İn yeşe/ yużhibkum veye/ti biḣalkin cedîd(in)
Eğer Allah dilerse, sizi giderir ve yeni bir halk getirir.
Eğer O dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.
Bu ayet, Allah'ın mutlak kudretini ve yaratma iradesini vurgulamaktadır. 'Dileme', 'yok etme' ve 'yeni bir yaratılış getirme' kavramları üzerinden ilahi gücün sınırsızlığı ve değişmezliği ifade edilmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' kökünden türeyen 'meşîet' (dileme), bir şeyin varlığını veya yokluğunu Allah'ın iradesine bağlar. Ayetteki 'in yeşe'' ifadesi, Allah'ın dilediği takdirde insanları yok edip yerlerine başkalarını getirme kudretini gösterir, bu da O'nun mutlak iradesinin bir tecellisidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Meşîet, Allah'ın bir şeyi var etme veya yok etme yönündeki ezeli iradesidir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın insanları yok etme ve yenilerini yaratma konusundaki sınırsız kudretini ve bu eylemin tamamen O'nun dilemesine bağlı olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'şâe' fiili, genellikle Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini ifade etmek için kullanılır. Bu ayette de Allah'ın insanları yok etme ve yenilerini yaratma gücünün, O'nun hiçbir şeye bağlı olmayan özgür iradesinin bir sonucu olduğu belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): 'Ezhebe' fiili, bir şeyi gidermek, ortadan kaldırmak anlamına gelir. Ayetteki 'yüzhibküm' ifadesi, Allah'ın dilediği takdirde mevcut insan neslini tamamen yok edebileceğini, onların varlığını sona erdirebileceğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zehâb, bir şeyin ortadan kalkması, yok olmasıdır. Bu ayette 'yüzhibküm', Allah'ın insanları helak etmesi ve onların yeryüzünden silinmesi anlamında mecazi bir kullanımdır, O'nun kudretinin bir göstergesidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Ezhebe fiili, bir şeyi tamamen ortadan kaldırmak, yok etmek manasına gelir. Ayetteki 'yüzhibküm' ifadesi, Allah'ın insanları helak etme ve onların yerine başkalarını getirme gücünü, yani varlıklarını sona erdirme kudretini açıkça ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'İtâ'' (getirmek), bir şeyi bir yerden başka bir yere nakletmek veya var etmek anlamına gelir. Ayetteki 'ye'ti bi-halkın cedîdin' ifadesi, Allah'ın yok ettiği insanların yerine yeni bir yaratılışı, yani yeni bir insan neslini var etme kudretini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ety, bir şeyin meydana gelmesi veya bir şeyi meydana getirmek demektir. Bu ayette 'ye'ti', Allah'ın dilediği takdirde mevcut nesli yok ettikten sonra, onların yerine tamamen yeni bir yaratılışı, yani başka bir insan topluluğunu var etme eylemini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Halk, bir şeyi yoktan var etmek veya bir şeyi belirli bir ölçü ve düzene göre yaratmaktır. Ayetteki 'bi-halkın cedîdin' ifadesi, Allah'ın yok ettiği insanların yerine, tamamen yeni ve farklı özelliklere sahip başka bir yaratılışı, yani yeni bir insan topluluğunu var etme gücünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk, bir şeyi takdir etmek ve onu yoktan var etmektir. Bu ayette 'halk' kelimesi, Allah'ın dilediği takdirde mevcut insan neslini yok ettikten sonra, onların yerine yeni bir insan topluluğunu, yani yeni bir yaratılışı meydana getirebileceğini ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Halk kavramı, Kur'an'da Allah'ın eşsiz yaratma eylemini ve bu eylem sonucunda ortaya çıkan varlıkları ifade eder. Ayetteki 'halkın cedîdin' ifadesi, Allah'ın mevcut yaratılışı sona erdirip, tamamen yeni ve farklı bir yaratılışı var etme kudretini vurgular, bu da O'nun mutlak yaratıcılığının bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cedîd, eski olmayan, yenilenmiş veya ilk defa var olan anlamına gelir. Ayetteki 'halkın cedîdin' ifadesi, Allah'ın yok ettiği insanların yerine getireceği yaratılışın, mevcut olandan tamamen farklı, taze ve yeni bir varlık olacağını belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cedîd, daha önce benzeri olmayan, taze ve yeni bir şeydir. Bu ayette 'cedîd', Allah'ın yaratacağı yeni neslin, yok edilen nesilden farklı özelliklere sahip olacağını ve bu yaratılışın Allah'ın kudretinin bir tecellisi olarak tamamen yeni bir başlangıç olacağını ifade eder.
Fâtır Sûresi
“Eğer Allah dilerse” Fusûs’ül Hikem İbrahim a.s. Fassında, Hakk'ın dilemesi ahadiyyet üzere isâbet eder. O da ilme yânî bilmeye tâbî olan bir bağıntıdır. Ve ilim de ma'lûma yânî bilinene tâbî olan bir bağıntıdır. Oysa ma'lûm yâni bilinen sensin ve senin hallerindir. Bundan dolayı ilim için ma'lûmda eser yoktur. Belki ma'lûm için âlimde yânî bilende eser vardır. Şu halde, ma'lûm kendi nefsinden, aynında sâbit olduğu şeyi Hakk'a verir (20).
Yânî zâti dilemenin, ilâhi ma‟lumların hepsine isâbet etmesi ve bağıntısı ahadiyyet üzere ve bir seviyededir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve mâ emrunâ illâ vâhıdetun ke lemhın bil basar” yânî “Ve Bizim emrimiz, tek bir emirden başka bir şey değildir, gözün bir anlık bakışı gibidir.“ (Kamer, 54/50). Fakat her bir ma'lûm, zâtının istîdâdınâ göre, o tek bir dileme olan zâtî tecellîden kendisine mahsûs olan hissesini ve nasîbini alır. Ve her ma'lûmun istîdâdı muhtelif olduğundan, bir olan isâbet ediş dahi türlü türlü olur. Meselâ güneşin ışıkları ahadiyyet üzere isâbet eder. Fakat pencerelerinin camı yeşil, kırmızı, mavî, sarı, mor renkte olan bir hâneye tecellî ettiği zaman, hânenin içine giren ışıklar türlü türlü olur. Bu türlü türlü oluş ise camların birbirinden farklı olan istîdâdlarından kaynaklanır. Yoksa güneş, her mahalle bir seviyede bir renkte tecellî edicidir.
"Meşiyyet yâni dileme" dediğimiz şey "ilm"e ve ilim de "ma'lûm"a tâbi' olan birer bağıntıdır. Çünkü ma'lûm olmayan bir şeye irâde ve dilemenin isâbet etmesi mümkün olmadığı gibi, ortada da bilinen bir şey olmadıkça bil- mek durumu da oluşmaz. Daha açıkçası, bir şeyi istemek onu bilmeğe bağlı- dır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz. Ve bir şeyi bilmek için de ma'lûmun yâni bilinenin belirli bir sûretinin mevcût olması lâzımdır. İşte ma'lûm sensin ve senin ayn-ı sâbitenin halleridir. Ve ayn-ı sâbite bir dîğerinin zıddı olan iki şeyden birisinin vücûdunu icâb ettirir. Yânî hidâyet ve dalâletten birisini icâb ettiricidir. Bundan dolayı dileme de, o bir olan hükme isâbet eder. Bu sûrette, a'yân-ı sâbiteden her birisi, Hakk'a ne hüküm vermiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın ma'lûmu yâni bilineni olur.
İşte bu sebepten dolayı ilmin "ma'lûm" üzerine bir te'sîri yoktur; belki "ma'lûm"un âlim üzerine te'sîri vardır. Çünkü ma'lûm, hâl dili ile âlime: "Ben şu hâl üzerine sâbitim. Sen beni bu sâbit olduğum hâl üzerine bil!" der. Ve nefsinden, aynında sâbit olduğu şeyi Hakk'a verir.[75]
"Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Bu, O’nun ‘Kün’ (Ol!) emrinin tecellisidir."[76]
Sizi götürür yeni bir halk getirir dediği nasıl tarihte, Nûh, Ad, Semud, v.s. halklar-kavimler vardı. Bunlar zaman içinde kalkmış ve yenileri gelmiştir.
Bizlerin varlığında da eğer irfani bir eğitim alınıyorsa, zaman içinde seyr-i sülukta aşama aşama 28 peygamberin ve halkının yaşantıları geçildikçe eski halkın yaşantısı biter ve bir yenisinin yaşantısı başlar. (Murat Derûni)