İçeriğe atla
Fâtır 16Cüz 22 · Sayfa 436

Fâtır Sûresi 16. Âyet

فاطر

Sohbete sor

İn yeşe/ yużhibkum veye/ti biḣalkin cedîd(in)

Eğer Allah dilerse, sizi giderir ve yeni bir halk getirir.

Fâtır Sûresi

“Eğer Allah dilerse” Fusûs’ül Hikem İbrahim a.s. Fassında, Hakk'ın dilemesi ahadiyyet üzere isâbet eder. O da ilme yânî bilmeye tâbî olan bir bağıntıdır. Ve ilim de ma'lûma yânî bilinene tâbî olan bir bağıntıdır. Oysa ma'lûm yâni bilinen sensin ve senin hallerindir. Bundan dolayı ilim için ma'lûmda eser yoktur. Belki ma'lûm için âlimde yânî bilende eser vardır. Şu halde, ma'lûm kendi nefsinden, aynında sâbit olduğu şeyi Hakk'a verir (20).

Yânî zâti dilemenin, ilâhi ma‟lumların hepsine isâbet etmesi ve bağıntısı ahadiyyet üzere ve bir seviyededir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve mâ emrunâ illâ vâhıdetun ke lemhın bil basar” yânî “Ve Bizim emrimiz, tek bir emirden başka bir şey değildir, gözün bir anlık bakışı gibidir.“ (Kamer, 54/50). Fakat her bir ma'lûm, zâtının istîdâdınâ göre, o tek bir dileme olan zâtî tecellîden kendisine mahsûs olan hissesini ve nasîbini alır. Ve her ma'lûmun istîdâdı muhtelif olduğundan, bir olan isâbet ediş dahi türlü türlü olur. Meselâ güneşin ışıkları ahadiyyet üzere isâbet eder. Fakat pencerelerinin camı yeşil, kırmızı, mavî, sarı, mor renkte olan bir hâneye tecellî ettiği zaman, hânenin içine giren ışıklar türlü türlü olur. Bu türlü türlü oluş ise camların birbirinden farklı olan istîdâdlarından kaynaklanır. Yoksa güneş, her mahalle bir seviyede bir renkte tecellî edicidir.

"Meşiyyet yâni dileme" dediğimiz şey "ilm"e ve ilim de "ma'lûm"a tâbi' olan birer bağıntıdır. Çünkü ma'lûm olmayan bir şeye irâde ve dilemenin isâbet etmesi mümkün olmadığı gibi, ortada da bilinen bir şey olmadıkça bil- mek durumu da oluşmaz. Daha açıkçası, bir şeyi istemek onu bilmeğe bağlı- dır. Çünkü bilinmeyen bir şeyi dilemek mümkün olmaz. Ve bir şeyi bilmek için de ma'lûmun yâni bilinenin belirli bir sûretinin mevcût olması lâzımdır. İşte ma'lûm sensin ve senin ayn-ı sâbitenin halleridir. Ve ayn-ı sâbite bir dîğerinin zıddı olan iki şeyden birisinin vücûdunu icâb ettirir. Yânî hidâyet ve dalâletten birisini icâb ettiricidir. Bundan dolayı dileme de, o bir olan hükme isâbet eder. Bu sûrette, a'yân-ı sâbiteden her birisi, Hakk'a ne hüküm vermiş ise kendisi o hüküm ile Hakk'ın ma'lûmu yâni bilineni olur.

İşte bu sebepten dolayı ilmin "ma'lûm" üzerine bir te'sîri yoktur; belki "ma'lûm"un âlim üzerine te'sîri vardır. Çünkü ma'lûm, hâl dili ile âlime: "Ben şu hâl üzerine sâbitim. Sen beni bu sâbit olduğum hâl üzerine bil!" der. Ve nefsinden, aynında sâbit olduğu şeyi Hakk'a verir.[75]

"Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Bu, O’nun ‘Kün’ (Ol!) emrinin tecellisidir."[76] 

Sizi götürür yeni bir halk getirir dediği nasıl tarihte, Nûh, Ad, Semud, v.s. halklar-kavimler vardı. Bunlar zaman içinde kalkmış ve yenileri gelmiştir.

Bizlerin varlığında da eğer irfani bir eğitim alınıyorsa, zaman içinde seyr-i sülukta aşama aşama 28 peygamberin ve halkının yaşantıları geçildikçe eski halkın yaşantısı biter ve bir yenisinin yaşantısı başlar. (Murat Derûni)