evleri açık (korumasız) değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı.
O vakit bunlardan bir grup: "Ey Medine halkı! Sizin için duracak yer yok, hemen dönün." diyorlardı. Yine onlardan bir kısmı da Peygamberden izin istiyor, evlerimiz gerçekten (düşmana) açıktır." diyorlardı, halbuki açık değildi, sadece kaçmak istiyorlardı.
Ahzâb Suresi'nin 13. ayeti, Hendek Savaşı sırasında münafıkların sergilediği tutumu, özellikle de savaştan kaçma eğilimlerini ve bunun için ileri sürdükleri bahaneleri dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'mukâm', 'ircı'û', 'ye'ste'zin' ve 'avrah' gibi anahtar kavramlar üzerinden bu psikolojik ve sosyal durumu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mukâm' kelimesini 'kıyâm' kökünden türemiş olarak, bir yerde durma, ikamet etme ve kalma anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda ise, savaş alanında direniş gösterecek, tutunacak bir yerin kalmadığına dair münafıkların ileri sürdüğü bir iddiayı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mukâm' kelimesinin burada 'ikamet edilecek yer' veya 'durulacak yer' manasında olduğunu, ancak mecazi olarak 'savaşta sebat edilecek yer' anlamını taşıdığını ifade eder. Münafıklar, Medine'nin savunulamaz olduğunu ima ederek kaçışlarına gerekçe sunmaktadırlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'rücû'' fiilinin asıl anlamının 'geri dönmek' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, münafıkların diğer insanları savaştan vazgeçirerek evlerine dönmeye çağırmalarını, yani cepheden ayrılmalarını teşvik etmelerini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'rücû'' kelimesinin bir halden başka bir hale geçişi de ifade ettiğini belirtir. Burada ise, savaşma halinden vazgeçip pasif bir duruma, yani evlere dönme haline geçişi emretme anlamındadır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iste'zene' fiilinin 'izin talep etmek' anlamına geldiğini ve bu talebin genellikle bir mazeretle birlikte yapıldığını açıklar. Ayette, münafıkların savaştan kaçmak için Peygamber'den izin isteme eylemini, yani bir tür hileli bir talepte bulunmalarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'izn' kökünün 'bilgi vermek' ve 'müsaade etmek' anlamlarını içerdiğini belirtir. 'İste'zene' ise, bir şeyin yapılmasına dair müsaade istemek demektir. Ayette, münafıkların evlerinin tehlikede olduğu bahanesiyle savaştan ayrılma izni isteme girişimlerini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'avret' kelimesinin aslen 'açıkta kalan, korunmasız yer' anlamına geldiğini ve genellikle örtülmesi gereken yerler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda ise, evlerin düşman saldırısına karşı savunmasız olduğu, yani 'açıkta' kaldığı iddiasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'avret' kavramının Kur'an'da hem fiziksel hem de mecazi anlamda 'açıklık', 'kusur' ve 'korunmasızlık' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayette, münafıkların evlerinin 'açıkta' olduğu bahanesiyle savaştan kaçma girişimlerini, yani aslında bir kusuru örtme çabalarını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'avret' kelimesinin 'eksiklik, kusur, korunmasızlık' gibi anlamlara geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, münafıkların evlerinin düşman saldırısına karşı savunmasız olduğu yönündeki iddialarını, aslında kendi korkaklıklarını gizlemek için uydurdukları bir bahane olarak açıklar.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'firâr' kelimesinin 'kaçmak, uzaklaşmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, münafıkların ileri sürdükleri bahanelerin aksine, gerçek amaçlarının savaştan ve sorumluluktan kaçmak olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'firâr'ın bir şeyden uzaklaşmak, ondan kaçmak olduğunu ifade eder. Bu ayette, münafıkların savaşın zorluklarından ve tehlikelerinden kaçma arzusunu, yani korkaklıklarını açıkça ortaya koyan bir eylemi tanımlar.
Ahzâb Sûresi
Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammedî gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “Yemen serâbı” oraya Hakikat-i Muham-medî gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu Şehir) oldu. Yani orası İslâm ile şereflendi ve “Ahzab Sûresi” (33/13) âyetiyle de belirlendi.
- (يَا أَهْلَ يَثْرِ)
(Ya ehle Yesrib) “Ey Yesrib halkı” Görüldüğü gibi (33) ve (13) çok mânidardır, (33) orada yapılan (Mescid-i Nebevinin) inşaatı ilk yapıldığında bilindiği gibi direk sayısıdır. Ve oradan (13) ün hakikatlerinin vaaz edilmesiydi.
Yesrib’in adı (Yemen serâbı) ndan gelirmiş. İşte böylece oraya (13) ün gelmesiyle (serâb) lık’tan yani hayal den hakikate Nûr’a ulaşmış oldu.[15] “ İz- -T-B- ” Yolumuza 13-Hakikat-i İlâhiyye kitabı ile devam edelim;
Hicret İslâmiyetin gelişinin (13) üncü senesinde olmuştur. Mîlâd-î (622) (12) rebiül evvel’dir. Toplarsak (6+2+2=10) dur, (10) ise İseviyyet’tir, yani bu oluşumla hicret’in diğer bir özelliği İseviyyet’ten yani (10) dan (11-12-13-14-) e hicrettir.
( هجرت) (Hicret) tin sayısal değeri (5+3+200+400=
608) dir toplarsak, (8+6=14) eder ki, bağlı olduğu yer mâ-lûmdur. Yani hicret ile ilerleme (14) de dir.
Yeri gelmişken küçük bir şeye daha dikkat çekmek isterim, İstanbulun alınışı (1453) tür, toplarsak (1+4+5+3 =13) tür. İşte konstantaniyy ya hicret eden de (13) tür. Ve senenin (13) üncü Cuma günü feth olunmuştur.
Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahlli olan hakit-i Muhammed-î gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “Yemen serâbı”oraya Hakikat-i Muham-med-î gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu şehir) oldu. Yani orası İslâm ile şereflendi ve “Ahzab Sûresi” (33/13) Ayetiyle de belirlenldi.
(يَا أَهْلَ يَثْرِ) (Ya ehle Yesrib) “Ey Yesrib halkı” Görüldüğü gibi (33) ve (13) çok mânidardır, (33) orada yapılan (Mescid-i Nebevinin) inşeatı ilk yapıldığında bilindiği gibi direk sayısıdır. Ve oradan (13) ün hakikatlerinin vaaz edilmesiydi.
(Yesrib) in adı (Yemen serâbı) ndan gelirmiş. İşte böylece oraya (13) ün gelmesiyle (serâb) lık’tan yani hayal den hakikate Nûr’a ulaşmış oldu.
İşte Konstantaniyyaya da İslâm hicret edince, yani oraya gelince orası da İslâmla yani Nûr’u Muhammediyye ile şereflendi ve ismi (İslâmbol) dan (İstanbul) diğer ifadeyle (tan-bul) yani doğuşu bul oldu. Bu oluşum orası için bir zül-zillet değil iftihar vesilesidir.
İşte gittiği heryere (Bedir) de doğmaya başlayan Hakikat-i Muhammed-î Nûruyla (14) şerefler götürülmüş ve oralarını Nûrlu birer mahal medine haline getirmiştir. Bunun tersi ile gidenler ise gittikleri yere (kan ve ateş) “cehennem” götürmüşler, İslâm ise (Nûr) “cennet” götürmüştür.
Medine’nin sayı değerleri, (40+4+10+50+5=109) dur, sıfırı laldırırsak (19) kalır ki, İnsân-ı Kâmildir. İşte Haki-kat-i Muhammed-î üzere olan ilk İnsân-ı kâmil dünya üstünde Medînede en geniş mânâda “medenî”ce yaşamıştır ve bu medeniyyet bütün dünya ya ve âlemlere ışık tutmuş Nûr olmuştur ve buna asr-ı saadet “saadet asr-ı” denmiştir.
İşte bu zuhur mahallinin bir ismi de (habib) tir. Ve daha evvelce de belirttiğimiz gibi sayısal değeri (13) tür. Medine mescid-i nin ilk yapıldığında ki, (33) direğinden (13) ü ön korüdorda, Hz. Peygamberin kabri şeriflerinin ön tarafında dır.
Bab’üs-selâm (1) inci kapıdan içeri girildiğinde tam karşısında kalan (41) inci, tersi (14) olan Cennet-ül bâki ye çıkan kapıya kadar o uzun korüdorda da tam (13) bölüm vardır ve o korüdordan geçmek için ortalama (15) (20) seneye ihtiyaç vardır.[16] “ İz- -T-B- ”