O günkü Arap kavimleri içerisinde şiir çok gelişmiş idi, Kâ’be duvarlarına şiirler asılır ve güzel şiirler uzun zamanlar asılı durur, şiir yarışmaları yapılırdı. Her peygamber kendi devresinde kavmi arasında seçkin olan değer yargıları ne ise onunla gelmiştir.
Ve onlar Kûr’ân-ı Kerîm’in gelen âyetlerini görmeye başlayınca bunu şiir zannettiler.
Bu Âyet-i Kerîme’ bize Kûr’ân-ı Kerîm’in bir isminin de “zikir” olduğunu söylemektedir. Burada işte zikrin ne olduğu gerçek mânâsı ile ifâde edilmektedir.(s.a.v.) Efendimizin izahının ta kendisidir bu Âyet-i Kerîme’ yâni zâkir de kendisidir, mezkûr da kendisidir, zikir de kendisidir. Cenâb-ı Hakk (c.c.)’ın zâti tecellisi orada ise başka bir şekilde olması da mümkün değildir. Aynı zamanda apaçık Kûr’ân’dır. Hz. Ayşe vâlidemize Efendimiz (s.a.v)’i sorduklarında “siz hiç Kûr’ân okumazmısınız” buyurmuştur.
Şeriat mertebesinden baktığımızda ona şiir değil zikir ve Kûr’ân öğretildi, hakîkatinde ise zikrin ve apaçık Kûr’ân’nın ta kendisi Efendimiz (s.a.v)mizdir.
Zikir ise iki türlüdür;
Bir yönüyle belirli sayıda esmâi ilâhîyyenin çekilmesidir.
Diğer yön ile hatırlama yâni kişinin kendisinde mevcût olan İlâh-î hakîkatleri düşünerek varlığını idrâk etmesidir.
Bu zikirde sayısal zikir yok şuur vardır. Her ortamda ve
şartta yapabileceğimiz Hakkâni tefekkürler zikirdir.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ
(Li yunzire men kâne hayyen ve yehıkkal kavlu alel kâfirîn. )