Vekâle-lleżîne-stud'ifû lilleżîne-stekberû bel mekru-lleyli ve-nnehâri iż te/murûnenâ en nekfura bi(A)llâhi venec'ale lehu endâdâ(en)(c) veeserrû-nnedâmete lemmâ raevû-l'ażâbe vece'alnâ-l-aġlâle fî a'nâki-lleżîne keferû(c) hel yuczevne illâ mâ kânû ya'melûn(e)
Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, "Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardır. Çünkü siz bize Allah'ı inkar etmemizi ve O'na eşler koşmamızı emrediyordunuz" derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkar edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.
O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara: "Hayır, (işiniz) gece, gündüz hilekârlıktı. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eş koşmamızı emrediyordunuz." derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının cezasını çekiyorlardır.
Bu ayet, ahiret sahnesinde zayıf bırakılanlar ile büyüklük taslayanlar arasındaki diyaloğu ve inkarcıların akıbetini tasvir etmektedir. Ayet, 'istud'ifû', 'istekberû', 'mekr', 'nekfura', 'encâden' ve 'ağlâl' gibi kavramlar üzerinden güç ilişkilerini, aldatmayı, inkârı, şirk koşmayı ve ceza olarak boyunduruk altına alınmayı dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Da'f (ضعف) kelimesi, bir şeyin gücünün azalması veya eksik olması anlamına gelir. İstid'âf (استضعاف) ise, birini zayıf bulmak veya zayıf düşürmek, gücünü kırmak demektir. Ayetteki 'üstüd'ifû' (استُضعفوا) meçhul fiil kalıbında gelerek, bu kişilerin kendi iradeleri dışında başkaları tarafından zayıf bırakıldıklarını, ezildiklerini ve güçsüzleştirildiklerini vurgular. Bu bağlamda, büyüklük taslayanların baskısı altında kalan, iradeleri zayıflatılan kesimi ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Da'f (ضعف) kökü, bedensel veya manevi güçsüzlüğü ifade eder. İstid'âf (استضعاف) ise, bir başkasını zayıf düşürme, onu kendi kontrolü altına alma eylemidir. Ayetteki 'istud'ifû' ifadesi, büyüklük taslayanların, kendilerine tabi olanları iradeleri zayıflatılmış, düşünme yetileri köreltilmiş bir duruma getirdiklerini, böylece onları kendi hedeflerine alet ettiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kibr (كبر), kişinin kendini başkalarından üstün görmesi ve hakkı kabul etmemesidir. İstikbâr (استكبار) ise, bu kibri fiiliyata dökerek başkalarına karşı üstünlük taslamak, onları küçümsemek ve onlara tahakküm etmeye çalışmaktır. Ayetteki 'istekberû' ifadesi, zayıf bırakılanlara karşı üstünlük taslayan, onları yönlendiren ve Allah'a isyana teşvik eden lider zümreyi tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'kibr' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'a karşı isyan ve insanlara karşı zulümle ilişkilendirildiğini belirtir. İstikbâr, bu kibrin dışa vurumu olup, kişinin kendini ilahi otoritenin veya diğer insanların üzerinde görmesi durumudur. Ayetteki 'istekberû', bu kişilerin sadece kendilerini büyük görmediklerini, aynı zamanda bu büyüklük taslamalarıyla başkalarını da saptırdıklarını ve onlara hükmetmeye çalıştıklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Mekr (مكر), birine gizlice zarar verme veya onu aldatma eylemidir. Genellikle kötü niyetli bir planı ifade eder. Ayetteki 'mekru'l-leyli ve'n-nehâr' (gece ve gündüz hilesi) ifadesi, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları sürekli ve aralıksız bir şekilde, gizli ve sinsi planlarla Allah'ı inkâra ve şirke yönlendirdiklerini vurgular. Bu, onların aldatma ve manipülasyonlarının sürekliliğini ve kapsamını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mekr (مكر), bir şeyi gizlice ve ustaca planlayarak gerçekleştirmektir. Bazen iyi niyetli olsa da Kur'an'da genellikle olumsuz bir bağlamda, aldatma ve kötü niyetli planlar için kullanılır. Ayetteki 'mekru'l-leyli ve'n-nehâr' ifadesi, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları Allah'a isyana sürüklemek için gece gündüz demeden, sürekli ve sinsi bir şekilde çalıştıklarını, onlara tuzaklar kurduklarını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kefr (كفر) kelimesinin asıl anlamı bir şeyi örtmektir. Bu anlamdan hareketle, Allah'ın nimetlerini örtmek yani nankörlük etmek veya Allah'ın varlığını ve birliğini örtmek yani inkâr etmek anlamlarına gelir. Ayetteki 'en nekfura billâh' (Allah'ı inkâr etmemiz) ifadesi, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları Allah'ın varlığını, birliğini ve O'nun gönderdiği hakikatleri reddetmeye teşvik ettiklerini açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece Allah'ı inkâr etmekle kalmayıp, aynı zamanda O'nun nimetlerine karşı nankörlük etmek ve O'nun ayetlerini reddetmek gibi geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu belirtir. Ayetteki 'nekfura', büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları sadece Allah'ın varlığını değil, aynı zamanda O'nun gönderdiği tüm hakikatleri ve emirleri reddetmeye yönlendirdiklerini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nidd (ندّ), bir şeyin benzeri veya eşi demektir. Kur'an'da 'endâd' (أنداد) kelimesi, genellikle Allah'a ortak koşulan, O'na denk tutulan ilahları veya varlıkları ifade eder. Ayetteki 've nec'ale lehu endâdâ' (O'na ortaklar koşmamız) ifadesi, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları sadece Allah'ı inkâra değil, aynı zamanda O'nunla birlikte başka ilahlar edinmeye, O'na eşler ve benzerler atfetmeye teşvik ettiklerini gösterir ki bu, şirkin en belirgin tezahürüdür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nidd (ندّ), karşıtlık ve benzerlik ifade eden bir kelimedir. Allah'a 'nidd' koşmak, O'nun eşi veya benzeri olduğunu iddia etmek, O'nunla birlikte başka ilahlar edinmek demektir. Ayetteki 'endâdâ' kelimesi, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları tevhid inancından uzaklaştırıp, Allah'ın mutlak birliğini zedeleyen, O'nunla birlikte başka varlıklara ibadet etmeye veya onları O'nunla aynı seviyede görmeye yönlendirdiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğull (غلّ), boyna takılan zincir veya pranga anlamına gelir. Çoğulu 'ağlâl' (أغلال) şeklindedir. Bu, hem maddi bir hapsetme ve kısıtlama aracı hem de manevi olarak bir şeye bağlı kalma, esir olma durumunu ifade eder. Ayetteki 've ce'alna'l-ağlâle fî a'nâki'l-lezîne keferû' (inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar vururuz) ifadesi, inkârcıların ahiretteki cezalarının somut bir tasviri olup, onların tam bir esaret ve acizlik içinde olacaklarını, özgürlüklerinin tamamen ellerinden alınacağını sembolize eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ğull (غلّ), boyna takılan ve hareket özgürlüğünü kısıtlayan bir alettir. 'Ağlâl' (أغلال) ise bu tür prangaların çoğuludur. Kur'an'da bu kelime, genellikle cehennem ehlinin cezası olarak zikredilir ve onların çaresizliğini, azabın şiddetini ve kaçış imkanlarının olmadığını gösterir. Ayetteki kullanımı, inkârcıların dünyadaki kibir ve isyanlarının karşılığı olarak ahiretteki zillet ve esaretlerini vurgular.
Sebe' Sûresi
Mustaz'aflar"(güçsüzler), Büyüklük taslayan müstekbirler’e yani Mudil isminin en kemalli zuhuru olan kendilerindeki iblis ile konuşmaktadırlar. Kendilerinde hakim olan Mudil ismini fark ederek nasıl hidayetten saptırılıp dalalete sürüklendiklerini itiraf ediyor. Buranın farkına varmak bir sâlik açısından büyük bir aşamadır. Emmâreyi tanıyarak levvâmede levm etmeye başlıyor.
Şöyle dediler; Gece ve gündüz, yani her an bizi “hâdi’”den uzaklaştıran, varı yok, yoku var gösteren , şirk bataklığına sokan , nefsi emmarenin kurduğu tuzaklardır.
“Mudil”, içten ve dıştan bütün eşyaya sirayet etmiştir. Vehim kuvvetidir. Dışarıdaki vehim içerideki ile irtibat kuruyor böylece cehil ediyor. Kul da memur olduğu için yapmak zorunda kalıyor. Şöyle denilmiştir.” Kim ki, isimlere tabi oldu, isimlerin kulu oldu, kim ki isimleri kendine tâbi ettirdi isimlere rahman oldu”.
O halde sâlik, zikir tevhid, oruç, ve Kâmil’in sohbeti ve nefesi ile mudil ismini kontrolü altına almalıdır. Bu da bir yönü ile mücahede gerektirir. Kişiyi olgunlaştıran kemale erdiren mudil isminin olmasıdır, aksi halde melek olurdu.
Mudil- vehim kuvveti asla kibir ve gururdan ayrılmaz. Benlik ve kendini beğenme onun vasıflarındandır. Bu yüzden altı cihetin kapısı kapatılıp tedbir alınması gereklidir. Ona karşı çıkılmadığı zaman kişinin aklını kendine tabi kılarak yönetimi ele geçirir. Nefse zulum etmek de budur. Hz Peygamberimiz ve onun kâmilleri “Hâdi” isminin mazharları olmakla birlikte kendilerindeki mudil esmasını gerektiğinde karşı taraftaki zuhurlar/ bireyler için yerli yerinde kullanırlar. Bu yüzden bir Kamil’in eli ve yardımı olmadan mudil ne anlaşılabilir ne de bu mertebe yaşanabilir. Kişi istediği kadar ibadet ve taat ehli olsun mudil’in her fert için gireceği saha vardır. Tâ ki, Kâmil bir veli’den kendisine ulaşacak aklı küll bilgisi ve irfani yaşam öğretilene kadar bu mücadele sürüp gider.
“Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar.” Mudil esmasının etkisi ve nefsi emmarelerinin gücüyle nefislerine zulmettikleri için kendi hakikatleri cihetinden perdelendikleri ve şirk ehli oldukları için, kendi nefislerinin tadacağı bir azab olacak ve levvame nefisleri ile bunun pişmanlığını yaşamaya başlayacaklardır.
“Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir”
“Biz” ifadesi ile zat ve sıfat birlikteliği veya kamil insan eliyle o perdeli olanların boyunlarına demir halkalar geçirdik. Bu demir halkalar “bedensel süfli ve tabiat yaşam halkaları” ile onları tutsak ederiz. Bu halkalar, başın hareket etmesini sağlayan boyun kısmının tümünü kapsamış durumda olduğu için , boyun eğmenin fenâ bulmanın ifadesi olan “rükû ve secde”ye meyletmeleri imkansızdır. Demir halkalar başlarının kabul ettim anlamında aşağıya inmesine engel olurlar. Bu yüzden onların kafaları yukarıya kalkıktır.
“Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir”.
Onlar böylece bu yaptıklarının tam karşılığını almış olurlar. ÇHU
~~34.34~
وَمَا اَرْسَلْنَا فٖى قَرْيَةٍ مِنْ نَذٖيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهٖ كَافِرُونَ
34/34 - Ve mâ erselnâ fî garyetim min nezîrin illâ gâle mutrafûhâ innâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn.
Diyanet Meali:
34/34 Biz, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, "Biz, sizinle gönderileni inkâr ediyoruz" demişlerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/34 Biz her hangi bir memlekette (bir nezîr) tehlikeyi haber veren bir Resul gönderdikse her halde onun refah ile şımartılmış olanları dediler ki: «biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanıyamayız»