Liyecziya(A)llâhu-ssâdikîne bisidkihim veyu'ażżibe-lmunâfikîne in şâe ev yetûbe ‘aleyhim(c) inna(A)llâhe kâne ġafûran rahîmâ(n)
Bunun böyle olması Allah'ın, doğruları, doğrulukları sebebiyle mükafatlandırması, dilerse münafıklara azap etmesi yahut onların tövbesini kabul etmesi içindir. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Çünkü Allah sadıklara sadakatleriyle mükafat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki Allah çok bağışlayıcıdır. Çok merhamet edicidir.
Ahzâb Suresi'nin 24. ayeti, Allah'ın sadık kullarını doğrulukları sebebiyle ödüllendirmesini, münafıkları ise dilerse cezalandırmasını veya tövbelerini kabul etmesini konu edinir. Ayet, Allah'ın adaletini, merhametini ve bağışlayıcılığını vurgularken, iman ve nifak arasındaki temel ayrımı dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cezâ (جزاء), bir fiilin karşılığı olarak verilen şeydir; ister hayır ister şer olsun. Bu ayette 'li-yecziye' fiili, Allah'ın sadık kullarına doğrulukları sebebiyle hayırla karşılık vermesi, yani mükafatlandırması anlamında kullanılmıştır. Aynı kökten gelen 'cezâ' kelimesi hem mükafat hem de ceza için kullanılır, ancak bağlam burada mükafatı işaret eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cezâ, bir şeyin karşılığıdır. Burada Allah'ın sadıklara 'cezâ' vermesi, onların sadakatlerinin karşılığını, yani mükafatını vermesi demektir. Fiil, Allah'ın adaletinin bir tecellisi olarak, amellerin karşılıksız kalmayacağını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'cezâ' kavramı, genellikle ilahi adaletle ilişkilidir ve bir eylemin doğal veya ilahi sonucunu ifade eder. Bu ayette 'li-yecziye', Allah'ın sadıkların 'sıdk'ına karşılık olarak onlara lütuf ve mükafat vermesi anlamında kullanılmıştır, bu da Kur'an'ın 'cezâ' kavramının olumlu yönünü vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sıdk (صدق), sözün veya inancın gerçeğe uygun olmasıdır. 'Sâdıkîn' ise, hem sözlerinde doğru olanlar hem de inançlarında ve amellerinde samimi olanlardır. Bu ayette, Allah'ın vaadine sadık kalan, niyetlerinde ve eylemlerinde dürüst olan müminler kastedilmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sâdıkîn, Allah'a verdikleri sözde duran, ahitlerine vefa gösterenlerdir. Ayetteki bağlam, onların Allah yolunda gösterdikleri sebat ve dürüstlükleri sebebiyle mükafatlandırılacaklarını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sıdk, Kur'an'da merkezi bir ahlaki erdemdir ve sadece sözün doğruluğunu değil, aynı zamanda niyetin, inancın ve eylemin samimiyetini de kapsar. 'Sâdıkîn', Allah'a karşı tam bir samimiyet ve dürüstlük sergileyen, imanlarında sebat eden kişilerdir. Bu ayette, onların bu nitelikleri nedeniyle ilahi mükafata layık görüldükleri ifade edilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sıdk, sözün ve fiilin gerçeğe uygun olmasıdır. Burada 'bi-sıdkıhim' ifadesi, Allah'ın sâdıkları mükafatlandırmasının doğrudan onların doğrulukları, yani Allah'a verdikleri sözde durmaları ve niyetlerindeki samimiyetleri nedeniyle olduğunu vurgular. Bu, amellerin karşılığının amelin niteliğine göre verildiğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Sıdk kelimesi, Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahiptir; sözün doğruluğundan, imanın samimiyetine, ahde vefadan, fiillerdeki dürüstlüğe kadar birçok boyutu içerir. Ayetteki 'bi-sıdkıhim' ifadesi, sâdıkların mükafatlandırılmasının temel gerekçesi olarak, onların Allah'a ve peygamberine karşı gösterdikleri tam bir samimiyet ve dürüstlüğü işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nifak (نفاق), bir kapıdan girip diğerinden çıkmak anlamına gelen 'nefek' kökünden türemiştir. Münafık (منافق) ise, dıştan İslam'ı gösterip içten küfrü gizleyen kişidir. Bu ayette, Allah'ın dilerse onları cezalandıracağını belirtmesi, onların bu ikiyüzlü hallerinin ilahi adalet karşısındaki konumunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Münafıklar, İslam'ı kabul etmiş gibi görünen ancak kalplerinde küfrü barındıranlardır. Onların durumu, yeraltındaki tünellerden (nâfıkâ) geçip gizlenen hayvanlara benzetilir. Ayetteki 'el-münâfikîn', bu gizli düşmanlığı ve ikiyüzlülüğü temsil eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Nifak, Kur'an'ın en önemli kavramlarından biridir ve İslam toplumunun içinden gelen bir tehdidi ifade eder. Münafıklar, dış görünüşleriyle müminlere benzeyen ancak iç dünyalarında onlara düşmanlık besleyen kişilerdir. Bu ayette, Allah'ın münafıklara karşı tutumu, onların bu ikiyüzlü karakterlerinin bir sonucu olarak ya azap ya da tövbe imkanı şeklinde sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap (عذاب), bir şeyi engellemek veya bir şeyi tatlılıktan mahrum bırakmak anlamına gelir. Genellikle acı veren bir cezayı ifade eder. Bu ayette 'yu'azzibe' fiili, Allah'ın münafıkları, ikiyüzlülükleri ve inkarları sebebiyle dünyada veya ahirette cezalandırması anlamında kullanılmıştır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Azap, nefse acı veren, onu rahatsız eden her şeydir. Allah'ın 'yu'azzibe' fiili, münafıkların işledikleri günahlar ve sergiledikleri ikiyüzlülük karşısında ilahi bir karşılık olarak, onlara acı ve sıkıntı tattırmasıdır. Bu, Allah'ın adaletinin bir tecellisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tevbe (توبة), günahtan dönmek ve Allah'a yönelmektir. Allah'ın 'yetûbe aleyhim' ifadesi ise, Allah'ın kullarının tövbesini kabul etmesi, onlara merhametle yönelmesi ve günahlarını bağışlaması anlamına gelir. Bu, Allah'ın affediciliğinin ve rahmetinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Tevbe, kulun günahtan pişmanlık duyarak Allah'a dönmesidir. Allah'ın 'yetûbe aleyhim' ifadesi, O'nun münafıklara dahi, eğer samimi bir şekilde tövbe ederlerse, bağışlama kapısını açık tuttuğunu gösterir. Bu, ilahi rahmetin genişliğini ve tövbe imkanının önemini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Tevbe, Kur'an'da insanın Allah'la ilişkisini yeniden kurmasının temel yoludur. Allah'ın 'yetûbe' fiili, O'nun tövbe eden kuluna karşı merhametle yönelmesini ve günahlarını affetmesini ifade eder. Bu ayette, münafıklar için dahi bir tövbe ve bağışlanma kapısının açık bırakılması, Kur'an'ın ilahi rahmet ve affedicilik vurgusunu pekiştirir.
Ahzâb Sûresi
Liyecziyallâhu-ssâdikîne bisidkihim; Allah’ın cezası sadıkların sadıklıklıkları içindir. Ceza kötü bir fiil işlenmesi halinde verilen karşılıktan ziyade;
“Ceza” kelimesi, genelde bilindiği gibi sadece bir suçun karşılığı değil, her oluşumun karşılığının ifadesi “ceza” kelimesiyle belirtilmektedir; İyiliğin de kötülüğün de karşılığı “ceza”dır.
Bu ceza-mükafat neye karşılıktır. Allah – İlâhlık – Uluhiyet – İlim – mertebesini sadıklıları (bi) ile-beraber tasdik etmeleridir. Yani kendilerinde bulunan “sıddık” mertebesi ile âlemde bulunan Allahusadıkine mertebesini tasdik halinde olmalarının mükafatıdır. (Murat Derûni)
İşte bu tastiğin mükafatı ve açıklayacısı;
15. Hz. Ebubekir Sıddık (R.A.)’ın kabri Sıddıkıyyet makamı, şeksiz şüphesiz, akıl yürütmeden her ne olursa olsun kabul ve tasdik makamı.
Yanına geldi sevdiği sıddık, Daha sonra Ömer’ul Faruk. Kalmadı arada hiç ayrılık, Onların yattığı yeri biliyor musun?
16. Hz. Ömer’ül Faruk (R.A.)’ın kabri
Hz. Ömer’in bilindiği gibi lakabı “Faruk” fark edici, (ayırıcı) demektir. Yine bilindiği gibi Kur’an-ı Keriym’in de bir ismi ayırıcı manasında “Fürkan”dır.
Yani zat’ın bütün özelliklerini “sıfat”, “esma”, “ef’al” mertebelerinde en güzel şekilde açıklayan demektir.
İşte bu iki mertebe Hz. Rasullüllah (s.a.v.) efendimize hayatlarında çok yakın oldukları gibi mematlarında da, yani yaşam sonrası hayatlarında da çok yakındırlar.
Yani, Makamı İlahi ve Makamı Muhammedi’nin şeksiz şüphesiz tasdiği batın, her yönden bu tasdik halen dahi devam etmektedir.
Hz. Ebubekir Sıddık bu tasdiği yapmış, bu mertebenin temsilcisi olmuştur.
Bu tasdikten sonra, Makamı İlahi ve Makamı Muhammedi’nin şeksiz şüphesiz tatbikatta açılması izahı gerekecekti.
İşte Hz. Ömer (r.a.)’da bu açılımın simgesi olmuştu.
Bir yeniliğin oluşması için evvela çevreden tasdik, sonra da onun izahı, yani özelliklerini tatbikatla açıklanması gerekmektedir.
Gerçek ise kabul görür, değilse unutulur gidilir.
“Sıddıkiyyet” ve “Farukiyyet” kısaca bunlardır.[26]
“ İz- -T-B- ”