İçeriğe atla
Ahzâb 38Cüz 22 · Sayfa 423

Ahzâb Sûresi 38. Âyet

الأحزاب

Sohbete sor

Mâ kâne ‘alâ-nnebiyyi min haracin fîmâ ferada(A)llâhu leh(u)(s) sunneta(A)llâhi fî-lleżîne ḣalev min kablu vekâne emru(A)llâhi kaderan makdûrâ(n)

Allah'ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere bir darlık yoktur. Daha önce gelip geçen peygamberler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın emri, kesinleşmiş bir hükümdür.

Ahzâb Sûresi

Mesnevi-i Şerifte “Bir yabancının şeyhe ta’n etmesi ve şeyhin müridinin ona cevap vermesi” ile ilgili beyitlere bakalım;

3292. O biri bir şeyhe töhmet koydu, dedi ki: "O kötüdür ve doğru yolda değildir." Yabancı bir kimse bir şeyhi kabâhatli addedip dedi ki: “O şeyh fenâ bir adamdır ve efâli ve harekâtı şeriat dâiresinde değildir.”

3293. "Şarap içicidir ve mürâî ve habistir; mürîdlere nerede yardımcı olur!"

3294. O biri ona dedi: "Edebe akıl tut! Büyüklere böyle zan akıl olmaz!"

“Hıred”, hâ’nın kesri ve râ’nın fethiyle, akıl ma’nâsınadır. Burada zarûret-i vezin için râ’nın sükûnuyladır. Hind nüshalannda “hıred” yerine “hord” vâki’dir, “Lâyık” ma’nâsınadır. Bu sûrette ma’nâ, “Böyle zan büyüklere lâyık olmaz!” demek olur. Ya’ni, “O şeyhe i’tirâz eden yabancı kimseye, şeyhin müridi dedi ki: ‘Ma’nâ âleminin büyüklerine karşı böyle sû’-i zan lâyık olmaz ve kâr-ı akıl değildir.’”

3295. "Ondan uzak ve onun evsâfından uzaktır ki, onun sâfı bir selden bulanık olsun!"

“Senin söylediğin fenâlıklar şeyhin zâtından uzak ve onun evsâf-ı cemilesinden uzaktır ki, onun sâf olan ruhunu ve kalbini bir hatâ ve ma’siyet se¬li bulanık ve zulmânî bir hâle getirsin!”

3296. “Ehl-i Uiak üzerine böyle bühtan koyma. Zîrâ bu senin hayâlindir, yaprağı çevir!"

“Ehl-i Hakk’ı ehl-i nefse kıyâs edip, böyle iftirâ etme. Zîrâ senin bu söylediğin sözler kendi hayâlindir. Eğer onlardan zâhir gözüyle muhâlif-i Şer’ görünen bir hâl sudürunu görürsen, o hâlin zâhirine bakma; kitâb-ı vücûdun zâhir yaprağını çevir de bâtınına bak!” Nite (kim) Hızır (a.s.) zâhirde bir vech-i şer’i yok iken, çocuğu öldürdü ve gemiyi deldi ve onları bâtında emr-i ilâhî ile yaptı, hazz-ı nefsi ile yapmadı.

3297. Bu olmaz. Ve eğer olursa, ey toprak kuşu, Kulzum Denizi'ne murdarlıktan ne korku vardır!"

“Kulzüm”, deniz ma’nâsınadır. Ve Bahr-i Ahmer’e de Bahr-i Kulzüm derler. Ya’ni, “Şeyhin şarap içmesi vâki’ olmaz. Ve eğer böyle bir hâl vâki’ olursa bile, ey rûhu cismâniyyet içinde uçan kimse, Bahr-i Ahmer’in içine biraz şarap dökülse veyâ başka bir pislik atılsa, o denizin mülevves olmasından korkulur mu?" Ma’lûm olsun ki, mü’minler sûret-i umûmiyyede üç sınıf üzerinedir:

Birisi gaflet-i kâmile ashâbı olup, cismâniyyet ve nefsâniyyette müstağrak olanlardır. Bu hâle “kable’l-cem’ fark” derler. Bu tâife, şürb-i hamr ve şâire gibi ma’siyetleri, hazz-ı nefislerine binâen icrâ ederler. Bunların envâ’ı vardır ki, kimi bu ma’siyette musırr olup, tövbe etmek aklına gelmez. Ve kimisi zuhûr-ı ma’siyet akabinde tövbe edip, bu tövbesinde sâbit kalamaz, tekrâr o ma’siyeti irtikâb eder.'Ve kimi tövbe eder ve bu tövbesinde sâbit kalır. Bu sınıf ehl-i îmânın avâmıdır ve ehl-i hicâbdır.

İkincisi, “farktan sonra cem‘” hâlinde bulunan meczûblardır. Bunlar zikr-i Hak'ta müstağrak ve meslûbü’l-akldırlar. Bunlann bir kısmını Hak Teâlâ ahkâm-ı şeriata muhalefetten mahfûz tutar ba’zılannı da tutmaz, binâenaleyh bunların arasında gece ve gündüz bâde-i sûrîden mest olanlar bulunur. Bunlar bu hallerinde ma’zûrdurlar. Ve bunlardan havârık-ı âdât zuhûr etmiş olsa da iktidâya yaramaz.

Üçüncüsü, “cem'den sonra fark" hâlinde bulunan kâmillerdir ki, bunlar makam-ı irşâdda ve halkın muktedâ-bihi olduklanndan, Hak onlan ma’siyetten mahfuz tutar. Ancak, ahyânen muhtelif esbâb ve hikmete mebnî zâhir-i şer’a muhâlif ef âl dahi zuhûr edenleri bulunur. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fi İslâhı Memleketi’l-Însâniyye ismindeki eser-i âlilerinin dokuzuncu bâbında “kâtib” bahsinde şöyle buyururlar:

“Ba’dehû kâtib imâmın adline ve onun evsâf-ı hasene-i şerîfesine ve makâm-ı münîfıne şürû’ eyler ve ona terğıb eder. Ba’dehû gerek mergûb olan haber olsun ve gerek bunun gayri olsun, emrolunduğu şeyi zikreder. Ebû Yezîd’e, ‘Ârif isyân eder mi?’ denildi; (Ahzâb. 33/38) buyurdu.” Şerh: “Ba’dehû kâtib, imâm olan rûhun memleket-i insâniyyedeki adlini ve evsâf-ı hasene ve şerîfesini ve onun makamı olan “illiyyîn”i beyân eder. Ve ondan sonra onun hâzıra ve bâdiyesini ya’ni kalbini ve a’zâsını imâm cânibine teveccühe ve makamı olan “âlem-i illiyyîn”e tergîb eder. Ondan sonra da abdin ayn-ı sâbitesi ve hakikati iktizâsı üzere, mergûb olan hayırdan ve onun gayrı mezmûm olan şerden, her ne emrolunmuş ise onu zikreder. Ebû Yezîd-i Bistâmî hazretlerine, ‘Ârif isyan eder mi?’ diye sordular; (Ahzâb, 33/38) âyetinin kırâatıyla cevap verdi.” Ubeydullâh Ahrâr hazretleri Risâle-i Vâlidiyye'lerinde şöyle buyururlar “Şeyh-i Ekber ba’zı musannafâtında yazmışlardır ki, erbâb-ı keşfin ba’zılarına mâ-fî’l-isti’dâd münkeşif olup, kendi isti’dâdlannda ma’siyet sudûr edeceğini görürler. Evliyâya göre “ismet” şart olmayıp, hükm-i [“Kazâ ve takdir olunan geri çevrilemez”] vâki’ olacağından, zulmet-i isyânın şühûdundan ve onun hicabından meşgül olurlar. Tövbe ve istiğfarın o zulmetin mâhî- si oldu-ğunu yakınen bildiklerinden, tövbe ve istiğfâr ile o zulmeti izâle etmek için o sûretin hemen vuküunu arzû ederler ve o ma’siy eti mürtekib olurlar.” Şeyh Rükneddîn Alâuddevle hazretleri “Bu söz insanı cür’etkâr kılar. Ahvâlini hıf-zeden ve kendilerini teşvişten sıyânet eden kimselere bu sim izhâr etmek câiz değildir” diye i’tirâz etmiştir Şimdi bu izâhâta nazaran, ârifin zellâtı ile âmmenin zellâtı arasında fark-ı azîm vardır. Ârifin zellâtı basîret iledir ve onu hükm-i kader ile işler. Ya’ni hükm-i ilâhî yerine gelsin diye yapar, hazz-ı nefsânî ile işlemez ve zuhûrundan sonra da tövbe ve istiğfâr eder. Ve bu istiğfar onun derecesinin yük-selmesine sebep olur. Avâmın zellâtı ise hazz-ı nefsânî hükmüyledir.[40]


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)