Efemen hakka ‘aleyhi kelimetu-l'ażâbi efeente tunkiżu men fî-nnâr(i)
Hakkında azap sözü (hükmü) gerçekleşenler, hiç onlar gibi olur mu? Cehennemlikleri sen mi kurtaracaksın?
Ya üzerine azab kelimesi hak olmuş kimse de mi (böyledir)? Artık o ateşteki kimseyi sen mi çıkaracaksın?
Bu ayet, ilahi takdir ve azap kavramları etrafında dönmekte olup, özellikle 'azap sözünün gerçekleşmesi' ve 'ateşten kurtarma' fiilleri üzerinden insanın iradesi ve ilahi hüküm arasındaki ilişkiyi sorgulamaktadır. Dilbilimsel olarak, kelimelerin kök anlamları, ayetin derin teolojik mesajını anlamak için kritik öneme sahiptir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk kelimesi, bir şeyin sabit ve doğru olması anlamına gelir. Ayetteki 'حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ ٱلْعَذَابِ' ifadesi, azap sözünün kesinleştiğini, yani Allah'ın hükmünün değişmez bir şekilde gerçekleştiğini ve artık geri dönüşü olmadığını ifade eder. Bu, ilahi takdirin bir sonucudur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hakk, vacip olmak ve sabit olmak demektir. Burada 'حَقَّ عَلَيْهِ' ifadesi, azabın o kişi için kaçınılmaz hale geldiğini, üzerine farz kılındığını mecazi bir anlatımla belirtir. Bu, ilahi bir hükmün kesinleştiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hakk' kavramının Kur'an'da hem 'gerçeklik' hem de 'yükümlülük, hak' anlamlarını taşıdığını belirtir. Bu ayette 'hakk' fiili, azap kelimesinin bir kişi için 'gerçekleşmesi' ve 'kaçınılmaz bir yükümlülük' haline gelmesi anlamında kullanılmıştır. Bu, ilahi adaletin bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kelime, tek bir lafız veya anlam ifade eden sözdür. Kur'an'da bazen Allah'ın hükmü, vaadi veya tehdidi gibi geniş anlamlarda kullanılır. Bu ayette 'كَلِمَةُ ٱلْعَذَابِ' ifadesi, Allah'ın azapla ilgili kesinleşmiş hükmünü ve takdirini ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kelime, Allah'ın iradesini ve hükmünü ifade eden bir terimdir. Ayetteki 'azap kelimesi', Allah'ın azap etme kararının ve bu kararın kesinleştiğinin bir göstergesidir. Bu, ilahi iradenin tecellisidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'kelime'nin Kur'an'da sadece dilsel bir birim olmaktan öte, ilahi iradeyi, hükmü ve takdiri ifade eden geniş bir anlama sahip olduğunu belirtir. 'Azap kelimesi', Allah'ın azap etme yönündeki kesin ve değişmez hükmünü simgeler.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Azap, bir şeyi acı verici hale getirmek, eziyet etmek demektir. Ayetteki 'كَلِمَةُ ٱلْعَذَابِ' ifadesi, Allah'ın belirlediği ve kesinleşmiş olan acı verici cezayı ifade eder. Bu, ilahi adaletin bir sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azap, bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak, acı hale getirmek anlamındadır. Kur'an'da genellikle ahiretteki cezayı ifade eder. Bu ayette, Allah'ın hükmüyle kesinleşen ve kaçınılmaz olan cehennem azabını belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'azap' kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir acı değil, aynı zamanda manevi bir ıstırap ve ilahi gazabın bir tezahürü olduğunu vurgular. Ayetteki 'azap kelimesi', Allah'ın gazabının ve bunun sonucunda ortaya çıkan cezanın kesinleştiğini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İnkâz, birini bir yerden çekip çıkarmak, kurtarmak demektir. Ayetteki 'أَفَأَنتَ تُنقِذُ مَن فِى ٱلنَّارِ' ifadesi, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bile, hakkında azap hükmü kesinleşmiş olanları cehennemden kurtarma gücüne sahip olmadığını mecazi bir dille vurgular. Bu, ilahi iradenin üstünlüğünü gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnkâz, birini helak olmaktan veya tehlikeden kurtarmaktır. Bu ayette, azap kelimesi kesinleşmiş olan bir kimseyi cehennem ateşinden kurtarmanın mümkün olmadığını ifade eder. Bu, ilahi takdirin değiştirilemezliğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İnkâz, bir şeyi bir yerden alıp başka bir yere nakletmek, kurtarmak anlamındadır. Ayetteki kullanım, azap hükmü kesinleşmiş olanların cehennemden kurtarılmasının imkansızlığını dile getirir. Bu, ilahi hükmün mutlakiyetini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nâr, bilinen ateştir. Kur'an'da genellikle ahiretteki cehennem azabını ifade etmek için kullanılır. Ayetteki 'مَن فِى ٱلنَّارِ' ifadesi, azap hükmü kesinleşmiş olanların cehennemde olduğunu ve oradan kurtarılmalarının mümkün olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr, ışık ve ısı veren ateştir. Kur'an'da hem dünya ateşi hem de ahiret azabı olan cehennem ateşi için kullanılır. Bu ayette, azap kelimesi kesinleşmiş olanların ebedi azap yeri olan cehennemde bulunduğunu ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Nâr, yakıcı ve azap verici ateştir. Ayetteki 'ateşte olanlar' ifadesi, ilahi hükümle cehenneme girmesi kesinleşmiş olan kişileri kasteder. Bu, ilahi adaletin bir sonucudur ve bu kişilerin kurtarılmasının imkansızlığını vurgular.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-19) E fe men hakka aleyhi kelimetul azâb, e fe ente tunkizu men fin nâr.
(39-19) Hakkında azap sözü kesinleşmiş kimseyi (kurtarabilir misin)? Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır. Hitâp edilen, Risâlet mertebesidir.
On yedinci ve on sekizinci âyetler, tâğûttan kaçınıp Allâh'a yönelenlere müjde vermişti. Bu âyet ise o müjdenin karşı kutbunu gösterir: A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan ve üzerine azap kelimesi kesinleşmiş kimselerin âkıbetini.
"Men hakka aleyhi kelimetul azâb" (Üzerinde azap kelimesi Hakk olmuş kimse): "Kelimetul azâb" ifâdesindeki "kelime", lügat ma'nâsıyla bir sözcük değil, ilâhî hüküm ve takdîrdir. Nasıl ki Îsâ (a.s.) "kelimetullâh" (Nisâ 4/171) olarak anılır ve bu, onun Hakk'ın "Kün" emrinin tecellîsi olduğunu ifâde ederse, "kelimetul azâb" da azâbın o kul hakkında kesinleşmiş ilâhî takdîr olduğunu bildirir.
Allâh Teâlâ hiç kimseye keyfî şekilde azab etmez. İbnü'l-Arabî'nin Fusûsu'l-Hikem'deki temel kâidelerinden biri olan "İlim, ma'lûma tâbîdir" burada devreye girer: Ya'nî Allâh'ın ilmi, ma'lûmu (bilinen şeyi) belirlemez; ma'lûm, kendi hakîkatiyle ne ise, ilm-i ilâhîde öyle yer alır. Allâh, her bir kulun ezelî hakîkatinin neyi talep ettiğini bilir ve isti'dâdına uygun olanı takdîr eder. Dolayısıyla şekâvet de saâdet de Hakk'ın kula dayattığı keyfî bir yazgı değil, kulun kendi öz hakîkatinin kazâsıdır. Bu, zulüm değil ilâhî adâletin ta kendisidir.
Secde Sûresi 32/13'de buyrulur: "Ve lev şi'nâ le âteynâ kulle nefsin hudâhâ ve lâkin hakkal kavlu minnî le emleenne cehenneme minel cinneti ven nâsi ecmaîn" (Dileseydik herkese hidâyetini verirdik; fakat Benden şu söz hak olmuştur: Cehennemi cinler ve insânlarla dolduracağım).
"Hakkal kavlu" (söz hak oldu) ifâdesi, incelediğimiz âyetteki "hakka aleyhi kelimetul azâb" ile aynı hakîkate işâret eder.
"E fe ente tunkizu men fin nâr" (Ateşte olanı sen mi kurtaracaksın?): Hz. Resulullâh'a (s.a.v.) yöneltilen bu soru, bizlere risâletin ve şefâatin sınırlarını gösterir.
Allâh Resûlü'nün şefâati haktır. Ancak Cenâb-ı Hakk, şefâatin mutlak olmadığını pek çok âyette beyân etmiştir: "Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznihî" (O'nun izni olmadan katında kim şefâat edebilir?) (Bakara 2/255). "Ve lâ yeşfeûne illâ li menirtedâ" (Ancak (Allâh'ın) râzı olduğu kimseye şefâat ederler) (Enbiyâ 21/28).
Demek ki şefâat, iki şarta bağlıdır: Allâh'ın izni ve kulun şefâate ehil olması. A'yân-ı sâbitesi şekâvet üzere olan kimse, bu ehliyetten mahrûmdur.
Hidâyet de aynı ilkeye tâbîdir. Kasas Sûresi 28/56'da buyrulur: "İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ'" (Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; ancak Allâh dilediğine hidâyet verir).
Bu âyet, rivâyete göre, Resûlullâh'ın (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib'in vefâtı münâsebetiyle nâzil olmuştur. Ebû Tâlib vefat ederken Resûlullâh (s.a.v.) ona "Lâ ilâhe illallâh de" demiş; ancak o "Abdulmuttalib'in dîni üzere" diyerek vefât etmiştir.
Bu hâdise, kulun a'yân-ı sâbitesi Hâdî ismine uygun olmadığında, Hz. Resûlullâh'ın (s.a.v.) şefâatinin dahi onu hidâyete erdiremeyeceğini göstermektedir. Zîrâ Hakk, kulun a'yân-ı sâbitesindeki hükmü, o kulun kendi hakîkatine aykırı olarak değiştirmez; bu, ilâhî hikmet ve adâletin muktezâsıdır.
(Bir kısım ulemâ, Ebû Tâlib'in kalben îmân etmiş olabileceğini beyân etmiştir. Doğrusunu Allâh bilir.) Bu âyet, bir yandan kulun isti'dâdının sınırlarını gösterirken, öte yandan Efendimiz'in (s.a.v.) engin şefkatini de gözler önüne serer. O, "rahmeten li'l-âlemîn" (Enbiyâ 21/107) olduğu için inkârcıların hâline üzülüyor, onların hidâyeti için büyük gayret sarf ediyordu. Âyet bu üzüntüye karşı O'nu tesellî etmekte ve âdeta şöyle seslenmektedir: Senin vazîfen tebliğdir; hidâyet ve hüküm Bana âittir.
Enfüsî yönden bu âyet sâlike şunu hatırlatır: Nefsinin ateşinde yanan kimseyi dışarıdan müdâhale ile kurtarmak mümkün değildir. Hidâyet talebi, kulun kendi isti'dâdından zuhûr etmelidir. Mürşidin vazîfesi, tıpkı risâlette olduğu gibi, tebliğ ve irşâddır; kalpleri çevirmek ise Hakk'a âittir. Sâlik, bu hakîkati kabûl ettiğinde hem başkalarını kurtarma vehmine kapılmaktan kurtulur hem de kendi hidâyetinin Hakk'tan olduğunu idrâk ederek şükründe derinleşir ve kibre kapılmaz.