İçeriğe atla
Zümer 19Cüz 23 · Sayfa 460

Zümer Sûresi 19. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Efemen hakka ‘aleyhi kelimetu-l'ażâbi efeente tunkiżu men fî-nnâr(i)

Hakkında azap sözü (hükmü) gerçekleşenler, hiç onlar gibi olur mu? Cehennemlikleri sen mi kurtaracaksın?

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-19) E fe men hakka aleyhi kelimetul azâb, e fe ente tunkizu men fin nâr.

(39-19) Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi (kurtarabilir misin)? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?


Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Hitâp edilen, Risâlet mertebesidir.

 On yedinci ve on sekizinci âyetler, tâğûttan kaçınıp Allâh'a yönelenlere müjde vermişti. Bu âyet ise o müjdenin karşı kutbunu gösterir: A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan ve üzerine azap kelimesi kesinleşmiş kimselerin âkıbetini.

"Men hakka aleyhi kelimetul azâb" (Üzerinde azap kelimesi Hakk olmuş kimse): "Kelimetul azâb" ifâdesindeki "kelime", lügat ma'nâsıyla bir sözcük değil, ilâhî hüküm ve takdîrdir. Nasıl ki Îsâ (a.s.) "kelimetullâh" (Nisâ 4/171) olarak anılır ve bu, onun Hakk'ın "Kün" emrinin tecellîsi olduğunu ifâde ederse, "kelimetul azâb" da azâbın o kul hakkında kesinleşmiş ilâhî takdîr olduğunu bildirir.

Allâh Teâlâ hiç kimseye keyfî şekilde azab etmez. İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'deki temel kâidelerinden biri olan "İlim, ma'lûma tâbîdir" burada devreye girer: Ya'nî Allâh'ın ilmi, ma'lûmu (bilinen şeyi) belirlemez; ma'lûm, kendi hakîkatiyle ne ise, ilm-i ilâhîde öyle yer alır. Allâh, her bir kulun ezelî hakîkatinin neyi talep ettiğini bilir ve isti'dâdına uygun olanı takdîr eder. Dolayısıyla şekâvet de saâdet de Hakk'ın kula dayattığı keyfî bir yazgı değil, kulun kendi öz hakîkatinin kazâsıdır. Bu, zulüm değil ilâhî adâletin ta kendisidir.

Secde Sûresi 32/13'de buyrulur: "Ve lev şi'nâ le âteynâ kulle nefsin hudâhâ ve lâkin hakkal kavlu minnî le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn" (Dileseydik herkese hidâyetini verirdik; fakat Benden şu söz hak olmuştur: Cehennemi cinler ve insânlarla dolduracağım).

"Hakkal kavlu" (söz hak oldu) ifâdesi, incelediğimiz âyetteki "hakka aleyhi kelimetul azâb" ile aynı hakîkate işâret eder.

"E fe ente tunkizu men fin nâr" (Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?): Hz. Resulullâh'a (s.a.v.) yöneltilen bu soru, bizlere risâletin ve şefâatin sınırlarını gösterir.

Allâh Resûlü'nün şefâati haktır. Ancak Cenâb-ı Hakk, şefâatin mutlak olmadığını pek çok âyette beyân etmiştir: "Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznihî" (O'nun izni olmadan katında kim şefâat edebilir?) (Bakara 2/255). "Ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ" (Ancak (Allâh'ın) râzı olduğu kimseye şefâat ederler) (Enbiyâ 21/28).

Demek ki şefâat, iki şarta bağlıdır: Allâh'ın izni ve kulun şefâate ehil olması. A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan kimse, bu ehliyetten mahrûmdur.

Hidâyet de aynı ilkeye tâbîdir. Kasas Sûresi 28/56'da buyrulur: "İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ'" (Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; ancak Allâh dilediğine hidâyet verir).

Bu âyet, rivâyete göre, Resûlullâh'ın (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib'in vefâtı münâsebetiyle nâzil olmuştur. Ebû Tâlib vefat ederken Resûlullâh (s.a.v.) ona "Lâ ilâhe illallâh de" demiş; ancak o "Abdulmuttalib'in dîni üzere" diyerek vefât etmiştir.

Bu hâdise, kulun a'yân-ı sâbitesi Hâdî ismine uygun olmadığında, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) şefâatinin dahi onu hidâyete erdiremeyeceğini göstermektedir. Zîrâ Hakk, kulun a'yân-ı sâbitesindeki hükmü, o kulun kendi hakîkatine aykırı olarak değiştirmez; bu, ilâhî hikmet ve adâletin muktezâsıdır.

(Bir kısım ulemâ, Ebû Tâlib'in kalben îmân etmiş olabileceğini beyân etmiştir. Doğrusunu Allâh bilir.) Bu âyet, bir yandan kulun isti'dâdının sınırlarını gösterirken, öte yandan Efendimiz'in (s.a.v.) engin şefkatini de gözler önüne serer. O, "rahmeten li'l-âlemîn" (Enbiyâ 21/107) olduğu için inkârcıların hâline üzülüyor, onların hidâyeti için büyük gayret sarf ediyordu. Âyet bu üzüntüye karşı O'nu tesellî etmekte ve âdeta şöyle seslenmektedir: Senin vazîfen tebliğdir; hidâyet ve hüküm Bana âittir.

Enfüsî yönden bu âyet sâlike şunu hatırlatır: Nefsinin ateşinde yanan kimseyi dışarıdan müdâhale ile kurtarmak mümkün değildir. Hidâyet talebi, kulun kendi isti'dâdından zuhûr etmelidir. Mürşidin vazîfesi, tıpkı risâlette olduğu gibi, tebliğ ve irşâddır; kalpleri çevirmek ise Hakk'a âittir. Sâlik, bu hakîkati kabûl ettiğinde hem başkalarını kurtarma vehmine kapılmaktan kurtulur hem de kendi hidâyetinin Hakk'tan olduğunu idrâk ederek şükründe derinleşir ve kibre kapılmaz.


Âyet 20