İçeriğe atla
Zümer 23Cüz 23 · Sayfa 461

Zümer Sûresi 23. Âyet

الزمر

Sohbete sor

(A)llâhu nezzele ahsene-lhadîśi kitâben muteşâbihen meśâniye takşe'irru minhu culûdu-lleżîne yaḣşevne rabbehum śümme telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ żikri(A)llâh(i)(c) żâlike huda(A)llâhi yehdî bihi men yeşâ/(u)(c) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)

Allah, sözün en güzelini; ayetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur'an Allah'ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-23) Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşa'irru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh, zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâ', ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.

(39-23) Allâh, sözün en güzelini; âyetleri birbirine benzeyen, tekrârlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allâh'ı anmakla yumuşar. İşte bu, Allâh'ın hidâyetidir ki, dilediğini onunla doğru yola iletir. Allâh kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.


Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette gönlü İslâm'a açılan kimse ile kalbi katılaşan kimse karşılaştırılmıştı. Şimdi Cenâb-ı Hakk, o gönül açılmasının vâsıtasını beyân ediyor: Kur'ân-ı Kerîm.

"Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben" (Allâh, sözün en güzelini bir kitap olarak indirmiştir): Zâhiren bu âyet, Kur'ân-ı Kerîm'in ilâhî kaynaklı oluşunu ve kelâmın en üstünü olduğunu beyân eder. "Nezzele" kademeli indirme ma'nâsı taşır; "enzele"den farklı olarak süreçsel bir tenezzülü ifâde eder. Bâtınen bu, ilâhî hakîkatlerin Zât mertebesinden sıfât, esmâ ve ef'âl mertebelerine kademeli olarak tenezzül ettiğine işârettir.

İndirilen söz ("hadîs") kelâm-ı ilâhî'dir, ayrıca hakîkat-i ilâhiyye'dir. "Kitap" Kur'ân-ı Kerîm'dir. Diğer tüm mertebeleri (sıfât, esmâ ve ef'âl mertebelerini) bünyesinde toplayan Zât mertebesinden indirilmiştir.

Kitâb'ta konuşan da Hakk'tır, anlatılan da Hakk, dinleyen de hakîkati itibâriyle Hakk'ın mazharı olan insândır. Demek ki Kur'ân'da Hakk, kendi hakîkatini yine kendi mazharına anlatmaktadır.

Sözün güzelliği, söyleyenin kemâlinden kaynaklanır. O öyle bir Kitâb'tır ki; lâfız yönünden benzeri söylenemez, ma'nâ yönünden bütün hakîkatleri içerir, te'sîr yönünden ise kalpleri dönüştürüp ölü gönülleri diriltir.

"Muteşâbihen" (benzeşen): Zâhiren müfessirler bu ifâdeyi, Kur'ân âyetlerinin birbirini tasdîk edip çelişmemesi olarak anlamışlardır. Kur'ân âyetleri "muhkem" ve "müteşâbih" olarak ikiye ayrılmıştır; muhkem âyetler ma'nâsı açık ve kesin olanlar, müteşâbih âyetler ise birden fazla anlama açık olanlardır. Nitekim Âl-i İmrân 3/7'de bu ayrım beyân edilir.

Bâtınen "müteşâbihen" ifâdesi üç şekilde anlaşılabilir:

Birincisi, Kur'ân âyetlerinin lâfız ve ma'nâ yönüyle birbirlerini tasdîk edip îzâh etmesi; hiçbirinin diğeriyle çelişmemesi ve hepsinin aynı kaynaktan gelmesidir.

İkincisi, her âyetin okuyanın isti'dâdına göre açılan farklı vecihlerinin olmasıdır. Aynı âyet, avâma bir şey, havâssa başka bir şey, ehassu'l-havâssa daha başka bir şey söyler.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber'e (s.a.v.) nispet edilen "İnsân ve Kur'ân aynı batında doğan ikiz kardeştirler" sözünden hareketle, insânın özündeki ilâhî hakîkatler ile Kur'ân'daki hakîkatlerin "benzeşmesi"dir (bir olmasıdır). (Bu söze âit ilâve îzâhlar birinci ayetin altında yapılmıştı).

"Mesâniye" (ikişerli/tekrârlanan): "Mesâni" kelimesine "ikişerli" ma'nâsıyla bakıldığında Kur'ân mesânîdir; çünkü cennet-cehennem, emir-nehiy, korku-ümit, zâhir-bâtın gibi zıtlıklar çiftler hâlinde zikredilir. Ayrıca, Hakk ve halk, Rabb ve kul, vahdet ve kesret gibi ikili mertebelerin ilmini taşır.

"Tekrârlanan" ma'nâsıyla bakıldığında ise Kur'ân her okunduğunda kalbe yeni bir tenezzül (açılım ve feth) gerçekleşir. Bu yönüyle Kur'ân, nüzûlü yalnızca tarihte bir kere vâkî olmuş bir hâdise olarak değil, her ân devâm eden bir tecellî olarak anlaşılmalıdır.

Hicr Sûresi 15/87'de geçen "seb'an minel mesânî" (tekrârlanan yedi), müfessirlerin ekserîsine göre Fâtiha Sûresi'dir (Buhârî, hadîs no. 4474). Fâtiha'nın her salâtta tekrârlanması, "mesânî" sıfâtının açık bir örneğidir.

"Takşa'irru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum" (Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir): Zâhiren bu, Kur'ân'ın tilâveti esnâsında mü'minin bedeninde hissedilen fiziksel bir ürpertidir. Bâtınen "deri" (cild), insânın zâhirî ve cismânî varlığını, benlik sınırlarını temsîl eder.

İlâhî hakîkatler ma'nâ âleminden madde âlemine indiğinde, şiddetli bir Celâl tecellîsi ile bedende bir sarsıntıya yol açar. Bunun en hafif hâli, âyet-i kerîmede belirtilen, haşyet ve muhabbet kaynaklı bir ürpertidir. Hz. Mûsâ'nın dağa (benliğine) tecellî olduğunda düşüp bayılması ve vahiy gelirken Hz. Peygamber'in (s.a.v.) titremesi yine bu hâle misâllerdir.

Âyette "havf" değil, "haşyet" kelimesi kullanılmıştır. Haşyet, bilgi ve ma'rifetten doğan bir ta'zîm ve heybettir; cehâletten kaynaklanan korkudan mâhiyet olarak farklıdır. Nitekim Fâtır Sûresi 35/28'de "İnnemâ yahşallâhe min ibâdihil ulemâ" (Allâh'tan ancak âlimler haşyet duyar) buyrulmuştur. Demek ki burada ürperen deriler, Hakk'ı tanımayan cehâlet ehlinin değil, O'nu tanıyan ma'rifet ehlinin derileridir. İrfâniyyet arttıkça haşyet artar; çünkü bilen, bilmeyenin göremediği hakîkatleri görür.

Bir önceki âyette kınanan "kasâvet" ile burada övülen "haşyet" arasında derin bir karşıtlık vardır: Kasâvet kalbin kalıcı olarak katılaşması iken, haşyet geçici bir ürpermenin ardından yumuşamaya dönüşür. Kasâvet ehli, ilâhî tecellîye tamamen kapalıdır; haşyet ehli ise önce sarsılır, sonra açılır.

"Summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh" (Sonra derileri de kalpleri de Allâh'ı anmakla yumuşar): Ardından, Allâh'ı zikretmekle gelen bir yumuşama ve rahatlama başlar.

Zikir yalnızca dille yapılan bir tekrâr değildir. Kulun, kendi hakîkatinin Hakk'ın hakîkati olduğunu hatırlamasıdır. İşte bu idrâk gerçekleştiğinde, Celâl'in yerini Cemâl ve ikrâm alır; korku ve ürperme hâli yerini selâm ve sükûnete bırakır.

"Kalbin yumuşaması", nefsâni katılıklardan kurtularak ilâhî nûru yansıtacak hâle gelmesidir. "Derinin yumuşaması" ise gönüldeki bu tecellîlere bedenin de uyum sağlaması, kişide zâhir-bâtın uyumunun ve dengesinin oluşmasıdır.

Ürperme safhasında yalnızca "deriler" zikredilirken, yumuşama safhasında "derileri ve kalpleri" birlikte anılmıştır. Celâl tecellîsi önce zâhiri (bedeni) sarsar; ardından Cemâl tecellîsi hem zâhiri hem bâtını (kalbi) yumuşatır.

"Zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâ', ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd" (İşte bu, Allâh'ın hidâyetidir ki, dilediğini onunla doğru yola iletir. Allâh kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur): Bu ve benzeri âyetlerin geniş îzâhı Fusûsu'l-Hikem Üzeyr Fassı'nda bulunabilir. On dokuzuncu âyetin yorumunda açıklandığı üzere, Allâh'ın "dilemesi" kulun a'yân-ı sâbitesinin ve isti'dâdının lisân-ı hâl ile yaptığı talebe icâbettir. Hidâyet talep eden kendi özünden hidâyeti talep etmiş, dalâleti talep eden de kendi özünden dalâleti talep etmiştir.

Ahmed Avni Konuk bu hakîkati bir hâkim-mahkûm benzetmesiyle açıklar: Nasıl ki hâkim, mahkûmun fiilinin gerektirdiği hükmü lisâna getirip aslında hükmetmiyorsa, hüküm kulun kendinden kendine ise, Hakîm-i Mutlak olan Allâh da her kulu ancak o kulun isti'dâdının talep ettiğiyle hükmeder. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk'a yaptığından sorulmaz (Enbiyâ 21/23); sorumluluk, isti'dâdın bireye bağlandığı mahlûkluk mertebesinde başlar.


Âyet 24

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)