Kâle-lleżîne-stekberû lilleżîne-stud'ifû enahnu sadednâkum ‘ani-lhudâ ba'de iż câekum(s) bel kuntum mucrimîn(e)
Büyüklük taslayanlar, zayıf ve güçsüz görülenlere, "Size hidayet geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olanlar sizlerdiniz" derler.
Diğer taraftan büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere: "Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suçluydunuz." derler.
Bu ayet, kıyamet gününde büyüklük taslayanlar ile zayıf bırakılanlar arasındaki diyaloğu aktarır. Temel kavramlar, kibir, zayıflatma, engelleme ve suçluluk üzerine odaklanarak, sorumluluğun reddi ve kaderin bireysel seçime bağlanması temasını işler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'k-b-r' kökünden türeyen 'istikbâr'ı, kişinin kendisini büyük görmesi, başkalarını küçük görmesi ve hakkı kabul etmemesi olarak açıklar. Ayetteki kullanımı, dünyada kendilerini üstün gören ve bu yüzden başkalarını saptırmaya çalışan lider zümreyi ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'istikbâr'ın, kişinin haddini aşarak Allah'a karşı veya insanlara karşı büyüklük taslaması olduğunu belirtir. Ayette, zayıf bırakılanları saptırdıklarını inkâr eden, ancak aslında kendi kibirleri yüzünden hakikatten yüz çevirmiş olan kişileri tanımlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'istid'âf'ın, birini zayıf ve güçsüz kılmak, onu ezmek veya zayıf düşürmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'üstud'ifû' pasif yapısıyla, başkaları tarafından zayıf bırakılmış, ezilmiş ve yönlendirilmeye açık hale getirilmiş kimseleri ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istid'âf'ı, bir topluluğun diğer bir topluluk tarafından güçsüzleştirilmesi ve iradelerinin kırılması olarak açıklar. Ayette, büyüklük taslayanların etkisi altında kalmış, kendi iradeleriyle değil, başkalarının yönlendirmesiyle hareket etmiş gibi görünen kesimi temsil eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sadd' fiilinin, bir şeyi engellemek, yolunu kesmek veya birinden yüz çevirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'sadadnâkum' ifadesi, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanları hidayetten alıkoyma iddialarını reddetmelerini yansıtır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sadd' kavramının Kur'an'da genellikle 'Allah yolundan alıkoymak', 'engellemek' veya 'yüz çevirmek' anlamlarında kullanıldığını vurgular. Bu ayette, büyüklük taslayanların, kendilerine yöneltilen 'hidayetten alıkoyma' suçlamasını reddetmek için bu fiili kullandıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hüdâ'yı, doğru yolu göstermek, yol göstermek ve doğru yola iletmek olarak tanımlar. Ayette, Allah tarafından gönderilen vahiy ve peygamberler aracılığıyla gelen ilahi rehberliği ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hüdâ'nın Kur'an'da hem yol gösterme eylemini hem de gösterilen doğru yolu ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanların hidayete ulaşma fırsatına sahip olduklarını, ancak kendi seçimleriyle sapmayı tercih ettiklerini ima eder.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'cürüm' kelimesinin, bir şeyi kesmek, koparmak ve bu bağlamda hayırdan kesilmek, günahta ısrar etmek anlamlarına geldiğini belirtir. 'Mücrimîn' ise, bu tür günahları işleyen, suçlu olan kimselerdir. Ayette, büyüklük taslayanların, zayıf bırakılanların kendi iradeleriyle suç işlediklerini ve sapkınlıklarının sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'cürüm' ve 'mücrim' kavramlarının Kur'an'da genellikle Allah'ın emirlerine karşı gelme, günah işleme ve ahirette cezayı hak etme anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'mücrimîn' ifadesi, zayıf bırakılanların, büyüklük taslayanların etkisi altında kalsalar bile, kendi iradeleriyle işledikleri günahlar nedeniyle suçlu olduklarını belirtir.
Sebe' Sûresi
Bir önceki ayet’de gaflet ve tembellik yüzünden zayıf ve güçsüz düşen akıl, nefsin kendisini iman etmekteden ve irfan ehli olmaktan men ettiği hususunu dile getirip şikayet ediyorken, bu ayet’de ise nefsi emmarenin temsilcisi olan Mudil esması ona cevap vermektedir.
“Size hidayet geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk?” Büyüklük taslayanlar Mudil esması zuhurları, mus'tezaflara: "Size doğru yol gösterildiğinde, sizi o yoldan biz mi alıkoyduk? Ayet’de geçen Mustazaf” Arapça “zayıf, güçsüz, ezilen” anlamına gelmektedir. Müstaz'af, "za-u-fe (zayıf oldu)" fiilinin istif'al babından ism-i mef'uldür. "Za-u-fe" kuvvetli olmanın zıddıdır. Masdarı olan "za'f / zayıflık" nefiste ve bedende olduğu gibi, durum ve vaziyette, akıl ve re'yde de olur.
Mustaz'aflar"(güçsüzler) kelimesi Kur'an-ı Kerim'de "müstekbirler" (kibirliler, büyüklük taslayanlar) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Cahiliyye toplumlarında toplumun çoğunluğunu teşkil eden, ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış halk tabakası diye de tanımlanırlar. ÇHU
Mudil isminin zuhurları, yani müstekbirler ( kibirliler, büyüklük taslayanlar) hak yolundan ve hakikate ermekten aciz kalan, bu yolda seyr-i sefer etmeye güç yetiremeyen kimselere hitaben, siz bir hâdi ve hidayetçi buldunuz ve ona tabi olarak hidayete erdiniz de biz mi buna engel olduk diyerek suçluyu kendi nefislerinde aramaları gerektiğini beyan etmektedir.
Hazreti Rasulullah “Hadi” isminin mazharı olarak en büyük hidayetçidir. Onun kamilleri de risaletin bâtını olan velayet isminden hadi olarak bu hidayeti sürdürürler. ÇHU
وَقَالَ الَّذٖينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذٖينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ اِذْ تَاْمُرُونَنَا اَنْ نَكْفُرَ بِاللّٰهِ وَنَجْعَلَ لَهُ اَنْدَادًا وَاَسَرُّوا النَّدَامَةَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ وَجَعَلْنَا الْاَغْلَالَ فٖى اَعْنَاقِ الَّذٖينَ كَفَرُوا هَلْ يُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
34/33 - Ve gâlellezînestud'ıfû lillezînestekberû bel mekrul leyli ven nehâri iz teé'murûnenâ en nekfura billâhi ve nec'ale lehû endâdâ, ve eserrun nedâmete lemmâ raevul azâb, ve cealnel ağlâle fî ağnâgıllezîne keferû, hel yuczevne illâ mâ kânû yağmelûn.
Diyanet Meali:
34/33 Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, "Hayır, bizi hidayetten saptıran gece ve gündüz kurduğunuz tuzaklardır. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eşler koşmamızı emrediyordunuz" derler. Azabı görünce de içten içe pişmanlık duyarlar. Biz de inkâr edenlerin boyunlarına demir halkalar geçiririz. Onlar ancak yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/33 O zebûn edilenler de o büyüklük taslayanlara demektedir: hayır işiniz gece gündüz dolap, çünkü sizler bizlere hep Allaha küfretmemizi ve ona menendler koşmamızı emrediyordunuz ve böyle atışırlarken hepsi azâbı gördükleri o demde içlerinden pişmanlık getirmektedirler, tomrukları geçirmişizdir de boyunlarına hep o küfredenlerin, sâde yaptıklarının cezasını çekiyorlardır.