Elem tera enna(A)llâhe enzele mine-ssemâ-i mâen feselekehu yenâbî'a fî-l-ardi śümme yuḣricu bihi zer'an muḣtelifen elvânuhu śümme yehîcu feterâhu musferran śümme yec'aluhu hutâmâ(en)(c) inne fî żâlike leżikrâ li-ulî-l-elbâb(i)
Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarıyor. Sonra ekinler kuruyor da onları sapsarı kesilmiş görüyorsun. Sonra da Allah onları kurumuş çer çöp haline getirir. Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.
Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki menbalara koyduğunu görmedin mi? Sonra onunla türlü renklerde bir ekin çıkarır, sonra onun olgunlaşıp sarardığını görürsün. Sonra da onu bir çöpe çevirir. Elbette bunda temiz akıllılar için bir ihtar vardır.
Bu ayet, Allah'ın kudretini ve yaratıcılığını su döngüsü ve bitki örtüsü üzerinden anlatarak, akıl sahiplerine ibretler sunmaktadır. Anahtar kavramlar, suyun yeryüzündeki dolaşımını, bitkilerin gelişimini ve nihai akıbetini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nüzûl (نزول), yüksek bir yerden aşağıya inmek demektir. Ayetteki 'enzela' (أنزل) fiili, Allah'ın kudretiyle suyu gökten yeryüzüne indirmesini, yani bir şeyi yüksekten alçağa sevk etmesini ifade eder. Burada suyun kaynağının ilahi olduğunu ve yeryüzüne bir lütuf olarak gönderildiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Enzele (أنزل) fiili, mecazi olarak bir şeyi var etmek, ortaya çıkarmak anlamında da kullanılır. Ayetteki bağlamda, Allah'ın suyu gökten indirerek yeryüzünde hayatın kaynağı kılmasını, yani bir nevi var etme ve yaratma eylemini anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Seleke (سلك) fiili, bir şeyi bir yere sokmak, geçirmek, yol açmak anlamına gelir. Ayetteki 'feselakehu' (فسلكه) ifadesi, Allah'ın indirdiği suyu yerin derinliklerine, damarlar gibi yayılan kaynaklara akıtmasını, yani suyu yeryüzünün içine yerleştirmesini anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Sülûk (سلوك), bir yola girmek, bir şeyi bir yere dahil etmek demektir. Ayetteki kullanımında, suyun yeryüzünün katmanları arasına nüfuz ederek, yeraltı akıntıları ve pınarlar oluşturmasını, yani suyun yeryüzünde bir yol bulmasını ve ilerlemesini tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zer' (زرع), tohum ekmek ve ondan bitki bitirmek demektir. Ayetteki 'zer'an' (زرعًا) kelimesi, Allah'ın indirdiği su sayesinde yeryüzünden çıkan, çeşitli renklerde ve türlerde olan ekinleri, bitkileri genel olarak ifade eder. Bu, suyun hayat verici gücünün bir sonucudur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Zer' (زرع), hem ekme eylemini hem de ekilen şeyi ifade eder. Ayetteki 'yuhricu bihi zer'an' (يخرج به زرعًا) ifadesi, Allah'ın su aracılığıyla topraktan çeşitli bitkileri, ekinleri çıkarmasını, yani bitkisel hayatı yeşertmesini anlatır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Heyecân (هيجان), bir şeyin hareketlenmesi, coşması veya kuruması, sararması anlamına gelir. Ayetteki 'yehîcu' (يهيج) fiili, bitkilerin yeşilliklerini kaybedip sararmaya başlamasını, yani hayat döngüsünün son evresine girmesini ve kurumaya yüz tutmasını ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Heyecân kelimesi, Kur'an'da genellikle bitkilerin kuruması, sararması ve rüzgarla savrulacak hale gelmesi anlamında kullanılır. Bu ayette de bitkilerin canlılığını yitirip sararmış bir hal almasını, yani ölüm ve yok oluş sürecine girmesini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hatm (حطم), bir şeyi kırmak, parçalamak demektir. Hutâm (حطام) ise kırılmış, parçalanmış, ufalanmış şeydir. Ayetteki 'hutâmen' (حطامًا) kelimesi, bitkilerin kuruduktan sonra rüzgarla savrulacak, ezilip ufalanacak kuru çer çöp haline gelmesini, yani tamamen yok oluşunu ve dağılışını tasvir eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hutâm, kuru ot, çer çöp gibi kolayca parçalanabilen, dağılabilen maddeler için kullanılır. Ayetteki bağlamda, bitkilerin hayat döngüsünün son aşamasında, canlılığını tamamen yitirip değersiz ve ufalanmış bir maddeye dönüşmesini, yani fani dünyanın geçiciliğini sembolize eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Lübb (لبّ), bir şeyin özü, çekirdeği, en değerli kısmı anlamına gelir. 'Ulü'l-elbâb' (أولو الألباب) ifadesi, Kur'an'da sadece akıl sahibi olmakla kalmayıp, aklını kullanarak hakikati idrak eden, olayların ardındaki hikmeti görebilen, derin düşünceye sahip kimseleri tanımlar. Bu ayette, su döngüsündeki ilahi kudreti ve yaratılışı anlayıp ders çıkaran kişiler kastedilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Lübb, aklın en saf ve halis kısmıdır. 'Ulü'l-elbâb', aklını kullanarak eşyanın hakikatini kavrayan, olayların zahirinin ötesindeki anlamları düşünebilen, basiret sahibi kimselerdir. Ayetteki 'li-uli'l-elbâb' (لأولي الألباب) ifadesi, bu döngüde Allah'ın varlığına, kudretine ve ahiret hayatına dair delilleri ancak bu tür akıl sahiplerinin görebileceğini vurgular.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-21) Elem tera ennallâhe enzele mines semâi mâen fe selekehu yenâbîa fil ardı summe yuhricu bihî zer'an muhtelifen elvânuhu summe yehîcu fe terâhu musferran summe yec'aluhu hutâmâ, inne fî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb.
(39-21) Görmedin mi ki Allâh, gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarır. Sonra o kurur da sen onu sapsarı olmuş görürsün. Sonra da onu kuru bir çöp haline getirir. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette cennet ehlinin "altından ırmaklar akan köşkler"le müjdelenmesi, suyun ilâhî rahmetle bağlantısını hatırlatmıştı. Şimdi ise Cenâb-ı Hakk, aynı su tecellîsini dünyâ âleminde göstererek muhâtabı tefekküre dâvet etmektedir.
"Elem tera" (Görmedin mi?): Bu hitâp zâhiren Hz. Peygamber'edir (s.a.v.); ancak ma'nâ itibâriyle O'nun şahsında tüm insânlara yöneliktir, çünkü âyette anlatılan su döngüsü herkesin şâhit olduğu bir hakîkattir.
Âyette geçen "görme" fiili yalnızca beden gözüyle bakmak değil, enfüste ve âfaktaki varlıkların hakîkatini idrâk ve müşâhede etmektir. Zîrâ suyun yağması herkesin gördüğü bir hâdisedir; fakat ondaki ilâhî hikmeti "görmek", ancak basîret sâhiplerine mahsûstur.
"Enne Allâh enzele mines semâi mâen" (Gökten su indirdi): Semâdan indirilen su zâhiren de bâtınen de ilâhî lutuf ve rahmetin tecellîsidir.
Zâhiren, semâ gökyüzü ma'nâsındadır ve oradan inen su yeryüzüne ve üzerindeki canlılara hayât veren yağmur suyudur. Nitekim Enbiyâ Sûresi 21/30'da buyrulur: "Ve cealnâ minel mâi külle şey'in hayy" (Her canlı şeyi sudan ceâl ettik).
Bâtınen ise semâ, insânın gönül âlemini ve ma'nevî özünü, semâdan inen su ise esmâ âleminden kişinin gönlüne gelen ilâhî tecellîleri ve ilimleri ifâde eder. Sâlik bu tecellîleri seyr ü sülûk içinde idrâk ve müşâhede etmeye başladığında, gaflet uykusundan uyanır ve mânen dirilir.
"Fe selekehu yenâbîa fil ardı" (Onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı): "Yenâbî" kelimesi, "yenbû" kelimesinin çoğuludur; "kaynak, pınar, fışkıran su" ma'nâsına gelir.
Zâhiren, arzdaki kaynaklardan maksad yeraltı sularıdır. Gökten inen yağmur suyunun bir kısmı oralarda toplanır, sonra kaynaklar ve pınarlar olarak yeryüzüne çıkar.
Bâtınen arz, cismâniyyet ve madde âlemidir; enfüsî karşılığı ilâhî hakîkatleri taşıyan beden mülküdür. Arzdaki kaynaklar ise semâdan gelen tecellîlerin toplandığı ve değerlendirildiği kalp hazîneleridir. İlâhî hikmet buralardan fışkırır ve dile dökülür. Ehlullâhın sözleri, işte bu kaynakların dile dökülen berrak sularıdır.
"Summe yuhricu bihî zer'an muhtelifen" (Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarır): Zâhiren, yağmur suyuyla topraktan türlü renkli bitkiler ve mahsûller çıkar.
Bâtınen ise "ekinler", semâdan inen ilâhî tecellîler netîcesinde insândan zuhûr eden fiiller, hâller ve ahlâklardır. Nasıl ki toprak, aldığı suyla mahsûl verirse, gönül de aldığı feyzle amel ve ahlâk üretir.
"Ekinlerin renk renk olması" üç şekilde anlaşılabilir:
Birincisi, esmâ-i ilâhiyye tecellîlerinin çok çeşitliliğini ifâde eder. Her bir ilâhî isim ayrı bir renkte tecellî eder: Rahîm isminin tecellîsi şefkat, Kerîm isminin tecellîsi cömertlik, Sabûr isminin tecellîsi sebât olarak zuhûr eder.
İkincisi, aynı tecellînin farklı insânlarda farklı meyveler vermesini ifâde eder. Tek bir yağmur yeryüzüne iner, ancak düştüğü toprağın kâbiliyyetine göre bâzı yerden buğday, bâzı yerden üzüm, bâzı yerden de diken çıkar. Aynı şekilde, aynı ilâhî feyz kalplere indiğinde herkesin isti'dâd ve kâbiliyyetine göre muhtelif ameller ve hâller olarak zuhûr eder.
Üçüncüsü, sâfî tecellînin nefsin perdesiyle bulanmasıdır. Semâdan inen su sâftır ancak toprağın yapısına göre renklenir; kireçli topraktan geçerse beyazlaşır, demirli topraktan geçerse kızarır. Aynı şekilde ilâhî tecellî sâftır, ancak nefsin süzgecinden geçerken nefsâniyet karışabilir.
"Summe yehîcu fe terâhu musferran" (Sonra kurur da onu sapsarı görürsün): "Yehîcu" kelimesi, bitkinin olgunlaşıp kurumasını, canlılığını kaybetmesini ifâde eder. Zâhiren bu, her bitkinin tabiî ömür döngüsüdür: baharda yeşerir, yazın sararır, güzün solar.
Bâtınen ise kulun üzerinde hep aynı ilâhî ismin tecellîsi olmaz. Belirli bir tecellî gelir, bir süre kalır, sonra o tecellî gider (kurur ve solar) yerine başka tâze bir tecellî gelir. Örneğin, kul bir süre "Kabz" tecellîsi altında kaldıktan sonra o gider yerine "Bast" tecellîsi gelir.
Eğer kişi henüz iç âleminde istikrâr bulamamışsa gelen tecellîlerin te'sîri altına girer ve kabz ile bast arasında gidip gelir. Buna tasavvufta "telvîn" (renkten renge girme) denir. Makbûl olan ise "temkîn" ya'nî bir makâma yerleşip istikrâr bulmaktır.
Telvîn ile temkîn arasındaki fark şudur: Telvîn hâlindeki sâlik, gelen tecellîye göre değişir: kabzda üzülür, bastta sevinir. Temkîn sâhibi ise tecellî ne olursa olsun istikrârını korur; çünkü o, tecellîye değil tecellînin kaynağına bağlıdır. Dalga ile çalkalanan, suyun yüzeyindedir. Dibe demir atan, dalgadan etkilenmez.
İşte buradaki "elbâb" (öz, lübb) temkîn sâhiplerinin vasfıdır. Telvîn ehlî tecellînin dış görünüşüne (rengine, kabzına, bastına) takılır; ulü'l-elbâb ise tecellîlerin ardındaki tek kaynağa, öze (lübb) nüfûz eder. Bu sebeple onlar, suyun inişinde de ekinin sararmasında da aynı hakîkati müşâhede ederler.
"Summe yec'aluhu hutâmâ" (Sonra onu kuru çöp yapar): "Hutâm" kelimesi, "kırılmış, parçalanmış, değersiz kuru ot" demektir.
Zâhiren, her canlının fânîliğine ve dünyânın geçiciliğine işârettir. Şehâdet âlemindeki her varlık "kevn ve fesâd" (olma ve bozulma) hâli üzeredir; cismânî yönden zuhûr eder, belirli bir müddet ömür sürer, eceli geldiğinde de ölür. Hadîd Sûresi 57/20'de bu hakîkat açıkça beyân edilir: "İ'lemû ennemel hayâtüd dünyâ la'ibun ve lehvun ve zînetun ve tefâhurun beyneküm ve tekâsurun fil emvâli vel evlâd, kemeseli gaysın a'cebelküffâra nebâtuhû summe yehîcu fe terâhu musferran summe yekûnu hutâmâ" (Bilin ki dünyâ hayâtı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal-evlât çoğaltma yarışıdır. Tıpkı bir yağmur gibidir ki bitirdiği ekin ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur.) Hadîd Sûresi'ndeki âyet neredeyse aynı kelimeleri kullanır: "yehîcu", "musferran", "hutâmâ"... Bu, Kur'ân'ın kendi kendisini tefsîr ettiğinin açık bir delîlidir. Zümer'de tefekkür malzemesi olarak sunulan döngü, Hadîd'de bizzât Cenâb-ı Hakk tarafından dünyâ hayâtının geçiciliğine tatbîk edilmiştir. Kur'ân, bir âyette soruyu sorar, başka bir âyette cevâbını verir.
Bâtınen "hutâm"ın iki veçhesi vardır. Olumsuz veçhesiyle bakıldığında, Hakk'tan kendisine gelen ilâhî tecellîleri değerlendirmeyen kimsenin âkıbetidir. Tohum toprağa düşer de filizlenmezse çürür; tecellî kalbe iner de amel ve ahlâka dönüşmezse kurur ve çöp olur.
Olumlu veçhesiyle bakıldığında ise hutâm, fenâ fillâhın ta kendisidir: Hakîkat güneşi doğduğunda kulun izâfî varlığı yok hükmünde kalır. Güneş doğunca yıldızlar görünmez olur; Hakk zuhûr edince mâsivâ hutâm olur. Bu, kaybedilmiş bir şey değil, aşılmış bir mertebedir.
Âyetin dört aşamasının "sümme" (sonra) ile bağlanması da ayrı bir inceliktir. "Sümme", "fe" gibi peşpeşelik değil, zaman aralığı ifâde eder. Her tecellî ile bir sonraki arasında bir olgunlaşma süresi vardır. Enfüsi yönden; seyr ü sülûk sabır ister ve her mertebeden sonrakine geçmeden evvel oranın ilmini ve tecrübesini almak için bir süre gerekir.
"İnne fî zâlike le zikrâ li ulîl elbâb" (Şüphesiz bunda akıl sâhipleri için bir öğüt vardır): Bu döngü (suyun inmesi, ekinin çıkması, sararması, çöp olması) sıradan insânlar için tabiî bir hâdisedir; ancak ulü'l-elbâb için derin bir tefekkür ve tezekkür vesîlesidir.
Onlar, suyun inişinde Hakk'ın rahmetini, bitkinin çıkışında kudretini, sararmasında telvîni, çöp olmasında fânîliği müşâhede eder ve bu devrânın her safhasında Bâkî olanın sâdece Allâh olduğunu hatırlarlar.