İçeriğe atla
Zümer 20Cüz 23 · Sayfa 460

Zümer Sûresi 20. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Lâkini-lleżîne-ttekav rabbehum lehum ġurafun min fevkihâ ġurafun mebniyyetun tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) va'da(A)llâh(i)(s) lâ yuḣlifu(A)llâhu-lmî'âd(e)

Fakat Rabbine karşı gelmekten sakınanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Allah, va'dinden dönmez.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-20) Lâkinillezînettekav rabbehum lehum gurafun min fevkıhâ gurafun mebniyyeh, tecrî min tahtihel enhâr, va'dallâh, lâ yuhlifullâhul mîâd.

(39-20) Fakat Rablerinden sakınanlar (muttakîler) için üst üste yapılmış, altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Bu, Allâh'ın va'didir. Allâh va'dinden dönmez.


Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Önceki âyette üzerine azap kelimesi kesinleşmiş olanların cehenneme gideceği bildirilmişti. Bu âyette ise, Rablerinden ittikâ edenler, ya'nî emr-i teklîfîye uyanlar kullara cennet va'd edilmektedir. Bu iki âyet birlikte okunduğunda, "Celâl" ve "Cemâl" tecellîlerinin iki ayrı mazharı görülür. A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan Celâl'in, saâdet üzere olan ise Cemâl'in âkıbetine yürür.

"Lâkinillezînettekav rabbehum" (Fakat onlar ki Rablerinden sakınırlar): Takvânın farklı mertebelerdeki ma'nâları onuncu âyetin yorumunda îzâh edilmişti. Kısaca: Avâm haramlardan, havâss kemâlâtı nefsine isnâd etmekten, ehassu'l-havâss ise Hakk'tan gayrı bir vücûd isbâtından sakınır.

"Lehum gurafun min fevkıhâ gurafun mebniyyeh" (Onlar için üst üste binâ edilmiş odalar (köşkler) var): "Guraf" kelimesi "gurfe"nin çoğuludur; "yüksek oda, köşk" ma'nâsına gelir. Aynı kökten gelen "garafe" fiili "avuçla su almak" demektir. Dolayısıyla "gurfe" kelimesinin aslında su ile doğrudan bir bağı vardır. Âyetin devâmında bu köşklerin altından ırmakların akması, bu kök bağını te'yîd eder. Bâtınen gurfe, ilâhî feyzden nasîb alma mahallidir; köşkün yüksekliği makâmın yüceliğine, altından akan ırmak ise o makâma kesintisiz ulaşan feyze işâret eder.

Cennetteki köşklerin üst üste olması cennet ehlinin hâl, idrâk ve makâmlarının farklı farklı olduğunun işâretidir. Her mertebedeki muttakî, kendi hâline ve mertebesine uygun yükseklikte bir köşkte ikâmet eder.

Âyette "mebniyyeh" (binâ edilmiş) ifâdesinin kullanılması da mühimdir. Zâhiren bu, cennet köşklerinin sağlam inşâ edildiğine işâret eder. Bâtınen ise bu köşklerin, kulun dünyâdaki sâlih amelleriyle inşâ olunan ma'nevî yapılar olduğuna işârettir.

"Tecrî min tahtihel enhâr" (Altlarından ırmaklar akar): Zâhiren bu, cennet köşklerinin altından akan gerçek ırmaklardır; Kur'ân'ın cennet tasvirlerinde tekrârlanan bir motiftir. Bâtınen ise ırmakların "altlarından" akması, ilâhî feyzin o makâmın temelinden, kesintisiz olarak kaynayıp geldiğinin işâretidir.

Muhammed Sûresi 47/15'de cennet ırmaklarının dört türü zikredilir: Bozulmayan su, tadı değişmeyen süt, içenlere lezzet veren şarap ve süzülmüş bal. Bâtınen bu dört ırmak, dört mertebeden ilâhî feyze işâret eder. Su, hayât ve ilm-i zâhiri temsîl eder ve şerîat mertebesine tekâbül eder. Süt, nefsi arındıran ma'nevî gıdâdır ve tarîkatın karşılığıdır. Şarap, aşk ve cezbe hâlini ifâde eder ve hakîkat mertebesine âittir. Bal ise ilâhî hikmet ve mârifetin remzidir ve mârifet mertebesinin işâretidir.

Cennet ehli, dünyâda iken bu ilim ve hâllerden hangisinden nasîblendi ise orada o ırmaktan içer. Sâlik için buradaki mesaj açıktır: Âhirette hangi ırmaktan içeceğini, dünyâda hangi mertebeye ulaştığın belirler.

"Va'dallâh, lâ yuhlifullâhul mîâd" (Bu, Allâh'ın va'didir. Allâh, va'dinden dönmez): "Va'dallâh" ifâdesi, zikredilen nîmetlerin kesin ve muhakkak olduğunu te'yîd eder. "Lâ yuhlifullâhul mîâd" ise, kulun Hakk'a olan güveninin temeli olan ilâhî sadâkati beyân eder. Hakk va'd etmişse, o mutlaka gerçekleşecektir.

Va'd, Hakk'ın kendi Zât'ı üzerine yazdığı bir hükümdür. Kulun saminiyetle işlediği ameli o va'di hak ettirir, lâkin va'din kaynağı kulun ameli değil, Hakk'ın keremidir. Bu sebeple "lâ yuhlifullâhul mîâd" ifâdesi, hem kulun ümîdinin temeli hem de Hakk'ın sadâkatinin beyânıdır.


Âyet 21