Elleżîne yestemi'ûne-lkavle feyettebi'ûne ahseneh(u)(c) ulâ-ike-lleżîne hedâhumu(A)llâh(u)(s) veulâ-ike hum ulû-l-elbâb(i)
Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.
O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. İşte temiz akıllılar da onlardır.
Zümer Suresi 18. ayet, hakikati arayan ve en güzel söze tabi olan akıl sahiplerini övmektedir. Ayet, işitme, takip etme, güzellik ve akıl kavramları üzerinden doğru yolu bulmanın ve hikmetli davranmanın önemini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstima', sadece işitmek değil, aynı zamanda işitileni anlamak ve üzerinde düşünmek için kulak vermek demektir. Ayetteki 'yestemi'ûne' ifadesi, Kur'an'ın veya hak sözün sadece duyulması değil, aynı zamanda idrak edilmesi ve kabul edilmesi gerektiğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Burada 'yestemi'ûne' fiili, mecazi olarak 'kulak vermek, dikkat kesilmek' anlamında kullanılmıştır. Yani, söylenen sözü sadece duymakla kalmayıp, onu değerlendirmek ve üzerinde düşünmek için çaba sarf etmek demektir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kavl, genel olarak konuşulan her şeyi ifade eder. Bu ayette 'el-kavl'den kasıt, farklı görüşler, düşünceler ve öğretilerdir. Müminler, bu farklı sözleri dinler ve aralarından en güzel olanı seçerler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kavl' kelimesi, sadece lafzi bir ifadeyi değil, aynı zamanda bir mesajı, bir öğretiyi veya bir ilkeyi de ifade edebilir. Ayetteki 'el-kavl', hakikat arayışında karşılaşılan çeşitli fikir ve inançları kapsar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İttiba', bir şeyi veya bir kimseyi izlemek, onun yolundan gitmek demektir. Ayetteki 'feyettebi'ûne', dinledikleri sözlerden en güzelini seçip, onun gereğini yerine getirme, ona göre amel etme anlamını taşır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İttiba' fiili, sadece fiziksel bir takibi değil, aynı zamanda fikri ve ahlaki bir bağlılığı da ifade eder. Bu ayette, 'en güzel söz'ün rehberliğinde yaşama ve ona uygun davranma eylemini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ahsen, 'hasen' kelimesinin ism-i tafdilidir ve üstünlük ifade eder. Bu ayette 'ahsen' kelimesi, sözlerin en doğru, en hikmetli ve en faydalı olanını ifade eder. Bu, Allah'ın kelamı ve peygamberlerin öğretileri gibi hakikatleri kapsar.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ahsen, sadece estetik güzelliği değil, aynı zamanda ahlaki ve manevi üstünlüğü de ifade eder. Ayetteki 'ahsen' kelimesi, dinlenen farklı sözler arasından en doğru, en adil ve en faydalı olanı seçme yeteneğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, bir şeyi doğru yola ulaştırmak, ona rehberlik etmek demektir. Ayetteki 'hedâhumu'l-Lâhu' ifadesi, Allah'ın, akıl sahiplerini, doğru sözü dinleyip ona uymaları neticesinde hakikate ulaştırdığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hidayet, Allah'ın kullarına doğru yolu göstermesi ve onları bu yolda sabit kılmasıdır. Bu ayette, Allah'ın, kendi iradeleriyle en güzel söze tabi olanlara hidayet lütfettiği vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Lübb, bir şeyin özü, çekirdeği demektir. İnsan için ise akıl ve idrak gücüdür. 'Ulu'l-elbâb' ifadesi, sadece akıl sahibi olmakla kalmayıp, aklını doğru ve hikmetli bir şekilde kullanan, olayların özüne inebilen kimseleri ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'ulu'l-elbâb' kavramı, sadece entelektüel kapasiteyi değil, aynı zamanda derin bir anlayışa, hikmete ve ahlaki duyarlılığa sahip olan kişileri tanımlar. Bu kişiler, hakikati ayırt edebilme ve ona göre hareket edebilme yeteneğine sahiptirler.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-18) Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb.
(39-18) Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allâh'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
"Ellezîne" (Onlar): Önceki âyet, "Fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) ifâdesi ile bitmişti. Burada Cenâb-ı Hakk'ın "kullarım" hitâbına mazhar olan bu kimselerin vasıfları beyân edilmektedir.
"Yestemiûnel kavle" (Sözü dinlerler): Müfessirler, buradaki "kavl" (söz) ifâdesini Kur'ân, vahy ve hak söz olarak yorumlamışlardır. Âlemde zuhûrda olan her varlık, gerek hâl diliyle gerek lisânen kendi meşrebince (ya'nî kendindeki ilâhî tecellînin husûsiyetine göre) bir söz söyler. Ârifler bu sözlerin tümünü işitir, hepsinin farklı bir vecihle Hakk'ın kelâmı olduğunu bilirler.
Burada "dinlemek" ile "işitmek" arasında bir fark vardır. İşitmek fiziksel bir fonksiyondur, kulağı sağlıklı olan herkes işitir. Dinlemek ise irâdî ve bilinçli bir fiildir; dikkat, niyet ve anlama gayreti gerektirir. Âyet "yesmeûne" (işitirler) değil "yestemiûne" (dinlerler) der; bu da sözü alıp özümsemeye çalışan aktif bir çabaya işâret eder.
Onların işitmesi, nefsin kulağıyla değil, Hakk'ın "Semî" sıfâtının o kuldaki tecellîsiyle gerçekleşir. Kudsî hadîste buyrulur: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşmaya devâm eder, nihâyet Ben onu severim. Onu sevdiğimde ise onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6502). İşte sözün özünü (hakîkati) işiten kulak budur.
"Fe yettebiûne ahseneh" (Ve onun en güzeline uyarlar): "Hasen" güzel olandır; "ahsen" ise en güzel, en uygun ve en hayırlı olandır. Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, Kur'ân'ın muhkem âyetlerine tâbî olmak, azîmet ile ruhsat arasında azîmeti tercih etmek şeklinde yorumlanmıştır.
Bâtınî bakışla "ahsen olana tâbî olmak"tan murâd, on birinci âyetin yorumunda açıklandığı üzere, tek tek esmâlara takılıp kalmak yerine bütün esmâyı câmi' olan Zât'a yönelmektir. Hz. Yûsuf'un (a.s.) "Erbâb-ı muteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı?" (Yûsuf 12/39) diye sorması da aynı hakîkate işâret eder. Bu yönelişin vâsıtası Kelâmullâh olan Kur'ân, Resûlullâh'ın (s.a.v.) hadîsleri ve ehlullâhın Hakk sohbetleridir.
"Ulâikellezîne hedâhumullâhu" (İşte onlar Allâh'ın hidâyet verdiği kimselerdir): Burada hidâyetin Allâh'a isnâd edilmesi dikkat çekicidir. Fâtiha Sûresi'nde, "İhdinâs sırâtal mustakîm" (Bizi doğru yola ilet) (Fâtiha 1/6) diye duâ edilir; zîrâ hidâyet, kulun çabası ve Hakk'ın tevfîki ile olur. Kul talep eder, Hakk hidâyet eder. Nitekim ehl-i tasavvuf arasında meşhûr olan "Men talebenâ vecedenâ" (Kim Bizi talep ederse Bizi bulur) sözü bu hakîkati ifâde eder. (Bu söz kudsî hadîs olarak rivâyet edilmekle birlikte, bâzı muhaddisler senedini zayıf kabul etmiştir.)
"Ve ulâike hum ulûl elbâb" (Ve işte onlar gerçek akıl sahipleridir): "Ulû'l elbâb" kavramının îzâhı dokuzuncu âyetin yorumunda yapılmıştı. Ulûl elbâb, formların ardındaki hakîkati, kesretteki vahdeti gören ve akl-ı küll'e ulaşmış kimselerdir.
Bu âyet, on yedinci âyetle birlikte okunduğunda, seyr ü sülûkün iki temel rüknü ortaya çıkar: Birincisi, "ictinâb" (Tâğût'tan kaçınmak), ya'nî nefsi terbiye etmek ve bâtıldan uzaklaşmaktır. İkincisi, "inâbe" (Allâh'a yönelmek), ya'nî Hakk'a rücû etmek ve vâsıl olmaktır.
Bu iki rükün, sırasıyla "lâ ilâhe" ve "illallâh"a tekâbül eder. "Lâ ilâhe" nefy'dir: bâtıl ma'bûdları reddetmek, tâğûttan kaçınmaktır. "İllallâh" isbât'tır: Hakk'a yönelmek, O'na inâbe etmektir. Bu iki rüknü yerine getiren bi-iznillâh hidâyete erer, ulû'l elbâbdan olur. Bu, kelime-i tevhîdin fiilî tahakkukudur.