İçeriğe atla
Zümer 22Cüz 23 · Sayfa 461

Zümer Sûresi 22. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Efemen şeraha(A)llâhu sadrahu lil-islâmi fehuve ‘alâ nûrin min rabbih(i)(c) feveylun lilkâsiyeti kulûbuhum min żikri(A)llâh(i)(c) ulâ-ike fî dalâlin mubîn(in)

Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-22) E fe men şerehallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih, fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh, ulâike fî dalâlin mubîn.

(39-22) Allâh'ın, göğsünü İslâm'a açtığı ve böylece Rabbinden bir nûr üzere olan kimse (kalbi mühürlü gibi) midir? Allâh'ı anmak husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.


Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette su ile hayât bulan toprak ile kuruyan toprak mukâyese edilmişti. Şimdi aynı hakîkat, insân kalbi üzerinden okunmaktadır: İlâhî nûrla hayât bulan gönül ile bu nûrdan mahrûm kalıp katılaşan kalp.

"E fe men şerehallâhu sadrahu lil islâmi" (Allâh'ın, göğsünü İslâm'a açtığı): Rivâyete göre, bu âyet Hz. Ömer'in (r.a.) İslâm'a girişi vesîlesiyle nâzil olmuştur. Bir görüşe göre ise gönülleri İslâm'a açılanlar Hz. Hamza ve Hz. Ömer (r.a.), kalpleri katılaşanlar ise Ebû Cehil ve Ebû Leheb'dir (İbn Abbâs'tan rivâyetle; bkz. Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl).

Zâhiren "şerh-i sadr", kalbin îmâna ve hidâyete açılmasıdır; müfessirler bunu kişinin İslâm'ı gönül rızâsıyla kabul edip huzûr bulması olarak açıklamışlardır.

Bâtınen ise şerh-i sadr, kulun beşeriyet ve nefsâniyetin sınırlarından kurtulup gönül âlemini faaliyete geçirmek sûretiyle irfâniyyet âlemine açılmasıdır; ilâhî hakîkatleri anlayacak ve kabul edecek hâle gelmesidir.

On ikinci âyetin tefsîrinde kevnî İslâm (her varlığın tabîatı gereği teslîm olması) ile irâdî İslâm (kulun bilinçli tercihiyle teslîm olması) ayrımını işlemiştik. Buradaki "şerh-i sadr li'l-İslâm" irâdî İslâm'ın en yüksek mertebesine işâret eder: Kul yalnızca hükümlere boyun eğmez, gönlü bizzât Hakk'ın murâdına açılır. "İslâm"ın kelime kökü de bunu te'yîd eder: Hakk'tan gelen her hükme, her tecellîye itiraz etmeksizin gönül hoşnutluğu ile teslîm olmak. Kulun Hakk'ın murâdını kendi murâdı hâline getirmesi; bu teslîmiyetle iç çatışmadan kurtularak "selâmet"e ermesidir.

Bu kapasite, kulun ayn-ı sâbitesinde ezelden mevcuttur. Şerh-i sadr, dışarıdan yeni bir şeyin eklenmesi değil, kulun kendi hakîkatinde bulunan istidâdın perdelerden kurtularak zuhûra gelmesidir. Perdeleri kaldıran ve istidâdı faaliyete geçiren bizzât Allâh'tır ("şerehallâhu"); kul kendi gayretiyle bu kapıyı açamaz, ancak Hakk'ın açmasına vesîle olacak samimiyet ve istikâmet gösterebilir.

Nitekim İnşirâh Sûresi 94/1-4'te Cenâb-ı Hakk, Efendimiz'e (s.a.v.) hitâben buyurur: "E lem neşrah leke sadrak. Ve vada'nâ anke vizrak." (Biz Senin göğsünü açmadık mı? Senden yükünü indirmedik mi?) Buradaki "vizr" (yük), bâtınen kulun taşıdığı vehmî benlik ağırlığıdır. Şerh-i sadr, işte bu ağırlığın kaldırılmasıdır. ("Vizr" kelimesinin daha geniş îzâhı yedinci âyetin tefsîrinde yapılmıştı.) Efendimiz (s.a.v.), kendisine şerh-i sadrın alâmeti sorulduğunda şöyle buyurmuştur: "Dâr-ı gurûrdan (aldatıcı dünyâdan) uzaklaşmak, dâr-ı hulûda (ebedîlik yurduna) yönelmek ve ölüm gelmeden ona hazırlanmaktır" (Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Cilt IV, 406-7).

"Fe huve alâ nûrin min rabbih" (Ve böylece Rabbinden bir nûr üzere olan kimse): Zâhiren müfessirler bu "nûr"u hidâyet nûru, ya'nî Kur'ân ve sünnetten gelen ilim ile kalbin aydınlanması olarak açıklamışlardır.

Bâtınen ise gönül âleminin faaliyete geçmesiyle birlikte orası ilâhî tecellî nûrlarıyla parlamaya başlar. Kişinin gönlü nûr-u ilâhîyi yansıtan bir aynaya dönüşür. İşte âyetteki "Rabbinden bir nûr üzere olan" kimse, eşyâya kendi gözüyle değil Hakk'ın nûruyla bakan kimsedir. O nûrla bakan, her varlığın hangi ilâhî ismin mazharı olduğunu basîretiyle müşâhede eder.

Bir önceki âyette zikredilen "ulü'l-elbâb", eşyânın kabuğunda kalmayıp özüne nüfûz edenlerdi. Bu âyetteki "şerh-i sadr" sâhibi, aynı kimselerin bir diğer vasfıdır. Ulü'l-elbâb'da vurgulanan basîret idi; burada ise o basîretin ön şartı olan gönlün açılması (şerh-i sadr) beyân edilmektedir. Önce sadr açılır, sonra lübb'e nüfûz mümkün olur.

Âyetteki "min Rabbih" ibâresi de ayrı bir incelik taşır: "Min Allâh" (Allâh'tan) değil, "min Rabbih" (onun Rabbinden) buyrulmuştur. Bu, her kulun nûrunun, onu terbiye eden Rabb-i Hâss'ından geldiğine işârettir. Her kulun nûru, kendi isti'dâdına göre farklıdır.

"Fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh" (Allâh'ı anmak husûsunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!): Zâhiren bu, gönlü İslâm'a açılan kimsenin karşıtıdır; kalbi mühürlü olup ilâhî uyarılardan etkilenmeyenlerin kınanmasıdır.

"Min zikrillâh" ifâdesindeki "min" edatı iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, "sebebiyet min"i olarak; ya'nî Allâh'ın zikrinden dolayı, zikri duydukları için kalpleri katılaşanlar. Bunlar, hakîkati işittikçe inkârda ısrar eden ve bu ısrarla kalplerini taşlaştıranlardır. İkincisi, "uzaklaşma min"i olarak; ya'nî Allâh'ın zikrinden uzaklaştıkları için kalpleri katılaşanlar. Bunlar, zikri terk etmeleri sebebiyle kalplerindeki nûru kaybedenlerdir. Her iki ma'nâ da birbirini tamamlayarak kasâvetin kısır döngüsünü gösterir: Hakîkati işittiği hâlde inkârda ısrar eden zamanla zikirden uzaklaşır; zikirden uzaklaşan da giderek hakîkate sağırlaşır.

Cenâb-ı Hakk'ın kalplerdeki tecellîsi her ân devâm eder. Ancak bu tecellînin önünde benlik ve nefsâniyyet perdesi vardır. "Şerh-i sadr", perdenin kalkması, bu tecellînin müşâhede edilmesidir. "Kasâvet" ise, tam tersine perdenin kalınlaşması ve Hakk'ın nûrunun o mahallde görünmez olmasıdır. On üçüncü âyetin yorumunda açıklandığı üzere, azâbın hakîkati Cemâlullâh'ı müşâhededen mahrûm kalmaktır; kasâvet, bu mahrûmiyetin dünyâdaki sûretidir.

"Ulâike fî dalâlin mubîn" (İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler): Dalâlet, bâtınen kendindeki gizli hazîneden habersiz bir hayât sürmektir; ilâhî nûrdan mahrûm kalıp nefsâniyetin karanlığında oyalanmaktır. Âyette bu dalâlet "apaçık" olarak nitelendirilmiştir; zîrâ kalbi katılaşmış kimsenin hâli, kendisine gizli olsa da ehl-i basîrete apaçıktır. Ehl-i dalâletin sözlerinde hikmet yoktur, yüzünde nûr yoktur, amellerinde bereket yoktur.


Âyet 23

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(4)