İçeriğe atla
Zümer 18Cüz 23 · Sayfa 460

Zümer Sûresi 18. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Elleżîne yestemi'ûne-lkavle feyettebi'ûne ahseneh(u)(c) ulâ-ike-lleżîne hedâhumu(A)llâh(u)(s) veulâ-ike hum ulû-l-elbâb(i)

Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-18) Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb.

(39-18) Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allâh'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar, akıl sahiplerinin ta kendileridir.


Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Ellezîne" (Onlar): Önceki âyet, "Fe beşşir ıbâd" (kullarımı müjdele) ifâdesi ile bitmişti. Burada Cenâb-ı Hakk'ın "kullarım" hitâbına mazhar olan bu kimselerin vasıfları beyân edilmektedir.

"Yestemiûnel kavle" (Sözü dinlerler): Müfessirler, buradaki "kavl" (söz) ifâdesini Kur'ân, vahy ve hak söz olarak yorumlamışlardır. Âlemde zuhûrda olan her varlık, gerek hâl diliyle gerek lisânen kendi meşrebince (ya'nî kendindeki ilâhî tecellînin husûsiyetine göre) bir söz söyler. Ârifler bu sözlerin tümünü işitir, hepsinin farklı bir vecihle Hakk'ın kelâmı olduğunu bilirler.

Burada "dinlemek" ile "işitmek" arasında bir fark vardır. İşitmek fiziksel bir fonksiyondur, kulağı sağlıklı olan herkes işitir. Dinlemek ise irâdî ve bilinçli bir fiildir; dikkat, niyet ve anlama gayreti gerektirir. Âyet "yesmeûne" (işitirler) değil "yestemiûne" (dinlerler) der; bu da sözü alıp özümsemeye çalışan aktif bir çabaya işâret eder.

Onların işitmesi, nefsin kulağıyla değil, Hakk'ın "Semî" sıfâtının o kuldaki tecellîsiyle gerçekleşir. Kudsî hadîste buyrulur: "Kulum Bana nâfilelerle yaklaşmaya devâm eder, nihâyet Ben onu severim. Onu sevdiğimde ise onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6502). İşte sözün özünü (hakîkati) işiten kulak budur.

"Fe yettebiûne ahseneh" (Ve onun en güzeline uyarlar): "Hasen" güzel olandır; "ahsen" ise en güzel, en uygun ve en hayırlı olandır. Zâhir tefsîr geleneğinde bu ifâde, Kur'ân'ın muhkem âyetlerine tâbî olmak, azîmet ile ruhsat arasında azîmeti tercih etmek şeklinde yorumlanmıştır.

Bâtınî bakışla "ahsen olana tâbî olmak"tan murâd, on birinci âyetin yorumunda açıklandığı üzere, tek tek esmâlara takılıp kalmak yerine bütün esmâyı câmi' olan Zât'a yönelmektir. Hz. Yûsuf'un (a.s.) "Erbâb-ı muteferrika mı hayırlıdır, yoksa Vâhid ve Kahhâr olan Allâh mı?" (Yûsuf 12/39) diye sorması da aynı hakîkate işâret eder. Bu yönelişin vâsıtası Kelâmullâh olan Kur'ân, Resûlullâh'ın (s.a.v.) hadîsleri ve ehlullâhın Hakk sohbetleridir.

"Ulâikellezîne hedâhumullâhu" (İşte onlar Allâh'ın hidâyet verdiği kimselerdir): Burada hidâyetin Allâh'a isnâd edilmesi dikkat çekicidir. Fâtiha Sûresi'nde, "İhdinâs sırâtal mustakîm" (Bizi doğru yola ilet) (Fâtiha 1/6) diye duâ edilir; zîrâ hidâyet, kulun çabası ve Hakk'ın tevfîki ile olur. Kul talep eder, Hakk hidâyet eder. Nitekim ehl-i tasavvuf arasında meşhûr olan "Men talebenâ vecedenâ" (Kim Bizi talep ederse Bizi bulur) sözü bu hakîkati ifâde eder. (Bu söz kudsî hadîs olarak rivâyet edilmekle birlikte, bâzı muhaddisler senedini zayıf kabul etmiştir.)

"Ve ulâike hum ulûl elbâb" (Ve işte onlar gerçek akıl sahipleridir): "Ulû'l elbâb" kavramının îzâhı dokuzuncu âyetin yorumunda yapılmıştı. Ulûl elbâb, formların ardındaki hakîkati, kesretteki vahdeti gören ve akl-ı küll'e ulaşmış kimselerdir.

Bu âyet, on yedinci âyetle birlikte okunduğunda, seyr ü sülûkün iki temel rüknü ortaya çıkar: Birincisi, "ictinâb" (Tâğût'tan kaçınmak), ya'nî nefsi terbiye etmek ve bâtıldan uzaklaşmaktır. İkincisi, "inâbe" (Allâh'a yönelmek), ya'nî Hakk'a rücû etmek ve vâsıl olmaktır.

Bu iki rükün, sırasıyla "lâ ilâhe" ve "illallâh"a tekâbül eder. "Lâ ilâhe" nefy'dir: bâtıl ma'bûdları reddetmek, tâğûttan kaçınmaktır. "İllallâh" isbât'tır: Hakk'a yönelmek, O'na inâbe etmektir. Bu iki rüknü yerine getiren bi-iznillâh hidâyete erer, ulû'l elbâbdan olur. Bu, kelime-i tevhîdin fiilî tahakkukudur.


Âyet 19