Felyevme lâ yemliku ba'dukum liba'din nef'an velâ darran venekûlu lilleżîne zalemû żûkû ‘ażâbe-nnâri-lletî kuntum bihâ tukeżżibûn(e)
İşte bugün birbirinize ne fayda ne de zarar verebilirsiniz. Zulmedenlere, "Yalanlamakta olduğunuz cehennem azabını tadın" deriz.
İşte o gün birbirinize ne bir menfaate, ne de bir zarara sahip olabilirsiniz. Ve biz o zulmedenlere: "Tadın bakalım o yalan deyip durduğunuz ateşin azabını!" deriz.
Bu ayet, kıyamet gününde zalimlerin acizliğini ve cezalandırılmasını vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, mülkiyetin ve gücün o günkü yokluğunu, fayda ve zararın karşılıklı olarak ortadan kalktığını ve yalanlamanın sonucunda tadılacak azabı dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'm-l-k' kökünü 'bir şeye sahip olmak, üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmak' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yemliku' ifadesi, kıyamet gününde insanların birbirleri üzerinde hiçbir tasarruf yetkisine, fayda veya zarar verme gücüne sahip olamayacaklarını, dünyadaki mülkiyet ve güç anlayışının tamamen ortadan kalktığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mülk' kavramını 'bir şey üzerinde tam yetki ve tasarruf sahibi olmak' şeklinde tanımlar. Ayetteki olumsuzluk edatıyla birlikte kullanılması, o gün hiçbir kimsenin bir başkasına ne fayda ne de zarar verme kudretine sahip olamayacağını, dünyadaki karşılıklı bağımlılık ve güç ilişkilerinin sona erdiğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'nef'' kelimesini 'fayda, menfaat' olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yemliku ba'dukum li-ba'din nef'an' ifadesi, kıyamet gününde insanların birbirlerine dünyadaki gibi bir fayda sağlayamayacaklarını, her ferdin kendi amelleriyle baş başa kalacağını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nef'' kavramını 'yarar, fayda' olarak ele alır ve Kur'an'da genellikle Allah'ın insanlara bahşettiği veya insanların birbirlerine sağlayabileceği olumlu sonuçları ifade ettiğini belirtir. Bu ayette ise, kıyamet gününde bu karşılıklı faydanın ortadan kalktığı, dünyevi ilişkilerin ve yardımlaşmanın bir değerinin kalmadığı vurgulanır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darr' kelimesini 'zarar, ziyan' olarak açıklar. Ayetteki 'velâ darran' ifadesi, kıyamet gününde insanların birbirlerine ne fayda ne de zarar verme gücüne sahip olamayacaklarını, dünyadaki düşmanlıkların ve kötülüklerin de bir etkisinin kalmayacağını gösterir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'd-r-r' kökünü 'zarar vermek, musibet isabet ettirmek' anlamında kullanır. Ayetteki bağlamda, kıyamet gününde zalimlerin birbirlerine dünyadaki gibi bir zarar veremeyeceklerini, her birinin kendi azabıyla meşgul olacağını ve başkasına zarar verme gücünün elinden alındığını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zulüm' kelimesini 'bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haddi aşmak' olarak tanımlar. Ayetteki 'lillezîne zalemû' ifadesi, Allah'ın emirlerine karşı gelerek, peygamberleri ve ahiret gününü yalanlayarak haddi aşan, kendilerine ve başkalarına haksızlık eden kimseleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'zulüm' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, en temelinde 'haksızlık etmek, haddi aşmak' anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'zalemû' fiili, özellikle ahireti ve azabı yalanlayarak Allah'a karşı işlenen büyük bir haksızlığı ve isyanı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'tekzîb' kelimesini 'yalanlamak, doğru olmadığını iddia etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'kuntum bihâ tukezzibûn' ifadesi, zalimlerin dünyadayken cehennem azabının varlığını inkar ettiklerini, onu bir yalan olarak gördüklerini ve bu inkarın sonucunda o azabı tadacaklarını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'k-z-b' kökünün 'yalan söylemek, yalanlamak' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'tukezzibûn' fiili, zalimlerin ahiret azabını ve cehennemi ısrarla yalanlamalarını, bu gerçeği kabul etmemelerini ve bu inkarın kendilerine dönecek bir ceza olduğunu vurgular.
Sebe' Sûresi
İşte o gün yani (din günü) hiçbir nefis başka bir nefis için bir şey yapmaya malik değildir. Kahhar sıfatının tecelli ettiği bir günde kimsenin kimseye bir yararı olmaz. Çünkü herkesin sıfatları ve fiilleri ortadan kalktığı için hiç kimsenin bir karşılık ve vebal ödemeye gücü yetmez. “Limenil mülkül yevm lilâhi-l vâhidi-l kahhâr” “Bu gün mülk kimindir” sorusu yöneltilir ancak cevap verecek kimse ortada kalmadığı için yine kendisi “ Vahid ve kahhâr olan Allah’ın’dır cevabını kendisi verecektir. Şu anda dahi aynı soruyu kendimize sorup bu beden mülkü kimindir? Sorusunu sorup Vahid ve kahhar olan Allah’a teslim edip aradan çıkmaktır.
Cenab-ı Hakk bu ayeti kerime ile gelecekteki din günü gelmeden bugünden kişnin kendi kıyametini koparıp o sahneye hazırlıklı olup ve ittikâ sahibi olması isteniyor.
Öyleyse sakının, ittika edin, öyle bir günden ki hiç, bir şey değiştirilemez, alınıp satılamaz ve orada hiçbir şefaatte kabul edilmez, tabii Allah’ın şefaat ettirdiği kimseler ayrı, onlardan hiçbir fidye alınmaz yani o gün insânlara ne bir yardım edecek ne şefaat edecek kimse vardır, o günden sakının, Cenâb-ı Hakk burada hayatınızı böyle sürdürün ve başınıza gelecek o hadiseler gelmeden sakının, yani gereği neyse bunun gereğini uygulayın demektedir. ÇHU
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالُوا مَا هٰذَا اِلَّا رَجُلٌ يُرٖيدُ اَنْ يَصُدَّكُمْ عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَاؤُكُمْ وَقَالُوا مَا هٰذَا اِلَّا اِفْكٌ مُفْتَرًى وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَاءَهُمْ اِنْ هٰذَا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖينٌ
34/43 Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin gâlû mâ hâzâ illâ raculuy yurîdu ey yesuddekum ammâ kâne yağbudu âbâukum, ve gâlû mâ hâzâ illâ ifkum mufterâ, ve gâlellezîne keferû lilhaggı lemmâ câehum in hâzâ illâ sıhrum mubîn.
Diyanet Meali: -
34/43 Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda, "Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır" dediler. Bir de, "Bu (Kur'an), uydurulmuş bir yalandır" dediler. Yine hak kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, "Bu, ancak apaçık bir büyüdür" dediler.
Elmalılı Hamdi Yazır:
34/43 Karşılarında açık beyyineler halinde âyetlerimiz tilâvet olunduğu zaman o zalimler: «bu başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı ma'budlardan men'etmek isteyen bir adam» dediler ve «bu (Kur'an) başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira» dediler ve o küfredenler hak kendilerine geldiği vakıt bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil, dediler