Mâ kâne ‘alâ-nnebiyyi min haracin fîmâ ferada(A)llâhu leh(u)(s) sunneta(A)llâhi fî-lleżîne ḣalev min kablu vekâne emru(A)llâhi kaderan makdûrâ(n)
Allah'ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.
Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayet, Peygamber'e yüklenen görevlerde bir zorluk olmadığını, bunun Allah'ın önceki peygamberlere uyguladığı bir sünnet olduğunu ve Allah'ın emrinin mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamaktadır. Ayet, ilahi iradenin mutlaklığını ve peygamberlik misyonunun doğasını dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Harac kelimesi, daralma, sıkışma ve zorluk anlamına gelir. Ayetteki 'mâ kâne ale'n-nebiyyi min haracin' ifadesi, Peygamber'in üzerine farz kılınan şeylerde bir darlık, sıkıntı veya günah olmadığını, aksine bunların kolaylık ve hikmet içerdiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Harac, burada 'günah' veya 'sıkıntı' anlamındadır. Ayet, Allah'ın Peygamber'e emrettiği hususlarda O'nun için bir günah veya zorluk olmadığını ifade eder. Bu, ilahi emirlerin Peygamber için bir yük değil, bir kolaylık olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Harac kavramı, Kur'an'da genellikle 'daralma, sıkıntı, günah' anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki kullanımı, Peygamber'in ilahi emirleri yerine getirmesinde herhangi bir içsel veya dışsal engelin, zorluğun veya vicdan azabının bulunmadığını vurgular. Bu, peygamberlik görevinin ilahi bir kolaylıkla donatıldığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Farz, bir şeyi kesmek, belirlemek ve zorunlu kılmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'faraḍa Allāhu lahu' ifadesi, Allah'ın Peygamber için belirli hükümleri ve görevleri kesin olarak belirlediğini ve bunları O'na yüklediğini ifade eder. Bu, ilahi iradenin mutlaklığını ve peygamberlik görevlerinin kaynağını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Farz, bir şeyi takdir etmek, vacip kılmak ve sınırlarını çizmek demektir. Bu ayette, Allah'ın Peygamber'e farz kıldığı şeylerin, O'nun için belirlenmiş ve zorunlu kılınmış hükümler olduğunu belirtir. Bu, Peygamber'in görevlerinin keyfi değil, ilahi bir takdirin sonucu olduğunu vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Farz kelimesi, Kur'an'da 'zorunlu kılmak, takdir etmek, belirlemek' anlamlarında geçer. Bu ayette, Allah'ın Peygamber'e yüklediği görevlerin, O'nun iradesiyle kesinleşmiş ve değişmez hükümler olduğunu ifade eder. Bu, peygamberlik misyonunun ilahi bir planın parçası olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sünnet, burada 'Allah'ın âdeti, yolu' anlamındadır. Ayetteki 'sunnata Allāhi fī'l-lezīne khalaw min qablu' ifadesi, Allah'ın önceki peygamberlere ve ümmetlere uyguladığı, değişmeyen ilahi bir kanun olduğunu belirtir. Bu, Peygamber'e yüklenen görevlerin, ilahi bir sürekliliğin parçası olduğunu gösterir.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sünnet, takip edilen yol, âdet ve şeriat anlamına gelir. Bu ayette, Allah'ın önceki peygamberlere ve onların ümmetlerine karşı uyguladığı ilahi bir prensip ve kanun olduğunu ifade eder. Bu, Peygamber'in durumunun istisnai olmadığını, aksine ilahi bir geleneğin devamı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sünnet kavramı, Kur'an'da 'Allah'ın değişmez yasası, âdeti' anlamında kullanılır. Bu ayetteki 'sünnetullah' ifadesi, Allah'ın evrensel ve değişmez kanunlarının bir parçası olarak, Peygamber'e yüklenen görevlerin ve karşılaştığı durumların, önceki peygamberlerin deneyimleriyle benzerlik gösterdiğini ve ilahi bir düzenin parçası olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kader, bir şeyi ölçmek, takdir etmek ve belirlemek anlamlarına gelir. Ayetteki 'kaderan maqdūran' ifadesi, Allah'ın emrinin kesin olarak belirlenmiş, ölçülmüş ve mutlaka gerçekleşecek olan bir takdir olduğunu vurgular. Bu, ilahi iradenin mutlaklığını ve kaçınılmazlığını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Kader, Allah'ın ezelde her şeyi takdir etmesi ve belirlemesidir. Bu ayette, Allah'ın emrinin, O'nun tarafından önceden belirlenmiş ve kesinleşmiş bir hüküm olduğunu ifade eder. Bu, Allah'ın kudretinin ve ilminin her şeyi kuşattığını ve hiçbir şeyin O'nun takdirinin dışında kalamayacağını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kader kelimesi, Kur'an'da 'takdir, ölçü, belirlenmiş zaman' anlamlarında kullanılır. Bu ayetteki 'kaderan maqdūran' ikilemesi, Allah'ın emrinin kesinlikle gerçekleşeceğini, O'nun tarafından önceden belirlenmiş ve hiçbir şekilde değişmeyecek bir hüküm olduğunu pekiştirir. Bu, ilahi iradenin mutlak gücünü ve etkinliğini vurgular.
Ahzâb Sûresi
Mesnevi-i Şerifte “Bir yabancının şeyhe ta’n etmesi ve şeyhin müridinin ona cevap vermesi” ile ilgili beyitlere bakalım;
3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "O kötüdür ve doğru yolda değildir." Yabancı bir kimse bir şeyhi kabâhatli addedip dedi ki: “O şeyh fenâ bir adamdır ve efâli ve harekâtı şeriat dâiresinde değildir.”
3293. "Şarap içicidir ve mürâî ve habistir; mürîdlere nerede yardımcı olur!"
3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! Büyüklere böyle zan akıl olmaz!"
“Hıred”, hâ’nın kesri ve râ’nın fethiyle, akıl ma’nâsınadır. Burada zarûret-i vezin için râ’nın sükûnuyladır. Hind nüshalannda “hıred” yerine “hord” vâki’dir, “Lâyık” ma’nâsınadır. Bu sûrette ma’nâ, “Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!” demek olur. Ya’ni, “O şeyhe i’tirâz eden yabancı kimseye, şeyhin müridi dedi ki: ‘Ma’nâ âleminin büyüklerine karşı böyle sû’-i zan lâyık olmaz ve kâr-ı akıl değildir.’”
3295. "Ondan uzak ve onun evsâfından uzaktır ki, onun sâfı bir selden bulanık olsun!"
“Senin söylediğin fenâlıklar şeyhin zâtından uzak ve onun evsâf-ı cemilesinden uzaktır ki, onun sâf olan ruhunu ve kalbini bir hatâ ve ma’siyet se¬li bulanık ve zulmânî bir hâle getirsin!”
3296. “Ehl-i Uiak üzerine böyle bühtan koyma. Zîrâ bu senin hayâlindir, yaprağı çevir!"
“Ehl-i Hakk’ı ehl-i nefse kıyâs edip, böyle iftirâ etme. Zîrâ senin bu söylediğin sözler kendi hayâlindir. Eğer onlardan zâhir gözüyle muhâlif-i Şer’ görünen bir hâl sudürunu görürsen, o hâlin zâhirine bakma; kitâb-ı vücûdun zâhir yaprağını çevir de bâtınına bak!” Nite (kim) Hızır (a.s.) zâhirde bir vech-i şer’i yok iken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında emr-i ilâhî ile yaptı, hazz-ı nefsi ile yapmadı.
3297. Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne murdarlıktan ne korku vardır!"
“Kulzüm”, deniz ma’nâsınadır. Ve Bahr-i Ahmer’e de Bahr-i Kulzüm derler. Ya’ni, “Şeyhin şarap içmesi vâki’ olmaz. Ve eğer böyle bir hâl vâki’ olursa bile, ey rûhu cismâniyyet içinde uçan kimse, Bahr-i Ahmer’in içine biraz şarap dökülse veyâ başka bir pislik atılsa, o denizin mülevves olmasından korkulur mu?" Ma’lûm olsun ki, mü’minler sûret-i umûmiyyede üç sınıf üzerinedir:
Birisi gaflet-i kâmile ashâbı olup, cismâniyyet ve nefsâniyyette müstağrak olanlardır. Bu hâle “kable’l-cem’ fark” derler. Bu tâife, şürb-i hamr ve şâire gibi ma’siyetleri, hazz-ı nefislerine binâen icrâ ederler. Bunların envâ’ı vardır ki, kimi bu ma’siyette musırr olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi zuhûr-ı ma’siyet akabinde tövbe edip, bu tövbesinde sâbit kalamaz, tekrâr o ma’siyeti irtikâb eder.'Ve kimi tövbe eder ve bu tövbesinde sâbit kalır. Bu sınıf ehl-i îmânın avâmıdır ve ehl-i hicâbdır.
İkincisi, “farktan sonra cem‘” hâlinde bulunan meczûblardır. Bunlar zikr-i Hak'ta müstağrak ve meslûbü’l-akldırlar. Bunlann bir kısmını Hak Teâlâ ahkâm-ı şeriata muhalefetten mahfûz tutar ba’zılannı da tutmaz, binâenaleyh bunların arasında gece ve gündüz bâde-i sûrîden mest olanlar bulunur. Bunlar bu hallerinde ma’zûrdurlar. Ve bunlardan havârık-ı âdât zuhûr etmiş olsa da iktidâya yaramaz.
Üçüncüsü, “cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir ki, bunlar makam-ı irşâdda ve halkın muktedâ-bihi olduklanndan, Hak onlan ma’siyetten mahfuz tutar. Ancak, ahyânen muhtelif esbâb ve hikmete mebnî zâhir-i şer’a muhâlif ef âl dahi zuhûr edenleri bulunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fi İslâhı Memleketi’l-Însâniyye ismindeki eser-i âlilerinin dokuzuncu bâbında “kâtib” bahsinde şöyle buyururlar:
“Ba’dehû kâtib imâmın adline ve onun evsâf-ı hasene-i şerîfesine ve makâm-ı münîfıne şürû’ eyler ve ona terğıb eder. Ba’dehû gerek mergûb olan haber olsun ve gerek bunun gayri olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd’e, ‘Ârif isyân eder mi?’ denildi; (Ahzâb. 33/38) buyurdu.” Şerh: “Ba’dehû kâtib, imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adlini ve evsâf-ı hasene ve şerîfesini ve onun makamı olan “illiyyîn”i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâzıra ve bâdiyesini ya’ni kalbini ve a’zâsını imâm cânibine teveccühe ve makamı olan “âlem-i illiyyîn”e tergîb eder. Ondan sonra da abdin ayn-ı sâbitesi ve hakikati iktizâsı üzere, mergûb olan hayırdan ve onun gayrı mezmûm olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine, ‘Ârif isyan eder mi?’ diye sordular; (Ahzâb, 33/38) âyetinin kırâatıyla cevap verdi.” Ubeydullâh Ahrâr hazretleri Risâle-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar “Şeyh-i Ekber ba’zı musannafâtında yazmışlardır ki, erbâb-ı keşfin ba’zılarına mâ-fî’l-isti’dâd münkeşif olup, kendi isti’dâdlannda ma’siyet sudûr edeceğini görürler. Evliyâya göre “ismet” şart olmayıp, hükm-i [“Kazâ ve takdir olunan geri çevrilemez”] vâki’ olacağından, zulmet-i isyânın şühûdundan ve onun hicabından meşgül olurlar. Tövbe ve istiğfarın o zulmetin mâhî- si oldu-ğunu yakınen bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vuküunu arzû ederler ve o ma’siy eti mürtekib olurlar.” Şeyh Rükneddîn Alâuddevle hazretleri “Bu söz insanı cür’etkâr kılar. Ahvâlini hıf-zeden ve kendilerini teşvişten sıyânet eden kimselere bu sim izhâr etmek câiz değildir” diye i’tirâz etmiştir Şimdi bu izâhâta nazaran, ârifin zellâtı ile âmmenin zellâtı arasında fark-ı azîm vardır. Ârifin zellâtı basîret iledir ve onu hükm-i kader ile işler. Ya’ni hükm-i ilâhî yerine gelsin diye yapar, hazz-ı nefsânî ile işlemez ve zuhûrundan sonra da tövbe ve istiğfâr eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yük-selmesine sebep olur. Avâmın zellâtı ise hazz-ı nefsânî hükmüyledir.[40]