Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlû mâ hâżâ illâ raculun yurîdu en yasuddekum ‘ammâ kâne ya'budu âbâukum ve kâlû mâ hâżâ illâ ifkun mufterâ(an)(c) vekâle-lleżîne keferû lilhakki lemmâ câehum in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
Ayetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda, "Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır" dediler. Bir de, "Bu (Kur'an), uydurulmuş bir yalandır" dediler. Yine hak kendilerine geldiğinde onu inkar edenler, "Bu, ancak apaçık bir büyüdür" dediler.
Karşılarında açık deliller halinde âyetlerimiz okunduğu zaman o zalimler: "Bu, başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı tanrılardan men etmek isteyen bir adam." dediler. Ve: "Bu (Kur'ân), başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira" dediler. O kâfirler, hak kendilerine geldiği zaman: "Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil." dediler.
Bu ayet, müşriklerin Kur'an'a ve peygamberliğe karşı takındıkları olumsuz tavrı, çeşitli ithamlar üzerinden dile getirmektedir. Ayetteki anahtar kavramlar, onların bu inkarcı tutumlarını ve ileri sürdükleri iddiaları dilbilimsel ve semantik açıdan derinlemesine anlamamızı sağlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tilavet (تلاوة), bir şeyi diğerinin ardınca getirmek, takip etmek demektir. Kur'an için kullanıldığında, lafızlarını doğru bir şekilde okumak ve manalarını düşünerek takip etmek anlamını taşır. Ayetteki 'tütlâ' ifadesi, Allah'ın ayetlerinin insanlara okunarak ulaştırılmasını ve onların dikkatine sunulmasını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tütlâ' kelimesini 'okunur' olarak açıklar ve bunun mecazi bir anlam taşımadığını, doğrudan lafızların telaffuz edilmesini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin bu okunan ayetlere karşı gösterdikleri tepkiyi anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sad (صد), bir şeyi engellemek, mani olmak demektir. 'Sadde an' (صد عن) ise bir şeyden yüz çevirmek, alıkoymak anlamına gelir. Ayetteki 'yesuddeküm' ifadesi, müşriklerin peygamberi, kendilerini atalarının taptığı şeylerden alıkoymaya çalışmakla itham etmelerini yansıtır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sad' kökünün hem engelleme hem de yüz çevirme anlamlarını içerdiğini belirtir. Ayetteki kullanımında, peygamberin insanları atalarının dininden uzaklaştırma çabası olarak algılanan eylemini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ifk' kelimesini 'yalan' ve 'uydurma' olarak açıklar. Müşriklerin Kur'an'ı 'iftira edilmiş bir yalan' olarak nitelemelerini ifade eder ki bu, onların vahye karşı takındıkları inkarcı tavrın bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İfk (إفك), bir şeyi hakikatinden saptırmak, onu tersine çevirmek demektir. Bu nedenle yalan ve iftira için kullanılır. Ayetteki 'ifkün müfterâ' (uydurulmuş bir iftira) ifadesi, Kur'an'ın Allah katından değil, peygamber tarafından uydurulduğu şeklindeki asılsız iddialarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ifk' kavramının Kur'an'da genellikle hakikatin çarpıtılması, yalan ve iftira anlamında kullanıldığını belirtir. Müşriklerin Kur'an'ı 'ifk' olarak nitelendirmesi, onun ilahi menşeini reddetme ve beşerî bir uydurma olarak görme çabalarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'müfterâ' kelimesini 'uydurulmuş' olarak açıklar. 'İfkün müfterâ' terkibi, yalanın özellikle bir kişi tarafından kasıtlı olarak uydurulduğunu ve başkasına isnat edildiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fery (فري), bir şeyi kesmek, yarmak demektir. Buradan türeyen 'iftira' (افتراء) ise bir şeyi asılsız olarak uydurmak, yalan yere isnat etmek anlamını kazanmıştır. Ayetteki 'müfterâ', Kur'an'ın Allah'tan gelmediği, aksine peygamber tarafından uydurulduğu şeklindeki iddiayı pekiştirir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sihr' kelimesini 'gözbağcılık' ve 'gerçeği olduğundan farklı gösterme' olarak tanımlar. Müşriklerin Kur'an'ı 'sihr-i mübîn' (apaçık büyü) olarak nitelendirmeleri, onun etkileyiciliğini kabul etmekle birlikte, bu etkiyi ilahi bir kaynaktan değil, beşerî bir aldatmacadan geldiğine yormaya çalışmalarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sihr (سحر), bir şeyi gizli ve ince yollarla değiştirmek, hakikatini gizlemek demektir. Bu nedenle gözbağcılık ve aldatma anlamında kullanılır. Ayetteki 'sihr-i mübîn' ifadesi, Kur'an'ın insanları etkileme gücünü inkar edemeyen müşriklerin, bu etkiyi açıklamak için başvurdukları bir ithamdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sihr' kavramının Kur'an'da genellikle hakikati gizleyen, aldatıcı ve yanıltıcı bir güç olarak tasvir edildiğini belirtir. Müşriklerin Kur'an'ı sihir olarak görmesi, onun mucizevi yönünü reddetme ve onu insanları yoldan çıkaran bir aldatmaca olarak gösterme çabasıdır.
Sebe' Sûresi
“Âyetlerimiz apaçık bir şekilde onlara okunduğunda, "Bu sadece, atalarınızın tapmakta olduğu şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir adamdır" dediler.” Gönderdiğimiz Kur’ân’ı Nâtık ile, zâti işaretlerimizi onlara telkin ettiğimizde hemen putperest olan kendi nefsi emmare dinlerine yönelerek bu adam( rasül-elçi) bizi geleneksel dinimiz olan nefsi emmareden bizi uzaklaştırmak istiyor diyerek cehaletleri ile bunu yalanladılar.
“Bu (Kur'an), uydurulmuş bir yalandır" dediler. Zatın kelamları olan Kur’an, bir kimsenin kendi nefsinden uydurabileceği bir kelam değildir. O tasdik edendir kendinden önce levhi mahfuzda olanı tasdik eden ve kaza alemindeki cem olan her şeyi açıklayandır. Kur’ân-ı Kerim, bu iftirayı atanlara karşı “bürhân” delili ile cevap vermektedir. Konu ile ilgisi olması sebebiyle Terzi Baba 2 kitabındaki bir yazımızdan alıntı yapalım.
29 Haziran 2012 Cuma günü kendisiyle birlikte eda ettiğimiz Cuma namazının ardından, köy meydanında cami şadırvanının arkasındaki boş bir masada, dört arkadaşımızla birlikte can kulaklarımızı açarak, sohbetine iştirak ettik. Konu başlığı füsus tan okudukları paragraf ile delil in ne olduğunu şerh ettiler.
Bizde onun vasıflarından bazılarını açıklar iken Delil (Bürhan) ile başlamak istiyoruz. Bürhân Delil, (Bürhân ) hüccet, ve kesin kanıttır. Bürhân doğruluğundan şüphe bulunmayan, zaruri bilgi getiren, kesin delil olma vasfını üzerinde taşımasıdır.
Bürhân, ma’nânın kesin olan üstünlüğüdür. Peygamber efendimiz. (s.a.v.) in isimlerinden birisi de, “Konuşan bürhân” Yani delil olan Hz. Muhammed (.s.a.v) dir.
Bürhan Be-rı-ha-elif-nun , harfleri ile yazılmaktadır.
Be: Besmelenin hakikati ile başlamak
Rı: Rahmaniyyet hakikati ile
Ha : Hakikati Muhammedi üzre Elif : Mertebeyi Ahadiyyet Nun : Nur-u İlahi( Necdet’in de Nun’u) Harf sayı değerlerine bakıldığında ise Be. 2 Rı. 200 Ha.
8 elif. 1 nun 50 toplamda ise 261 etmekte, 61
bilindiği gibi Türkçe Türkçe Necdet idi.
Terzi Babamın Bürhan (delil) olma yönünü şöyle de tanımlamak mümkündür. “İlâh-î fermanda, Kur’ân-ı Kerîm’de, hadisi şeriflerde, kâinat kitabında bulunan derin ma’nâları inceleyerek, Allahın Ulûhiyyetini, hakkâniyyetini, varlığıyla sergileyen ve ispat edebilme derecesine erişmiş, kâmil bir zât tır.” Muhammed ismindeki dal, efendim ismindeki dal, delili İlâhi olan bürhân dır. Bu yüzden olsa gerek ki, Peygamber efendimizin yolundan giden, ilim ve takva sahibi veli zât’ lara “Bürhanül Asfiyâ” denilmektedir.
Hz.Muhammed s.a.v efendimizin feyzini, nurunu, tabii olarak yaşadığımız asra yansıtan bir ayna olması dolayısıyla da Terzi Babam “Bürhânül Asfiyâ” dır. Delildir, hüccettir. Nitekim “Necdet” ismindeki dal- harfi ile efendi baba hitabındaki dal harfi aynı hakikati beyan içindir.
“Yâ eyyühennâsü kad câeküm bürhânün min rabbi küm ve enzelnâ ileyküm nûran mübiynâ” (4/174) ”Ey insanlar, muhakkak ki size rabbinizden bir delil bürhan geldi.Ve size apaçık bir nur indirdik.
Zâtı İlâh-î, rububiyyet mertebesi ile sesleniyor. Size rabbınızdan bir delil geldi. Yani Kur’ân’ın-hakikatin dillenmiş hali Hz. Muhammed, size idrakinize geldi. Burhan-delil İnsanı kâmilin tenezzülü ve anlaşılmasıdır. Kâmil İnsân’ın delili (bürhân) aynı yakîn gibi zâti dir. Kendisinin dışındaki bir açıklayıcıya ihtiyacı yoktur.
(Velâ ye’tûneke illâ ci’nâke bilhakkı ve ahsene tefsîrâ) (25/33)
”Onların sana getirdiği her misâle,her bâtıl soruya karşı mutlaka biz sana o bâtılı yok edecek gerçeği (delili) en güzel açıklamayı getiririz.”
“En güzel açıklamayı getiririz.” Yani bütün şüpheleri gideren kesin delili getiririz dir. Âyet ve sûre numaraları ise 25 33 açık olarak ortadaki iki sayının 53 olduğunu görmekteyiz. Yine aynı sayılar 2+5+3+3= 13 olarak da bizim yazılarımız için bürhan delil olabilmektedir. Ne kadar şükretsek azdır. İnsân-ı Kâmil İlâhi-î varlık için en büyük delil ve şahid dir. Bu delil, diğer bütün delillerden daha güçlüdür. Burhân istidlâldir. Kur’ân-ın tümü istidlâldir. Hz. İnsân da istidlâldir. “İstidlâl” delile dayanarak hüküm çıkarma, delile nazar etmek, muhakeme kudreti, zihnin eserden müessire, ya da müessirden esere intikali” diye tanımlanmıştır. “Terzi Baba” şahsi manevisini izah eder iken istidlâl yöntemi ile delile dayalı hükümler ve vasıflar çıkarıp sizlere sunmaya çalışıyoruz. Burada anlatmaya çalıştığımız burhân-delil- vasfının anlaşıldığını düşünerek bir başka vasfına geçiyoruz. ÇHU
~~34.44~
وَمَا اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ كُتُبٍ يَدْرُسُونَهَا وَمَا اَرْسَلْنَا اِلَيْهِمْ قَبْلَكَ مِنْ نَذٖيرٍ
34/44 Ve mâ âteynâhum min kutubiy yedrusûnehâ ve mâ erselnâ ileyhim gableke min nezîr.
Diyanet Meali:
34/44 Oysa biz onlara okuyup inceleyecekleri kitaplar vermedik. Onlara senden önce hiçbir uyarıcı da göndermedik Elmalılı Hamdi Yazır:
34/44 Halbuki biz onlara öyle ders alacakları kitablar vermedik ve kendilerine senden evvel bir nezîr de göndermedik