Mine-lmu/minîne ricâlun sadekû mâ ‘âhedû(A)llâhe ‘aleyh(i)(s) feminhum men kadâ nahbehu veminhum men yentazir(u)(s) vemâ beddelû tebdîlâ(n)
Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.
Müminlerdendir o erler ki Allah'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler.
Ahzâb Suresi 23. ayet, müminlerin Allah'a verdikleri sözde durmalarını ve bu uğurda gösterdikleri sebatı vurgulamaktadır. Ayet, ahde vefa, fedakârlık ve sabır gibi temel İslami değerleri dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sadak kelimesi, bir sözün veya fiilin gerçeğe uygun olması, vaadin yerine getirilmesi anlamına gelir. Ayetteki 'sadakû' ifadesi, müminlerin Allah'a verdikleri ahdi samimiyetle ve doğrulukla yerine getirdiklerini, sözlerinde durduklarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sadaka fiili, bir kimsenin sözünde durması ve vaadini gerçekleştirmesi demektir. Burada müminlerin Allah ile yaptıkları ahdi tasdik etmeleri ve bu ahde sadık kalmaları kastedilmiştir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ahd, bir şeyi korumak, gözetmek ve ona bağlı kalmak anlamına gelir. Ayetteki 'âhedû' ifadesi, müminlerin Allah'a verdikleri sözü, yani O'na iman edip emirlerine uyma ve yolunda cihat etme taahhüdünü ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ahd, bir şeyi korumak, gözetmek ve ona bağlı kalmak anlamına gelir. Ayetteki 'âhedû' ifadesi, müminlerin Allah'a verdikleri sözü, yani O'na iman edip emirlerine uyma ve yolunda cihat etme taahhüdünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Ahd kavramı, Kur'an'da genellikle Allah ile insan arasındaki karşılıklı bir sözleşme veya taahhüt olarak geçer. Bu ayette, müminlerin Allah'a verdikleri bağlılık ve itaat sözü kastedilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kadâ fiili, bir şeyi tamamlamak, bitirmek ve hükmünü yerine getirmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'kadâ nahbehû' ifadesi, kişinin üzerine düşen görevi tamamlaması, yani Allah yolunda canını feda ederek şehit olması anlamındadır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kadâ, bir işi bitirmek ve tamamlamak demektir. 'Kadâ nahbehû' ifadesi, kişinin ömrünü tamamlaması, yani Allah yolunda ölmesi ve şehitlik mertebesine ulaşması anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nahb kelimesi, adak, vaat veya kişinin üzerine düşen ağır bir görev anlamına gelir. Ayetteki 'kadâ nahbehû' ifadesiyle birlikte kullanıldığında, kişinin Allah'a verdiği sözü yerine getirerek canını feda etmesi, yani şehit olması kastedilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nahb, kişinin üzerine düşen borç veya adak demektir. Burada, müminlerin Allah'a verdikleri sözü yerine getirerek canlarını feda etmeleri, yani şehit olmaları kastedilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nazar fiili, bir şeyi gözlemek, beklemek ve ona yönelmek anlamına gelir. Ayetteki 'yenteziru' ifadesi, müminlerin Allah yolunda şehit olmayı veya zaferi beklediklerini, bu uğurda sabırla direndiklerini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İntizar, bir şeyin gerçekleşmesini umarak beklemek demektir. Bu ayette, bazı müminlerin Allah yolunda canlarını feda etme fırsatını veya ilahi yardımı sabırla bekledikleri vurgulanmaktadır.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Bedel, bir şeyin yerine başka bir şeyin geçmesi veya bir şeyin niteliğinin değişmesi anlamına gelir. Ayetteki 'mâ beddelû tebdîlen' ifadesi, müminlerin Allah'a verdikleri sözü asla değiştirmediklerini, ahitlerine sadık kaldıklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Tebdil, bir şeyi başka bir şeyle değiştirmek demektir. Ayetteki kullanım, müminlerin Allah'a verdikleri ahdi, yani iman ve cihat sözlerini bozmadıklarını, ondan dönmediklerini ifade eder.
Ahzâb Sûresi
Onlardan kimisi, nezrini yani adağını ödedi. Hz. Hamze ve Mus'ab b. Umeyr ve Enes. b. Malik'in amcası Enes b. Nadir gibi bazıları sözlerini yerine getirip şehid olarak öldüler kimisi de şehitlik beklemektedir. Ki bunlar da Hz. Osman ve Talha gibi sonradan şehid olanlardır. (Allah hepsinden razı olsun).[24]
Uhud, Ahad Hamza da ء hemze dir. Hemze de göz gibidir. Bu şehadet ise müşahade ve şahitliktir. Fenâfillah mertebesinde Hakk’a müşahid olmak ve hakikati tasdik ederek tasdiklerden olmaktır. (Murat Derûni)
Mesnevi Şerif beyitlerinde sadık erler hakkında;
3706. Hak Kur’ân da kime rical ta'bîr etmiştir? Bu cisim için orada ne mecal olur?
Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de sûre-i Nûr’da (Nûr, 24/37) ya’ni “Erler odur ki, ticâret ve satış onları Allah’ın zikrinden meşgul etmez”; ve kezâ sûre-i Ahzâb’da Âİı iû ıJÛ-j (Ahzâb, 33/23) ya’ni “Erler vardır ki Allah’a karşı ahdettikleri şeye sâdık oldular" ve sûre-i Tövbe’de dahi (Tevbe, 9/108) ya’ni “Temizlenmeyi seven erler vardır” buyrulur. Binâenaleyh erkeklik, umûr-ı dünyeviyyeden dolayı Hak’tan gafil olmamak ve Allah’a karşı olan ahdine vefâ etmek ve zâhirini ef âl-i mahmûde ve bâtınını da ahlâk-ı hasene ile temizlemek sûretiyle olur. Bunlar ise cismin şânından değil, rûh-i insânînin şânındandır. Şu hâlde Hakk’m istediği erkeklik rûh-i insânînin sıfatlarıyla mevsûf olmaktan ibâret olur.
3814. Sıdk, can vermek olur. Agâh olun ve yarış edin! Kur'ândan "Ricâlin sadakû'yu oku!
Bu beyt-i şerîfde sûre-i Ahzâb’da olan (Ahzâb, 33/23) ya’ni “Mü’minlerden ricâl vardır ki Allah Teâlâ’ya ettikleri ahde sâdık oldular. Onlardan ba’zısı ahdine vefâ ile kıtâl edip şehîd oldular ve ba’zısı şehâdete muntazır olup ahid- lerini bir şeyle değiştirmediler" âyet-i kerîmesine işâret buyrulur. Âyet-i kerîmede “sadaka”, sülâsîden olduğu hâlde beyt-i şerîfde tefîl bâbmdan “saddakü" sûretinde vâki’ olmuştur. Bu sûrette “saddakü”, lafz-ı Kur’ân’dan olmayıp lafz-ı Mesnevî olur. Binâenaleyh ikinci mısrâ’ın ma’nâsı “Kur’ân’dan “Ricâlün”ü, ya’ni “Erleri” okuyun ve kendi ef âliniz ile Kur’ân’ı tasdîk edin ve erkek olun!” demek olur. Âyet-i kerîme Hendek muhârebesinde canlarından geçip şehîd olmak isteyen ashâb-ı kirâm hakkındadır. Fakat cenâb-ı Pîr efendimiz gerek cihâd-ı asgar olan sûrî harbde ve gerek cihâd-ı ekber olan nefis ile mücâhedede ızhâr-ı sadâkati cânından ve teninden geçmeye mevkuf tutup bu husûsta sâliklere yarış etmeyi emir buyururlar.
3815. Bu bütün ölmek suret ölümü değildir, bu beden muhakkak rûha âlet gibidir.
Bizim bahsettiğimiz hep bu ölüm, cismin sûrî ölümü değildir. Bu sûrî ölümde mü’min ve kâfir ve âbid ve fasık hep müşterektir. Bizim muradımız cisimde mündemiç olan rûh-i hayvânî sıfatlanmn ölmesidir. Zîrâ bu beden muhakkak rûha âlettir; ve eğer rûh-i insânî, rûh-i hayvânî sıfatlanndan ârî olmazsa, cisim âletini o sıfatlar sâikasıyla sıdka muhâlif olan yerlerde kullanır.
3816. Ey, ne çok ham vardır ki, zâhirde onun kanı döküldü. Lâkin diri olan nefis o canibe kaçtı.
Ey tâlib-i ma’rifet, ne çok ham insanlar vardır ki, onun rûh-i insânîsi rûh-i hayvânîsinin sıfatlarıyla mülevves olduğu hâlde harb-i sûrîde onun kanı döküldü. Lâkin diri ve ölmemiş olan nefsi ve rûh-i hayvânîsi, rûh-i insânîsine sarılmış olduğu hâlde, o âlem-i berzah tarafına kaçtı ve intikâl etti.
3817. Onun âleti kırıldı ve yol vurucu diri kaldı. O nefis diridir, gerçi merkeb kan saçtı.
Onun rûhunun âleti mesâbesinde olan cisim, sûrî ölüm vâsıtasıyla kınldı ve onun rûh-i insânîsine sarılmış olan rûh-i hayvânîsinin Hak yolunu vurucu olan sıfatları âlem-i berzahda diri kaldı. Her ne kadar merkeb mesâbesinde olan cisim harbde kan saçtı ve öldü ise de, onun rûhuna sarılmış olan nefsi âlem-i berzahda diridir.
3818. At öldü ve yol gidilmiş olmadı. Ham ve çirkin ve sersemin gayrı olmadı.
At mesâbesinde olan cisim öldü, binici mesâbesinde olan rûh yolda kaldı. Asl-ı hakîkî olan Hak tarafına yol ve mesâfe kat’edilmemiş oldu. Binâenaleyh âlem-i berzahda ham ve çirkin ve sersem rûhtan başka bir şey kalmadı.
Ma’lûm olsun ki, âlem-i kesâfette zâhir olan her bir şey kendi aslı olan suver-i ilmiyye mertebesine rücû’ edecek ve bu sûretle ikilik âlemi zâil olacaktır. Nitekim âyet-i kerîmede (Yâsîn, 36/83) ya’ni “Her şeyin melekûtu ve bâtını Hakk’ın yed-i kudretindedir ve O’na ircâ olunur” buyrulur. Ve Abdülkerim Cîlî hazretleri el-İnsânü'l-Kâmil ismindeki kitabında bu ma’nâ hakkında şöyle buyururlar: “ [îblîs] Allah’a yakınlık cihetinden ezelde Allah indinde ne hâl üzerine ise o hâle rücû’ eder. Bu da cehennemin zevâlinden sonradır. Zîrâ Allah Teâlâ’nın yarattığı her bir şey ezelde ne hâl üzerine idiyse o hâle rücû’ etmesi lâzımdır. İşte bu ma’nâ kesilmiş ve hükmedilmiş bir asildir, iyi anla!” Fakat bu vusûl pek uzun zamâna muhtaçtır ve pek çok zahmetlidir. Binâenaleyh hayât-ı dünyeviyyedeki sülük, bu uzun zamânı pek kısa olan bu hayât-ı dünyeviyyeye sığdırmak ve bu azîm zahmetleri bu kısa zaman içinde ta’zîb-i nefs ile geçmek içindir.[25]